30 Ekim 1961’de Türkiye ile Almanya arasında yapılan iş gücü anlaşmasının üzerinden tam 50 yıl geçti. Bu vesileyle özellikle Türkiye ve Almanya devletleri adına yapılan etkinlikler ve açıklamalar daha çok basit bir nostaljik tarih aktarımından ibaret. Bu yaklaşım dün öğleden sonra Sirkeci’den kalkan, pazar günü Münih’e varması beklenen sembolik “Almanya treni” ile doruğa çıkarıldı.
Devletler ve hükümetler nezdine, yarım asırlık süreçte Türkiye’den getirilen “misafir işçilerin” ağır koşullarda çalıştırılması, sömürülmesi, dışlanması, döviz gözüyle bakılması ve politik amaçlara dolgu yapılmasından ise söz etmiyor, etmek de istemiyor. Daha çok 50. yılı kendi politikalarını yeniden gündeme getirmek için fırsat biliyorlar. Halbuki; 50 yıl önce, eski başkent Bonn yakınlarındaki Bad Godesberg’de Almanya tarafından hazırlanan, Türkiye tarafından kabul edilen, iki sayfadan ibaret 12 maddelik anlaşma özünde emeğin bir meta olarak alınıp-satılmasından başka bir şey değildi.
Alt alta dizilen maddelerin özü, Alman sermayesinin ihtiyaç duyduğu iş gücünü istediği gibi seçerek alması, kullanması ve posası çıkarılınca da atmasını oluşturuyordu. Bu gerçek, anlaşmasının 10. maddesinde şu cümlelerle ifade edilmişti: “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti iş bu anlaşmaya istinaden Federal Almanya Cumhuriyeti ülkesine giren işçileri formalitesiz olarak her an geri alacak, geri dönüş için gerekli seyahat vesikalarını verecek ve lüzumlu transit vizelerini temin edeceklerdir.”
Bu şekilde bir geçicilik mantığı üzerinden Almanya’ya getirilen işçiler yıllarca Alman işçilerine karşı düşük ücretle, ağır ve zor koşullarda çalıştırıldı. Türkiye’de karşı karşıya oldukları yoksulluk ve sefaletten kurtuluş için Almanya’yı bir “umut kapısı” olarak gören işçilerin bu ülkede yaşadığı ağır sömürü koşullarını bilmeyen yok. En zor şartlarda, en ağır işlerin yaptırıldığı Türkiyeli işçilerin yine Alman işçilerinden çok daha ücret aldığı da biliniyor.
Bu nedenle 50 yıllık göç tarih bir yanıyla Alman ve Türkiyeli/göçmen işçileri birbirine karşı ücretleri düşürme, sömürüyü yoğunlaştırma amacıyla kullanmanın da tarihidir.
50. yıl dolayıyla Alman basını ve politikacıları tarafından yapılan konuşmaların çoğunda, Türkiyeli işçilerin Almanya’nın “ekonomi mucizesi” yaratmasına, refahının büyümesine çok önemli katkılarda bulunduğuna dikkat çekiliyor. Elbette, Türkiyeli işçilerin, Alman halkı ile birlikte yıkılmış Almanya’nın yeniden ayaklarının üzerine dikilmesi, Avrupa’nın en büyük ekonomik gücüne sahip olmasında büyük katkıları bulunuyor. Zenginlik asıl olarak göçmen ve Alman işçilerinin sırtından gerçekleşti. Bu nedenle 50 yıllık göçün gerçek tarihi, tam da ailelerinden, çocuklarından, yurtlarından koparılarak getirilen genç erkek ve kadın işçilerin aşır koşullarda, zor işlerde çalıştırılmasının tarihidir. Bunun içindir ki; birinci kuşak işçilerin çok ezici bir bölümü ağır çalışma koşullarından ötürü ya tam emekli olamıyor ya da emekli olduktan çok kısa bir süre sonra bu dünyadan göçüp gidiyor.
Benzer bir durum, işçileri Almanya’ya satan Türkiye için de geçerlidir. Bugün nostaljik tarzda geçmişi anımsama adına yapılan etkinliklerin çoğunda, devletin sorumluluğu bir tarafa atılıp gizleniyor. Halbuki, tek başına insanların ailelerinden, kentinden, yurdundan geçim nedeniyle ayrılmak zorunda kalması, büyük acılara katlanması dahi devletin vatandaşına insanca bir yaşam ve çalışma koşulları yaratmamasından kaynaklanıyor. Bunu sağlamayan devlet, sorumluluklarını yerine getirmenin de ötesinde suçunu gizleyerek, sanki iyilik ediyormuş gibi, yurttaşlarını başka bir ülkeye ucuz iş gücü olarak “sattı” ve bundan azımsanmayacak miktarda gelir (döviz) elde etti.
Bugüne kadar yapılan etkinliklerin çoğunda, meselenin özünde bir işçi göçü olduğu gerçeği bir yana bırakılarak, kaba bir şekilde “Türklerin Almanya’ya göçü” şeklinde yansıtıldı. Burada vurgu sınıfsal köken yerine milliyete yapılınca, sorunlar ve aranan çözümler de milliyet esaslı olarak ortaya çıkıyor. Bu yaklaşımdan doğru sonuçların çıkması mümkün değildir. Halbuki; dün olduğu gibi bugün de bütün sorunların ana kaynağını Türkiye kökenli göçmenlerin içinde bulunduğu ekonomik-sosyal koşullar oluşturuyor ve bunlara bu temelde yaklaşılmadığı, çözümler getirilmediği sürece gerçek anlamda çözümler bulunmayacaktır.
Bu nedenle, hem Alman hem de Türkiye devletinin işi daha çok nostaljik boyuta indirgemeleri, yaşanan hukuksal, sosyal sorunlara çözüm bulma, uyum sürecini hızlandırma niyetinde olmadıklarını gösteriyor. Dolayısıyla “50. yıl” kendi politikalarına dolgu malzemesi yapmalarından öteye geçmedi. Bütün sorunlara ve engellere rağmen gelinen en zor zamanlarda bile Türkiyeli ve Alman emekçilerin dostluğu, kardeşliği bozulmamış aksine galip gelmiştir. Çünkü, hem göç eden Türkiye kökeniler; nesiller vererek, küçümsenmeyecek bir değişimden geçtiler, hem de Alman emekçileri bu yarım asırlık süre içinde çok şeyler öğrendi.
Zira; 50. yıl dolayısıyla Almanya’nın en çok satan gazete ve dergilerinde yer alan analizlerde de, “misafir işçilerin” göçüyle birlikte “Almanya’nın yeni Almanya” olduğu gerçeği kabul ediliyor. Türkiyeli göçmenlerin olmadığı bir Almanya’yı düşünmek artık mümkün değildir.