Ezeli ebedi, onulmaz "mağduriyet" tekeli Başbakan, tam da 21. yüzyıl vahşi birikim sistemine "dere, tepe, kent toprağı, çocuk, kadın" varlığımızın "tutkuyla" armağan edildiği, uçurum tarihin kenarından "parya belagatini" yinelemişti...
"İlk kez söylüyorum ha!" anonsuyla, sağ popülizmin "ezilmiş ama ihtişamlı mağdur" kimliğiyle konuşan Başbakan, yurt dışında okuttuğu kendi çocuklarına bu ülkede parya muamelesi yapıldığını anlatırken, 12 yıllık devletleşmiş otoriter iktidarının ürettiği dünyanın 4. "paryalaşmış çocukluğuna" hiç değinmemişti.
Ne de olsa imalathanelerde yüksek taburelere yerleştirdiğimiz küçük çocukların kanı tezgah üzerlerine yayılınca press makinelerini bile kan tutuyor ama "Büyük Türkiye'yi" çocuk kanı tutmuyordu...
Çünkü "çocukluğu" 4+4+4 eğitim ve "esnek" çalışma yasalarıyla birlikte "kem gözlere fiş muhafazakar kapitalist birikim yatağı" ülkemizden kovmuştuk.
Bu yüzden de Bismil'de çalıştığı inşaatın 7. katında ellerinde iki numara büyük iş eldiveniyle aşağıya doğru süzülürken hırslı yaşlı adamların ülkesine bir hoşça kal diyemeyen 13 yaşındaki Orhan Sürer, "Öz vatanında parya" kabul edilemezdi.
Orhan, tabi ki kamusal eğitimi "ticarileştirme" misyonuna büyük ivme katmış ama günümüzde 4+4+4 yani temel eğitimi "çözündürme" mühendisliğine "uyumsuz" pozisyona düşen dershane "işletmesine" hiç gidememişti.
Çatıda topladığı kiremitlerin arasından düşüp öldüğü gün "sermayeye, patronunuza şükredin, Allah onlara zeval vermesin, çünkü onlar sizin sadaka, zekat kaynağınızdır" içeriğiyle formatlanacağı; akıllı tahta, tablet teknolojisi ve ücretli öğretmenle donatılmış devlet okulunda 60 kişilik tıka basa dolu bir sınıfta da değildi...
Başbakan'ın anti dershane propagandasında kullandığı "pedagojik hassasiyetlerin" ışığında söylersek ; Orhan oyun oynamamış, sohbet etmemiş, spor yapmamış, sanata vakit ayıramamış üstelik şampiyon dershane t-shirt'ü giyip poz da vermemişti...
Çünkü Orhan 13 yaşında elinde iş eldivenleri sırtında iş kürekleriyle bizzat siyasi iktidarın 4+4+4'le temerküz kamplarına çevireceği meslek liseleri ve çocuk çıraklarla kuracağı "ara eleman yetiştirme yurdumuzun" parya- çocuk işçilerindendi. .
"Büyüyen Türkiye'nin" bir üst level kapitalist sömürü evresinde, küresel rekabet koşullarına tam uyum şarttı ve sermayeye yeni birikim yollarının tesisi ancak çocuk ve kadın varlığının yoğun "denetim ve ıslahatıyla" sağlanabilirdi..
"Muhafazakar değer ve manevi kültürümüzü" taşımak ve aktarmakla "ödevlendirilmiş" kadın evinde üç-beş çocuk doğurup "iş gücü piyasalarına" demografik katkı yaparken, ahlakçı saldırılarla "tehlikeli cinsellik nesnesi" olduğuna inandırılan kız öğrenciler, okullardan eve doğru kalabalık nüfuslar olarak sevk edilecekti.
Piyasalara mutlak riayet eden, hak, hukuk demeyip, "şeytani" örgütleme işlerine katiyetle bulaşmayan, az eğitimli çok kanaatkar çocuk ve gençlerimiz "iş cinayetleri" izin verdikçe "sağ olsunlar" yeterdi.
Dün yek-vucud medyamızın yardımıyla "ulusal belediye başkan adaylarımızın" dayatıldığı "cliplerde" neo-liberalizmin kentlere nasıl yapıştığını görmediniz mi ?
Kallavi Ceza evi yatırımları, saray özentisi "Adalet" binaları,plastik park, gölet,suni halı yeşil alan ve mimari hezimet istif konut projeleriyle kaplanmış "TOKİ-Land" Türkiye'mizin o görüntülerini izledikten sonra 13 yaşındaki Orhan Sürer eğer yaşasaydı sizce nerede olurdu ?.