Türkiye günün yaşam, teknoloji koşullarında en son büyük deprem dersini 17 Ağustos 1999’da almıştı. 7.4 büyüklüğündeki bir depremle, yakın yılların dünyada örneği görülmeyecek kayıplarını yaşamıştık... Resmi verilerle 17 bin 480 ölü, 43 bin 953 yaralı, 133 bin 643 bina yıkımı, 600 bin evsizle yüz yüze kalmıştık... Yasal devlet, afet bölgesi yükümlülüklerinden sıyırmak adına resmi istatistikler üzerinde oynandığından, gerçek ölü sayısının 50 binlere, yaralı sayısının 100 binlere çıktığı deprem sonrası, bölgenin terki ile verilerin kolayca kanıtlanamaz olduğu söylentilerine toplum inandırılmıştı... Bu depremin ardından gelen, artçı depremler kadar yıkıcı büyük ekonomik kriz de yüklenince, Ecevit başkanlığındanki koalisyon iktidarından öte, iktidardaki partilerin tümü için seçim yıkımını da getirmişti...
Sonraki yıllarda dünyada birçok örneği yaşanan, birkaç puan üstü, yıkım gücü her puan artışında katları ile ağırlaşan şiddetteki depremlerde ölü-yaralı-yıkılan bina sayılarının Türkiye’den az olması ile utanmanın ötesinde, depreme dayanıksız binaları yapma suçu, cinayetlerinden utancın ötesinde hesap vermemiz, hesaplaşmamız gerekirken, gözlerimizi yumup kulaklarımızı tıkamayı yeğledik... Göreceli bizden yoksul, bilimsel teknolojik gelişmişlikte birikimsiz ülkeler depreme dayanıklı binalara sahip olma, bu anlamda cinayet işlememe konusunda bize göre hep daha yüksek not alıp aklandılar... En son Japonya bizim için yüz kızartıcı, çok çarpıcı örnekti; deprem cinayetlerine karşı önlem almada başı çeken ülkede, bizimkinden çok daha büyük şiddetteki depremde yıkılan bina, ölen, yaralanan olmamıştı. Onlar da tsunamiyi öngörememiş, önlemlerini alamamışlardı. Bir de nükleer santralın siyaseten getirisi ağır basmış olmalı; bile bile lades demişlerdi. Siyasi sorumluları bunun bedelini hemen ödediler bile...
Çağında yapılaşma koşullarında en düşük şiddetteki depremde en yüksek can kaybı, yaralı, bina yıkımı suçunu işlemiş ülke olarak 17 Ağustos 1999’dan gereken dersleri çıkarmış olmalıydık, değil mi? Bina yıkımı, deprem cinayeti sorumluluğu ile hesaplaşmayı denemeye kalmadık ki ders çıkarmış olalım? En uzun hapis yatmış, yakın tarihte serbest kalan müteahhidin hapishane çıkış kapısındaki söyledikleri çok taze, kulaklarımda: “Beni günah keçisi olarak tek başına kurban ettiler.” Yakınması tabii ki çok haklıydı. Bilime aykırı olarak verilen ruhsatlardan gelir payı almak üzere suç işleyen belediyelerin yönetimlerinden, bina dayanıklılığında bilimsel verileri yok sayan, malzeme çalıp kâr etmeyi yeğleyen, çoğunluk kaçak yapılaşmaya uzanan halkada ortak cinayetlerin ortak suçluları o kadar kalabalıktı ki... Siyaseten hesaplaşmaktan ödümüz koptu diyelim... Katmerli cinayet suçluluğu anlamına gelen bugünkü tabloyu yaratmaya ne demeli?
* * *






