İşçi cinayetlerini sınıfsal bir bakış açısıyla analiz eden “Herkesin İşleneceğini Bildiği Bir Cinayetin Öyküsü”, geçtiğimiz günlerde kitabevi raflarındaki yerini aldı. Kitabın yazarı Doç. Dr. Emre Gürcanlı’yla, planlı bir şekilde işlenen ve adına “iş kazası” denen cinayetleri konuştuk.
Görüşme: Volkan Çalı
Kitabınızın ismini “Herkesin İşleneceğini Bildiği Bir Cinayetin Öyküsü” olarak seçmişsiniz. İlk görüşte bir cinayet romanı olarak tahayyül edilebilecek kitabı elimize aldığımızda, işçi sağlığı ve iş güvenliğine (İSİG) sınıfsal bakış oluşturmaya çalışan akademik ve siyasi bir çalışma olduğu anlaşılıyor. Neden böyle bir başlık tercih ettiniz?
İsim konusunda Gabriel Garcia Marquez’den esinlenme veya ödünç alma olduğunu söylemeliyim. “Kırmızı Pazartesi” romanını bilirsiniz. Kolombiya’nın bir kasabasında herkesin bildiği, sadece öldürülen masum Santiago Nasar’ın bilmediği bir “namus” cinayeti anlatılmaktadır bu kitapta. “İş kazaları” olarak tabir etmekten artık utandığımız ve iş cinayetleri dediğimiz cinayetler de aslında tam böyle. Belki tek fark, öldürülen kişi de cinayete kurban gideceğini biliyor, kimi zaman göz ardı ediyor, kimi zaman boyun eğiyor…
Çıkış noktam işte biraz da bu “önceden bilme” olgusu idi. Şöyle bir bakın, insanoğlunun şu an ulaştığı bilimsel ve teknolojik düzey ne durumda? Gerçekleşen “kazalara” bakalım bir yandan da. Bunların “önlenememesi” bilimsel değil, bunu savunmak bilimdışı. Ben burada işi daha da ileri boyuta götürüyorum ve tüm “kazaların” önlenebileceğini savunuyorum kitabımda. İnsanoğlu bu düzeye geldiyse, üretim sürecini, üretim yöntemlerini, her türlü iş örgütlenmesini insan için, insan yaşamını korumak için ve sıfır iş kazası için planlayabilir. Ama bu tartışma bile lüks kaçıyor. Zira gerçekleşen ölümlerin ezici çoğunluğunda nedenler o kadar basit ve insanlık dışı çalışma koşullarıyla ilişkili ki, isyan etmemek mümkün değil.
Kâr için üretim öldürüyor
Tartışmayı biraz daha ileriye götürürsek şunu görüyoruz: İşçi sağlığı ve iş güvenliğini sağlamak, gereken önlemleri almanın çok ötesinde bir durum. Tamamen üretim sürecindeki karar alma süreçleriyle ve üretimin örgütlenmesiyle bağlantılı. Sözgelimi bir sermayedarın hangi malzemeyi kullanacağına, hangi yöntemle üretim yapacağına, kaç kişiyi çalıştıracağına, işi hangi hızla yapacağına vs. karışamıyoruz. Kitabımda da altını çiziyorum, sermaye sınıfı ile işçi sınıfı karşı karşıya gelip, ücretler, sosyal haklar ve benzeri konularda tartışabilir, mücadele edebilir. Ama üretimin nasıl, hangi yöntemlerle yapılacağı ve nasıl örgütleneceği konusu tam bir dokunulmaz alandır. Patronların tepkisi çok net olacaktır: “Benim param, benim işyerim, benim yatırımım sana ne?” Ve bugüne kadar işçi sınıfının mücadeleleri sermayeyi önlemler alma, zararlı maddeleri yasaklama, çalışma saatlerini düzenleme konusunda geriletmiş olabilir, bu alan bir mücadele alanıdır. Ama kapitalist üretimin kendisi ve özel mülkiyete dair işçi sınıfının söz söylemesi yasaktır, tüm üstyapı kurumları bunu bir veri olarak kabul eder.
