Üç yetmez, beş olsun; ‘neyse, sekiz’ olsun - Can Soyer

Başbakan’ın ağzından yanlışlıkla beş rakamı çıkınca, arka sıralarda oturan bir vekil, sesini duyamadığımıza göre muhakkak çok kısık bir sesle, ölü işçi sayısının sekiz olduğunu söyleyiverdi. Ağlarken bile duygu kıpırtısı göstermeyen gözlerini sesin geldiği yöne çevirdi Başbakan; önce usul usul arka sıralardaki “densiz” vekili süzdü, sonra sağ omzunu umursamaz bir edayla kıvırıp “neyse, sekiz” dedi.

“Uzatma işte” dedi Başbakan, “üçün beşin hesabını yapma lan” dedi. “Ha beş, ha sekiz, ne fark eder” dedi yani; “toplasan bir tane ben etmez, ben yine de beşe kadar saydım, şükretsinler” dedi bir anlamda.

Dedi demesine ama, belki de esas önemli olan, Başbakan’ın ölüm karşısında sergilediği kayıtsız ve doğallaştırıcı tavrıydı aslında. Daha önce de göçük altında can veren maden işçilerinin ardından “bu işin doğasında bu var” diyerek göstermişti işçinin ölmesinin ne kadar “doğal” bir şey olduğunu. Ancak Başbakan’ın neyi doğal sayıp saymadığının ölçütü konusunda açık bir fikre kavuşmak, tavrında cisimleşen umursamaz donukluğu anlamak açısından daha önemli.

İlk akla gelen nedenlerden biri, dinci gericiliğin emekçi sınıfların başına gelen her musibeti “kader”le açıklaması gibi, ölümlerin de bir kader, bir alınyazısı, bir ilahi takdir olduğunu düşünmesi olabilir. Kafasında bareti olmadan tersaneye sokulan, havalandırma sistemi arızalı olduğu halde madene inmeye zorlanan, iskele tertibatı eksik olduğu için bilmem kaçıncı kattan düşüp betona çakılan işçiler her gün, her gün, her gün ölürken, Başbakan bir utanma ya da endişe belirtisi göstermeden “kader” diyebiliyor.

Kader, yani tanrının insana çizdiği ve değiştirilmesi mümkün olmayan yaşam yolu.

Eğer kaderi böyle tanımlarsak, ne hükümetin işçi sağlığı ve iş güvenliği konusunda zorlayıcı yasalar çıkarmasına, ne de işçiyi tehlikeye atan patronlara ceza kesmesine gerek kalır.

Eğer işçinin alnına yazılmışsa ölmek, değil baret, on kat çelik örseler tepesine; değil emniyet tertibatı, yüz tane halat bağlasalar beline o işçi yine de ölecek. Hangi haddini bilmez kalkıp da yüce tanrının sözü hilafına “ben bu ölümü engelleyeceğim” diyebilir ki? Hem oracıkta ölmek işçinin kaderinde yazılmışsa, bunu baretle, havalandırma sistemiyle, emniyet tertibatıyla değiştirmeye çalışmak, tanrıya şirk koşmak anlamına da gelmez mi?

Demek ki, işçinin canını alan patron değildir aslında; patron kaderin tecelli ettiği o sahnenin etkisiz bir izleyicisidir olsa olsa.

O yüzden “kader” diye geviş getirip dua üfleyenler, “hiç uğraştırmayalım” iş adamlarımızı, “boşuna masraf ettirmeyelim” beyefendilere, “durduk yere işi yavaşlatacak önlemler aldırmayalım” koca göbekli, açgözlü, yağlı, terli patronlara demiş oluyorlar aslında.

Ancak dün Meclis kürsüsündeki tavrıyla Başbakan, işçiyi kaderle, alınyazısıyla kandırmaya, iş cinayetlerinin üstünü örtüp dualarla geçiştirmeye çalışan burjuva yalancılığının da ötesine geçti. Bencil, küstah, şımarık ve zalim bir kişilik yapısının, insan düşmanlığıyla mükemmel uyumunu sergiledi dün Meclis kürsüsünde.

Kendisini dev aynasında gören, her sözünde ve eyleminde bir olağanüstülük olduğunu sanan, şişine şişine gezerse daha muktedir, daha erişilmez, daha kutsal bir hale dönüşeceği vehmine kapılan bir başbakan vardı dün kürsüde. Sadece ölüme karşı kayıtsız, duyarsız kalmanın; duygusal olarak matlaşmanın ya da insani olarak taşlaşmanın gösterisini izlemedik; aynı zamanda insan nefretinin, işçi nefretinin, sınıfsal nefretin de dışavurumunu gördük ekranlarda. Ölümün sınıfsallaşması, ölümün sınıfsal olarak deneyimlenmesi, ölümün bir sınıf aidiyeti haline gelmesiydi söz konusu olan.

