Ülkemizin kanayan yaralarından biri daha yakında çözüme kavuşacakmış gibi görünüyor. Kamu Denetçiliği Kurumu, bir memurun başvurusu üzerine kamuda başörtüsü / türban yasağının kaldırılması yönünde başbakanlığa tavsiyede bulunmaya karar verdi. Ya aylardır beklediğimiz meşhur ‘demokratikleşme paketi’nin içine kamu çalışanlarının başörtüsü kullanmasına izin veren bir madde eklenecek, ya da bazılarının ileri sürdüğü gibi ‘zaten böyle bir yasak yok’ denilerek fiili durum yaratılacak.
Kamu çalışanlarının başörtüsü takması din ve vicdan özgürlüğü bağlamında, ya da ‘isteyen istediğini giyer’ tarzı bir liberal tavırdan yola çıkarak savunulabilir. Ya da zaman zaman yapıldığı gibi Türkiye’de kadının işgücüne katılım oranını düşüren bir engel olarak da tartışılabilir. Ancak meselenin diğer toplumsal olgu ve sorunlardan izole biçimde, yani kadın sorunu, dinin toplumsal hayattaki yeri ve elbette ülkeyi 11 yıldır yönetmekte olan siyasal iktidarın toplum mühendisliği projesi gibi etmenleri hesaba katmadan tartışılması her halükarda yanlış olacaktır.
***
26 yaşındaki Didem Yaylalı geçtiğimiz hafta intihar etti. İntiharından sonra ailesi ve arkadaşlarının söyledikleri ve basında yazılanlar, Yaylalı’nın intihara nasıl sürüklendiğini açık biçimde ortaya koyuyor. Hakim adayı olarak Adalet Akademisi’nde öğrenim görmekte olan Didem, HSYK’nın kafasındaki hakim, daha da önemlisi ‘hakime’ kriterlerine uymamaktadır. Kendisine hayat tarzına dikkat etmesi, içki içmemesi, kılık kıyafetine dikkat etmesi yönünde yapılan ‘gayrı-resmi’ uyarılara uymamış, bunun üzerine de HSYK Didem’i meslekten çıkarmak için gerekçe aramaya başlamıştır. Tüm belgeleri didik didik edilir ve neticede aranan gerekçe bulunur. Aylar önce verdiği bir raporda bulunan ve yapılarak kolayca aslı anlaşılabilecek bir eksiklik nedeniyle ceza alır. HSYK da o ceza gerekçesiyle Didem’i mesleğe kabul etmez.
Didem Yaylalı’ya yapılanlar bununla da bitmez. Atamasının yapılmayacağını tören öncesi cübbesini almaya gittiğinde öğrenir, “isminiz listede yok” dendiğinde. HSYK durumunu özellikle sürüncemede bırakır ki kendi yılıp işin peşini bıraksın; Adalet Akademisi başkanı “Gelsin elimi öpsün, affedeyim” diyerek iyice gururunu kırar. Çabalar başarılı olur ve Didem tüm olanlardan bıkarak kariyerini avukat olarak sürdürmeye karar verir. Ancak bu süreçte müthiş yıpranmış ve kendine yapılanları hazmedememiştir. Tatile diyerek gittiği Fethiye’de hayatına son verir.
Bir tarafta kamuda başörtüsüne izin verilmesi tartışmaları, öte yandan hafta sonları tayt giymek gibi bir ‘hakime’ye yakışmayan davranışlarda bulunduğu için baskı gören, mesleğinden olan ve en sonunda intihara sürüklenen genç bir kadın. Olayın faili de herhangi bir taşra kentindeki işgüzar bir amir değil, 2010 referandumu sonrasında yeniden yapılandıran ve böylelikle daha özgürlükçü ve çoğulcu bir yapıya kavuşacağı söylenen HSYK. Yani AKP-cemaat koalisyonunun özel mühendisliğinin sonucunda doğmuş olan ve Adalet Bakanlığı’yla birlikte ülkedeki hakim ve savcıların seçilmesinden, atanmasından, denetlenmesinden sorumlu kurum. HSYK’nın Didem’in ölümünden sonra yaptığı açıklama aslında dolaylı bir suç ikrarı. Tüm olanları madde madde anlatan, pek güzel hukuki açıklamalar yapan HSYK, ‘hiçbir üyemiz Didem Yaylalı’ya şöyle yap böyle yap dememiştir’, ‘kimse hayat tarzına, kıyafetine karışmamıştır’ diyemiyor.
Didem Yaylalı’ya yapılanlar bir kez daha gösteriyor ki, AKP iktidarı yurttaşlara bir paket dayatıyor. O paket insanlara nasıl yaşayacaklarını, nasıl davranacaklarını, ne giyeceklerini, ne yiyip içeceklerini, hangi gazeteleri okuyacaklarını söylüyor. Memurların işi daha da zor; mesela kariyerinde yükselmeyi arzulayan nice kamu çalışanı aslında içki içmezmiş gibi yapıyor, istemediği halde Cuma günü caminin yolunu tutuyor. İş hakimlik gibi ‘hassas’ bir konuma gelince ve hele söz konusu olan genç bir kadınsa iktidarın dayattığı paket iyice ağırlaşıyor; kadının sağlık durumundan sosyal ilişkilerine, ne yiyip ne içtiğinden mesai saatleri dışında ne giydiğine kadar her şeyi didik didik ediliyor, “biraz muhafazakar ol” deniliyor, “çok içmekten mi hasta oldun?” diye soruluyor; velhasıl genç kadın paketin altında eziliyor. Bir taraftan da kamu çalışanlarının başlarını örtmelerine imkan verecek özgürlükçü bir düzenleme tartışılıyor.
Melih Pekdemir yıllar önce başörtüsü/türban tartışmalarla ilgili olarak, “özgürlükçüyüz ama salak değiliz” demişti. Biraz kaba bulunabilse de bu tartışmalarla ilgili olarak gösterilmesi gereken temel refleks hala bu. Çünkü ülkeyi yönetenler daha fazlasına izin vermiyor. ‘Salak’ olamayız çünkü biz ‘salak’ oldukça milyonlarca insanın hayat tarzı muktedirlerin bitmek tükenmek bilmeyen iştahına kurban verilecek; biz ‘salak’ oldukça Üsteğmen Nazlıgül Daştanoğlu hakkındaki dedikodular yüzünden TSK’dan, Didem Yaylalı yiyip içtiği ve giydiği şeyler yüzünden hakimlikten atılacak; sonra da göz göre göre ölecekler. Haklar ve özgürlüklerle ilgili her tartışmada, durulan her noktada iktidar sahiplerinin özgürlükçülüğünün sınırlarını hatırlamamız ve hatırlatmamız gerekiyor; kadın düşmanlıklarını, dayattıkları biyopolitik paketi teşhir etmemiz gerekiyor. Özgürlükçüyüz elbette ama ‘salak’ olduğumuzda bedeli çok ağır.