Neden bunların altını çiziyorum, çünkü iş kazası veya meslek hastalığı olarak tabir edilen cinayetlerde, evet, basit önlemlerin alınmaması etkendir; ama esas itibariyle bu dokunulmaz alanlar ile cinayetler arasında, hukuki tabirle, “uygun illiyet bağı” bulunmaktadır. Yoğun çalışma öldürür, hızlı çalışma öldürür, uzun süreli çalışma öldürür, taşeron sistemi öldürür, daha önce denenmemiş ve işçiler üzerinde denenen pek çok teknoloji, malzeme, kimyasal, ekipman öldürür, sakat bırakır… Çünkü üretimin kendisi insan için değil ki, çok basit kâr için örgütlenmektedir.
"Sınıfın elinde bir silah olsun"
Günümüzde iş kazaları sonucu yaşanan ölümler ve özellikle yeni yasayla birlikte Türkiye’de İSİG konuları gündemde önemli bir yer kaplıyor. Bu durumun, akademik ve kurumsal çalışmalara yeterince yansımadığını görüyoruz. Bunun nedenlerini açıklayabilir misiniz?
Akademik çalışmalar konusunda bir hareketlilik olduğu söylenebilir. Özellikle halk sağlığı alanında çalışan hekimler ve akademisyenler, keza göğüs hastalıkları konusunda çalışan başarılı akademisyenler sayesinde belki de binlerce insanın yaşamı kurtuldu Türkiye’de. Silikosis ve kot kumlama üzerinden yürütülen çalışmalar, asbeste dair yapılan akademik çalışmalar kesinlikle göz ardı edilmemeli.
Öte yandan kuramsal çalışma konusunda tam anlamıyla bir kısırlık söz konusu bu çok net. Açıkçası, Akif Akalın’ın Toplumcu Tıp üzerine yazdıkları dışında derli toplu eser yok denebilir. Hele ki meslek hastalıkları dışında kazalar üzerine “kazaların yapısı”, “işçi sağlığı ve iş güvenliğinin ekonomi politiği” konusunda derli toplu eser hiç yok. Bundan dolayı kitabı yazma gereksinimi duydum. Bir başlangıç olsun, sonra tartışalım, yeni fikirler ortaya çıksın, kapitalist üretimin yapısı ve örgütlenmesi ile ölümler arasındaki ilişkiyi düz sloganların ötesine taşıyalım, bilimsel temellere oturtalım. Bunu yapalım ki, işçi sınıfının elinde kuramsal bir silah olsun.
"Cinayetin planlı olduğu gösterilmeli"
Özellikle bu konuda çalışmalarda bulunan, mücadele eden platformlarda yer aldığınızı biliyoruz. Kitabınızı işçi sağlığı ve iş güvenliği alanında mücadele edenlere bir katkı ve teşekkür olarak da tanımlamışsınız. Bu konuyu biraz açabilir misiniz?
Bu kitapla ilgili kafamda pek çok sorunun oluşması, soruların doğru şekilde formüle edilmesi için kolektif bir süreç gerekiyordu açıkçası. İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nde, keza Toplumcu Mühendisler ve Mimarlar Meclisi’nde bu soruları birlikte sorduk, yanıtlar üretmeye çalıştık, çalışıyoruz. Güvenli ve sağlıklı bir yaşam için mücadele ettik ediyoruz. Ben birlikte üretmeye, mücadele etmeye çalıştığım arkadaşlarıma bu şekilde teşekkür ettim bir anlamda. Engels’in 24 yaşında yazdığı ve belki de beni işçi sağlığı ve iş güvenliği konusuna yönlendiren “İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu” kitabından nasıl etkilendiysem, bu kitaptan da biraz olsun bu konuda mücadele eden insanlar bir şeyler alabilsinler, mücadelelerinde kullanabilsinler istiyorum.