Çünkü ölmek yaşamanın kaçınılmaz bir parçası olsa da, ölüm sınıfsal bir deneyim haline gelmiştir çağımızda. Ölümün dehşeti, vahşeti, kandan, kemikten, etten oluşan gerçekçi sureti hep işçiye ve emekçiye “denk” gelirken, zenginlerin ölümü daha stilize, daha klas, daha “elegance” hale gelmiştir. Birileri huzur içinde son nefesini verirken, birileri tonlarca ağırlıkta bir kapağın altında böcek gibi, vıcık vıcık, cılkı çıkarak ezilmiştir mesela.

Üstelik yeni bir durum da değildir bu; tarih, kapitalizmin ilkel birikim döneminin vahşetine denk bir dehşete tanıklık etmemiştir muhtemelen. Kapitalizm, kar amacıyla, sermayeyi bir tur daha döndürerek genişletmek adına, patronun işe yatırdığı parayı fazlalaştırmak hırsıyla hammadde ve insan tüketen bir üretim tarzıdır esasında. Mecaz olsun diye söylemiyorum; gerçek anlamda insan tüketen, insan yiyen, insan öldüren bir sistemdir kapitalizm.

Böyle olduğu içindir ki, kapitalizmde işçinin ölmesi “doğal”dır. Nasıl insanlar doğup, yaşayıp, bir gün de kaçınılmaz olarak öleceklerse, işçi de ölecektir; hem de aynı kaçınılmazlıkla, aynı doğallıkla. Tek fark, birilerinin ölümünün kaçınılmazlığı doğa’dan kaynaklanırken, diğerlerinin ölümünün “doğal”lığının kapitalist toplum biçiminden kaynaklanmasıdır. Yani birileri gerçekten ömrü yetmediği için ölürken, diğerleri sapasağlam, capcanlı, yaşam dolu, dirim dolu, nefes dolu iken öldürülmektedir.

Madende, tersanede, fabrikada, inşaatta ölmek; sel sularının doldurduğu TOKİ evlerinde boğulmak; deprem çadırlarında çıkan yangında kavrulmak; kamyon kasasında tarlaya götürülürken yollara saçılmak “doğal”dır yani. Doğa’dan kaynaklandığı için değil, kapitalizm böyle ayakta kalabileceği için sadece. Dehşet içerisinde, vahşet içerisinde ölmek; kafası, kolu koparak, ezilerek, yere çakılarak, kemikleri kırılıp etleri dağılarak, vücudu bir böcek cesedine dönüşerek ölmektir çünkü işçinin “doğal”ı.

Demek ki Başbakan’ın gerdan kıra kıra, göz süze süze, dudak büke büke “neyse, sekiz” demesi, basbayağı kapitalizmin işçi öldürmek üzere programlanmış düzeneğini iliklerine kadar içselleştirmiş olmasından kaynaklanıyor. Yani o “ne önemi var canım” tavrının, “buna şaşırılır mı hiç” kanıksamışlığının, “birkaç işçinin lafı mı olur” kayıtsızlığının altında, enikonu kapitalizmin işçi öldüre öldüre ayakta kalması yasasına koşulsuz bağlılık yatıyor.

Biat ettiği patronların, kul köle olduğu sermaye düzeninin sesi oluyor Başbakan. İşçileri sırayla değil, topluca öldürmenin keyfini sürüyor. Artık saymaya dahi gerek duymuyor, göz kararıyla ölçüyor işçi ölülerini. Ölecek işçi bolluğundan faydalanıyor; kaynaklar kurumasın diye “üç çocuk, yetmez beş çocuk” diyor. “Yüce rabbim verdikçe veriyor” diyerek ölen işçilere şaşırmıyor, en fazla bir rahmet okuyor artlarından.

Başbakan işçilerin ölmesine şaşırmıyor, hatta belki de ölü işçi seviyor. Herkes ölümden, ölüden korkar; Başbakan yaşamdan, yaşayandan korkuyor. Yaşayanın çünkü, bir gün ayağa kalkması, bir gün yakaya yapışması, bir gün hesap sorması ihtimali var. Bu da, haliyle, ürkütüyor.