Aşırı sömürülen, aşırı sömürülürken örgütsüz ve işsiz kalan, çalıştırılırken en fazla öldürülen işçiler bizim ülkemizde yaşıyorlar. Çünkü “iş kazalarında” Avrupa’da birinci, dünyada üçüncü durumdayız. Geçen yıl “iş kazalarında” –buna iş cinayetleri demek daha doğru olacak- 878 işçi yaşamını yitirdi. Açıkçası geçen yıl, aylık ortalama 73 işçi “iş kazasında” yaşamını kaybetti. Bu işçilerden 15’i ise 14 yaş altındaki çocuk işçilerdi.
İşçilerimiz OECD’nin –Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü- en fazla çalışan işçileri. İşçiler geçen yıl haftada ortalama 48 saat çalıştılar. Tabii bu rakamlar resmi verilere göre! Hollanda’da da bir işçi 30 saat, Almanya’da ise 35 saat çalıştı. Polonya ve Çek Cumhuriyeti’nde ise işçilerin haftalık ortalama çalışma süreleri ise 40 saat. OECD içinde Türkiye’ye en fazla yaklaşan ülke ise 44.5 saat ile Güney Kore. Büyük sermayenin ve Hükümetin “kendi Çin’imizi oluşturmalıyız” rüyası gerçekleşmiş durumda.
2013 yılı için asgari ücret birinci altı ay için 774 TL, ikinci 6 ay içinse 804.70 TL olarak belirlenmiştir. Türk-İş’in yaptığı son araştırmalara göre dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken sadece gıda harcaması tutarı (açlık sınırı) 1.019.72 liradır. Yani asgari ücret açlık sınırının altındadır ve aylık harcamalar sürekli yükselmektedir. Asgari ücretin altında çalışan milyonlarca işçinin olduğunu da unutmamak gerekiyor.
Geçtiğimiz günlerde patronun iflas dalaveresi nedeniyle hakları gasp edilen, ücret ve tazminat alacakları için direnişe geçen işçilerden olan ve Hayat TV’ye konuşan bir Feniş Aliminyum işçisi, “Başbakan üç çocuk istiyordu, 7 çocuk sahibiyim” diyerek isyanını ve protestosunu dile getiriyordu. Aslında Feniş işçileri milyonlarca işçinin durumunu ve çalışma koşullarını dile getiriyorlar. Aşırı sömürü, düşük ücret, en küçük bir bahanede haklarının gasp edilmesi, açlık ve yoksulluk içerisinde bir yaşam.
Bütün bu koşulların işçilerin sendikalaşma oranını yükselteceği düşünülebilir. Ama gerçek öyle değildir. Gerçek rakamlara dayalı sendikalı işçilerin sayısının 500 bin civarında olduğu ifade edilmektedir. Bunun nedeni işçilerin sendikalı olmak istememeleri değildir. Aksine işçiler bu yola başvurmakta, ancak sendikalaşmak için yola çıkan işçilerin karşısına devlet ve sermaye engeli dikilmektedir. Sendikalı olma hakkını kazanmak için çetin mücadelelerden geçmek gerekmektedir.
Peki ama sendika yönetimleri işçilerin çalışma ve yaşam koşullarını değiştirmek, onları sermaye ve Hükümet karşısına örgütlü bir sınıf olarak dikmek konusunda ciddi bir çaba içerisinde midir? Ne yazık ki bir kaç sendika yönetimini dışta tutarsak böyle genel bir çabanın olduğunu söyleyemeyiz. Sendika yönetimlerinin çoğunluğu Hükümetin ve sermayenin baskılarını püskürtecek bir mevzide olmadıkları gibi, sendikaları bütünüyle Hükümetin ve sermayenin etkisi altına alacak adımlara da teslim olmuş durumdadırlar.
Oysa işçilerin içinde bulundukları çalışma ve yaşam koşulları, sendikaların sermayenin ve Hükümetin saldırılarını püskürtmek için geniş bir zemine sahip olduklarını göstermektedir. Bunun için herhalde öncelikle yapılması gereken şey, yönlerini tabandaki milyonlarca işçiye çevirerek onlarla birleşecek bir yola girmeleridir. İşçilerin taleplerine kararlıca sahip çıkmak, onların mücadelesini örgütlemek ve yaygınlaştırmak, işçilerin bağımsız bir sınıf olarak mücadelelerinin ilerlemesinin önünü açmak. Aksi bir tutumun sendikaları zayıflattığı, işçiler karşısında prestijlerinin yitimine yol açtığı, işçi sınıfının örgütlü mücadelesine darbe vurduğu görülmüştür.
Ülkenin iç durumu, bölgedeki gelişmeler ortadadır. Bütün bu sorunların kat kat düğümlenmesi, çözülmez sorunlar olarak dağ gibi birikmesi bu ülkenin ve halkın kaderi değildir. Kendi sorunları ile yola çıkan güçlü bir işçi hareketi, hiç kuşkusuz mücadelesini geliştirecek, platformunu ilerletecek, ülkenin kangrenleşmiş tüm diğer sorunlarını da çözebilecek temel bir güç olacak, halk hareketinin sağlam bir omurgaya sahip olmasını sağlayabilecektir. Aşırı sömürünün, sayısız ölümün, örgütsüz bırakılmanın ülkenin bütün diğer sorunları ile güçlü bir ilişkisi vardır ve işçiler kendi kaderlerini kendi ellerine almadan, ülkenin diğer sorunları da demokrasi, eşitlik ve kardeşlik temelinde çözülemeyecektir.