Şunu da söylemeliyim. Teorik olarak bir yerde hakimiyet kuramazsanız, o alan sizin elinizden kayıp gider. İşçi sağlığı ve iş güvenliği konusunda sermaye sınıfının teorik bir hakimiyet kurma olasılığı sıfıra yakın. Onlar kaderciliğe, bunun zeminini güçlendiren dinsel ideolojilere, özel mülkiyet ideolojisinin kutsallığı ve dokunulmazlığına güveniyorlar. Biz bunun karşısına “vicdan”lara seslenerek çıkamayız, “şu kadar işçi öldü yazık vah vah” diyemeyiz. Yapılanın planlı bir cinayet olduğunu bilimsel olarak göstermemiz, bunun teorik yapısını dokunulmaz olarak ortaya koymamız gerekiyor.
Sosyalizmde "emeğin korunması"
Kitabınızda İSİG alanında olumlu bir örnek olarak SSCB’deki uygulamaları ele almışsınız. Kısa sayılabilecek reel sosyalizm deneyiminin bu alandaki çalışmalara katkısı ne derecede olmuştur?
“Ama Sovyetler’de de işçiler ölüyordu” diye tartışmaya başlayanların kafasına atacak kalınlıkta bir kitap olduğu için mutluyum; hiçbir işe yaramasa bile en azından bu işe yarar kitabım diye düşünüyorum.
İşin şakası bir yana, Sovyetler Birliği ve diğer sosyalist ülkelerde, işçi sağlığı ve iş güvenliği “emeğin korunması” başlığı altında incelenir. İlk önce bu olgudan hareket edelim. Emeği evinde, işyerinde, yaşamın her alanında korumak için, insanca bir yaşam kurmak zorundasınızdır ve gündelik yaşam ile üretim süreci arasında sağlıklı, insani bir uyum olmak zorundadır.
Sosyalizm bunu yapmaya çalıştı ve bugün hayal bile edemeyeceğimiz kazanımlar elde etti. Bunlara dair çok az şey biliyoruz. Neden? Çünkü biz Soğuk Savaş döneminin “ileri karakolu”yduk. Bize pek çok şey yasaktı, sosyalist ülkelere dair “hantal teknolojisi olan, milletin kot pantolon için dört takla attığı diktatörlükler” olduğundan söz ediliyordu. Ne oldu peki? Bunu diyenlerin hepsi halt ettiler. Sovyetler Birliği insanlık tarihinin en güzel eseridir. Ne kadar saklamaya çalışsalar da, 60’lı ve 70’li yıllarda ABD’li halk sağlığı uzmanları, eğitimciler hep gözünü SSCB’ye dikmiştir, gidip inceleyebilirsiniz. Çünkü ortada net bir başarı vardır, tabii işçi sağlığı ve iş güvenliğini ayrı bir başlıktan ziyade “emeğin korunması” veya “halkın refahının artırılması” çabalarının yalnızca bir parçası olarak görmek dahi bir kazanımdır. Ama yarım kaldı, çok şey eksik kaldı. Sorun değil, tamamlarız…
"Yapılacak şey belli: Mücadele etmek!"
Teknolojinin gelişimi ile iş kazaları ve meslek hastalıklarının azalması beklenirken, tersine bir sürecin işlediğini görüyoruz. Kısaca, teknolojinin neden bu duruma katkı sağlamadığını ve bugünkü çalışma şartlarında sağlıklı ve güvenli bir çalışma için neler yapılabileceğini açıklar mısınız?
İlk sorunuzda bunu açıklamaya çalıştım aslında. Kâr olgusu işin içindeyse, maliyet olgusu vardır. Ücret nasıl bir maliyetse, emek gücünü güvenli ve sağlıklı olarak üretim sürecinde örgütlemenin de maliyeti vardır. Kapitalizm bu maliyeti ödemek istemez, o zaman yıkalım gitsin! Güncel olarak yapılacak şey gerçekten tek: mücadele etmek. Akademik alanda, hukuksal alanda, bizzat işyerlerinde…