Bazı sözcüklerin kitaptaki anlamından çok belirli bir tarihsel dönemde insanların kafasında ilk oluşturduğu imge önemlidir. Örneğin, “infaz” sözcüğü, başka bir ülkede ceza hukukunun bir öğesi gibidir ama Türkiye’de ilk akla gelen, ensesinden kurşunlanmış insanların gazete sayfalarındaki fotoğraflarıdır. “Nezaret” sözcüğü, bakmak, göz kulak olmak, hatta bir anlamda güvenliğini sağlamak anlamına gelir ama bu yine coğrafyada herkes o parmaklıklı odanın hiç de “güvenli” olmadığını bilir!
“Baraj” sözcüğünün de teknik anlamı belki su ile ilgilidir ama “bir şeyin önünü kesmek ve onu durgunlaştırıp etkisizleştirmek” anlamında bir politik içeriği bu topraklarda hep var olmuştur. Örneğin seçim sistemine bir baraj koyduğunuzda, insanların istedikleri partilere oy vermesini fiilen engellemek bir yana, başka partilere oy vermesini sağlamış olursunuz. Böylece aslında yeni ya da sakıncalı bir siyasal oluşumun önünü keser, yurttaşı “garanti” olana yönlendirirsiniz.
Uzun süredir bir şantaj unsuru olarak kullanılan Türkiye sendika istatistikleri nihayet yayınlandı. Böylece ortaya yüzbinlerce işçinin, daha açık bir deyimle toplam sendika üyesi işçilerin neredeyse yarısının sendikal haklarının fiilen yok sayıldığı son derece ahmakça bir durum çıktı. Öyle ki bazı işkollarında şu anda yetkili tek bir sendika bile kalmamış oldu. Bazılarını ise taşeron kanser gibi sardığı için kimin kimin çalışanı olduğu kaosu yaratıldı. Barajın şu kadardan şu kadara indirildiği, vb. konularında alavere dalavere çok. Yalan derseniz diz boyu! Yasada işkollarının düzenlemesi öyle bir yapıldı ki, aslında baraj fiilen yükseltildi, bunu da herkes biliyor.
Aslında barajın ne kadar olduğunun da bir kıymeti yok. Nasıl seçim sistemindeki baraj, sandık başına giden yurttaşın iradesine hakaret ve küfür anlamına geliyorsa, sendika üyesi olmak isteyen işçi için de binde bir oranındaki bir baraj bile ahlaksızlıktır. Benim hangi sendikaya üye olacağıma, hangi partiye oy vereceğime benim adıma karar verme hakkına kimse sahip değildir. Üstelik bu, pratikte benim “yetki sahibi” sendikaya yönlendirilmem anlamına gelir ki, iki kere ahlaksızlıktır.
Siyasette de sendikal alanda da gerekçe aynıdır: İstikrar!
Siyasette de sendikal alanda da “istikrar”ın fiili anlamı, mevcut düzenin devamı, aykırı unsurların önünün kesilmesidir. “Yetkisiz” duruma düşürülmüş sendikaların isimlerini bir kağıda yazın; sonra da son birkaç yılda direnişler ve eylemlerle süreci en çok zorlayan sendikalar için bir basın taraması yapın; ne demek istediğimiz anlaşılır. Deri patronları, hastane başhekimleri, tersane zorbaları, şu saatlerde göbek atıyor olmalıdırlar!
Peki ne olacak şimdi?
Bu soruyu sendika bürokrasisinin küflü koltukları için sormuyorum. Onlar, atölyelerde, inşaatlarda, ölüm tezgahlarında çalışan milyonlarca emekçiyi zaten çoktan defterlerinden silmişlerdi. Taşeron işletmelerin, atölyelerin karanlığında ekmek uğruna her şeye katlanan, çadırlarda yanıp tutuşan milyonlarca insan onlar için hiç var olmadı.
Bu sorunun muhatabı onlar değil, Türkiye’de gerçekten bir şeyler yapmaya çalışan sendikacılar ve işçi önderleridir. Ne olacak şimdi?
Örneğin bir patronun, müdürün, başhekimin, vs. karşısına çıktığımızda, bize “kusura bakmayın kardeşim, yasaya göre sizinle görüşemem” denirse ne yapacağız? İtiraz edebiliriz, haksızlıktan şikayet edebiliriz, tamam; ama sonuç olarak ne yapacağız?
Öyle sanıyorum ki, gelecek dönemi, Anayasa Mahkemesi’nde raportör kovalayanlar ya da ağlak protestocular değil, bu soruya hiç sağa sola kıvırmadan yüreklilikle yanıt verenler kazanacak. Bir kez daha sokağın ve direnişin yasası, kara kaplı kitapların yasalarını zorlayacak. “Ben sizinle görüşmem” diyen ukalanın burnu sürtülecek, haklılık, güç ve kararlılık kimin kiminle görüşeceğini fiilen belirleyecek. Deri-İş, “eh bir gidelim de şu sayıyı tamamlayalım” derse, battığı gündür; Dev Sağlık-İş, taşeronlara meydan okumaktan vazgeçerse, sonun başlangıcına gelip dayanır, vb...
Türkiye’de yaşıyoruz ve artık öğrendik; haklıysanız, haklılığın yanına gücünüzü, gücünüzün arkasına da direnme iradenizi koyacaksınız. Şimdiye kadar bu topraklarda bunun dışında bir yoldan bir ekmek kırıntısı bile elde edilemedi; bundan sonra da böyle olacak.