Gözlerinde Lut’tan derin bir tereddütle Sina’dan yüce bir güven birlikte. Tuhaf hal… Arkasında biri kibrit çaksa havaya uçacak sanki, ama yerlerin ve göklerin efendisiymişçesine çıkıyor kürsüye.
“Gaziantep 4. Organize Sanayi bölgesinde bir galvaniz fabrikasında patlama nedeniyle beş ölümüz var,” diye başlıyor.
O sırada bir yerlerden biri uyarıyor. O hemen tersliyor:
“Neyse… Sekiz…”
On yıldan fazladır başında bulunduğu ülkede günde en az bir öğünü birlikte yediği kapitalistlerin üç kuruş daha fazla kar etmek için önlem almadıkları bir işyerinde 8 insan ölmüş. Başında bulunduğu devletin “sermayenin elini kolunu bağlamamak” için hiçbir yaptırım uygulamadığı bir işyerinde 8 insan paramparça. Tek tek herkesi hizaya çekmeye çalıştığı ülkedeki böylesi binlerce işyerinin birinde 8 insan havaya uçmuş. Ama onun gözü hiçbir şey görmüyor.
Belki bir an düşünse etmeyecek o lafı. Ama düşünemiyor, onun o an -onun her an- tek düşünebildiği şey kendisi ve iktidarı. ‘Başbakan düzeltilir mi? Devletin karizması çizilir mi. Ben düzeltilecek adam mıyım!?’ diye akıl yürütüyor. Belki akıl bile yürütmüyor, öylesine yerleşmiş ki bedenine bu kurum, kendiliğinden konuşuyor. İnandığını söylediği din “Hatadan münezzeh olan, yalnızca Allah’tır” diyor, o hatasını düzeltene azarı basıyor: “Neyse, sekiz!”
Hangimizi unuttun başbakan? Bize yalnız onu söyle.
Keşke Azrail de unutsaydı. Hatta, biz de unutsak keşke. Bizim babamız olduğunu, kocamız olduğunu, oğlumuz olduğunu, böyle bir tanıdığımız olduğunu. Unutsak ve senin kasıla kasıla sağa sola azar savurduğun bir TV konuşmasında kısacık bir ayrıntı olarak duysak onu. Sonra yine hemen unutsak. 16’ıncı büyük ekonomi olduğumuzu düşünüp avunsak.
Lütfen söyle, hangimizi unuttun? Suriye’de kışkırttığın savaştan kaçıp senin Anadolu sırtlanlarının fabrikalarında haftada 5 paket sigara parasına çalıştırılan Muhammed Aşur’u mu, Hasan Esad’ı mı? Hasan’ın soyadına “Esed” desek bir anda hatırlar mısın?
Adanalıları mı unuttun? Serdar’la Ramazan’ı? Ceyhan’da bir ev, Yüreğir’de bir başka ev, asit havuzlarından toplanan et parçalarını oğul diye toprağa veriyor. Bir morgda, belki uzak bir köyde, belki ölümünü henüz duymamış “sahip”lerinin kendisini almasını bekleyen Emrah’ın cenazesini unutmuşsundur belki? Bir anda aklından çıkanlar Kenan’la Lütfü müydü yoksa?
Hangimizi unuttuğun önemli. Hangi üç evi, hangi onlarca ana-baba, oğul-kız, kardeş ve sevgilinin patlayan bir buhar kazanından bile daha yüksek derecede yanan göğüslerini bir “neyse”ye gömdüğün önemli.
Peki hangimizi fazla saydın? Bedenleri tepeden tırnağa buhar ve alev yanığı içinde, Memik’i mi, Faik’i mi, Mahmud’u mu? Çünkü bizim, henüz, 7 ölümüz var.