‘Ötekiler’ ve ‘berikiler’ - M. Ender Öndeş

Çok da güvenilir olmayan Çalışma Bakanlığı verilerine göre, 2013 yılı Ocak ayı itibariyle Türkiye’deki toplam işçi sayısı 12 milyon civarında görünüyor. Bu rakamlar güvenilir değil; çünkü bakanlığın “işçi” tanımını nasıl yaptığını bilmiyoruz. Daha derinlikli hesaplamalarla ve güncellenmiş “sınıf” tanımlarıyla 20 milyon rakamını aşmak, hatta 30’a doğru ilerlemek bile mümkün.

Yine aynı ölçüde güvenilmez rakamlara göre, kamuda ve özel sektörde taşeronda çalışan işçi sayısı 1.5 milyonu aşmış durumda.

Gelir dağılımı ise başka bir hikaye. TÜİK’in rakamlarına göre bile Türkiye’deki hanelerin yüzde 61.2’si ayda 1200 TL veya altında gelirle hayatta kalmaya çalışıyor. Örneğin şu meşhur “en zengin yüzde 20 / en fakir yüzde 20” tekerlemesi çok anlamlı değil, çünkü ilk yüzde 20 arasında Karun’lar varken, son yüzde 20’de de dip yoksulları, yani çulsuzlar var.

Uzatmaya gerek yok; nereden baksanız ortada 20-30 milyonluk bir büyük yığın var. Büyük, şekilsiz ve umutsuz bir yığın. Eskisi gibi dipten gelip zirveye tırmanma öyküleri de artık bitti; herkes yerini biliyor; okullar, hastaneler, ikamet ve eğlence mekanları, vb. hepsi ayrı.

Türkiye devrimci hareketinin, hayli tartışmalı bir biçimde “öteki” kavramıyla tanımladığı kesimlere yönelmesi kötü bir şey mi? Hayır, değil. Toplumun genel yapısı içinden tarihsel, etnik, cinsel, vb. nedenlerle dışlanan kesimlerle buluşması, bu arada bu kesimlere yönelik kendi önyargı ve sıkıntılarını da aşması kötü bir şey mi? Tabii ki hayır; tersine bu doğru ve yerinde bir davranış. Dahası, bu hareketin salt ekonomik temelli bakış açısından kurtulup değişik yaşam alanlarına ilişkin ideolojik boşluklarını kapatması da fena bir şey değil.

İyi ama bu insanlar ne olacak? Geleceği çalınmış, yarına ilişkin umutları kırık, dört yılda bir çaresizlikle savrulup duran ve hatta kendi geleceklerini çalanların peşinden koşuşturan, bırakın bir devrimi “daha iyi bir yarın”a ve onu vaat eden örgütlere de inanmayan, zaman zaman en kirli, en utanç verici işlere alet edilen, ezikliğini şovenizmle örtmeye çalışan, yönü şaşırmış öfkesini kadınlara, çocuklara, “öteki”lere kusan şekilsiz, kaotik bu kocaman yığın ne olacak? Ne yapacağız bu insanları? Çubuğu “öteki”lere doğru büktük; iyi, güzel ama “berikiler” ne olacak? Devrimden, hadi daha mütevazı olalım, “toplumsal dönüşüm”den, hadi daha da düzen-içi olalım “seçim başarısı”ndan söz ediyorsak, milyonlardan söz ediyoruz demektir, yanılıyor muyum? Bu milyonlarca insan koca bir bataklık içinde debelenirken biz onlara nasıl ulaşacağız? Ya da ulaşacak mıyız? Kürt hareketi ölçü değil; o zaten bu aşamayı geçmiş; ama Türkiye’deki milyonlardan söz ettiğimizde durum aynı mıdır?

Bir ara film yönetmenleri arasındaki bir davranış eleştirilirdi; konularını ve mekanlarını, kendilerinin de ikamet ettikleri ve doğal olarak en iyi bildikleri “Beyoğlu/Cihangir” çevresinden seçerler ve örneğin Yozgat diye bir yer yokmuş gibi davranırlardı. Zamanla aşıldı biraz ama yine de yaygın bir eğilimdir sinema camiasında.

Şüphesiz antropolojinin siyasette bir yeri var. Şüphesiz kent tabanındaki iç düğümleri çözmek ve “öteki”leri araştırıp onların da sesi olmak için çaba göstermek iyi fikirdir. Hatta belki de gecikmiş bir iyi fikirdir. Bu çalışmanın ve bu konudaki bütün diğer çabaların “berikiler” dünyasına ulaşma çabasıyla karşı karşıya durması doğru değil; gerçek hayatta “berikiler” kendi kışkırtılan çaresizliklerinin acısını çıkarmak için “ötekiler”in karşısında dursalar da, bizim çabamız bu karşıtlığı yok etmek üzerine kurulmalıdır elbette. Sorun şurada ki, bu, yalnızca “ötekiler” dünyasından başlayarak, dahası onlara yönelik pozitif ayrımcılığı abartıp gerçek hayatta sahip olmadıkları bir kuvveti onlara yükleyerek yapılabilecek bir şey değil. Çubuğu çok fazla büktüğümüzde, varacağımız yer, bir akademisyen, hatta yönetmen tutumu olur ki, bu da milyonların çaresizliğine çare olma gibi bir derdi çözmez.

Komedi ya da trajedi: Kafamızı gözümüzü kıran şu asker uğurlayıcıları da bu memlekette yaşıyorlar ve bu memlekette bir şey olacaksa, onların da dönüşerek dahil olacakları bir süreçte olacak.

Ya sev ya terk et! Bu bizim için de acıklı bir aşk çığlığı. Sevmediklerimizi terk etme lüksümüz olsaydı keşke...