Geçtiğimiz haftaki yazımda eğitimli kadının işgücü piyasalarında karşılaştığı güçlükleri, önlerine örülen duvarları ele almaya çalışmıştım. İşsizliğin eğitimli kadınlar açısından ne kadar yaygın bir hal aldığını sadece verilerle değil, yaşanan deneyimlerle de görmek mümkün. Stajyer hakim Didem Yaylalı’nın intiharı bu sürecin dışında değerlendirilemez. Didem, tayt giydiği, içki içtiği gerekçesi ile baskıya maruz kaldığını çevresindekilere sıklıkla ifade etmiş. Ancak yaşam tarzı müdahalesine de boyun eğmemiş. Bunun sonucunda sudan bahanelerle mesleğe ataması yapılmamış. Bunalıma sürüklenip hayatına son veren Didem, çalışma hayatında kadına yönelik ayrımcılığın, toplumsal baskının somut bir örneğidir. Anısı önünde saygı ile eğiliyorum.
Bir yandan Didem, genç, eğitimli ve muhafazakar yaşam tarzını reddeden bir kadın olarak bunalıma ve ölüme sürüklenirken, eş zamanlı olarak siyasal iktidarca kadına yönelik 3 çocuk baskısının bile yeterli görülmediğini öğrendik. SGK’nın ilk kadın başkanı Yadigar Gökalp İlhan, geçtiğimiz günlerde sosyal güvenliğin 2036’dan sonra zora girmemesi için 5 çocuk gerektiğini belirterek, “Başbakan Erdoğan’ın belirttiği 3 çocuk asgari. Bizim önümüzdeki yıllarda çalışacak genç nüfusa ihtiyacımız var” dedi. Bu sözler ile sadece SGK’yı şirket, yurttaşı prim geliri ve sermaye için ucuz işgücü arzı olarak gören bir algı dünyasına sahip olduğunu değil, aynı zamanda kadını çalışma hayatının dışına atmaya çalışan bir zihniyetin temsilcisi olduğunu gösterdi.
MALİYETLER TOPLUMUN ÜZERİNDE
2008 yılında Türkiye’de sosyal güvenlik sisteminin maliyetlerinin, emeklilik yaşının artırılması, prim sürelerinin uzatılması, sağlık sisteminin ticarileştirilmesi üzerinden toplumun üzerine yıkıldığını, eş zamanlı olarak sermaye kesimlerine yapılan prim indirimi ile derdin kamu kaynaklarının kullanımındaki tercihlerle ilgili olduğunu gördük. Bu düzenleme ile hükümet, sosyal güvenlik primi işveren payının 5 puanlık bölümünü bütçeden karşılama konusundaki hevesini ortaya koydu. Uygulama ile milyarlarca liralık kaynak her yıl devletin kasasından işverenler adına SGK’ya aktarıldı.
SGK Başkanı İlhan, emeklilik yaşının 65 yaşa yükseltilmesi, prim sürelerinin uzatılması, Genel Sağlık Sigortası ile insanların durduk yere borçlandırılması gibi “tedbirlerle” 2036 yılına kadar bir sorunun olmadığını öngörüyor. Şimdiden 26 yıl sonrasını kurtarmaya heveslenmiş, daha çok çalışacak işgücü istiyor. Bu işgücü zamanı geldiğinde, iş cinayetlerinde “güzel ölecek” mutlaka. Kadınlara da bu süreçte çocuk doğurmak dışında bir yaşam hakkı yok. Kadın zaten evinde olmalı değil mi?
Kendisi söylediklerini ne kadar inanıyor bilmiyorum. Ama gerçek düşüncesi bu ise kendisine bir takım hususları ifade etmek gerekiyor.
İSTİHDAM YAPISI SORUNLU
Öncelikle Türkiye ekonomisinin temel sorunlarından birini istihdam yapısının sağlıklı bir zemine oturmaması oluşturuyor. Çalışabilir çağdaki nüfusun yaklaşık yarısı doğrudan bir ekonomik faaliyete katılmıyor, yani çalışma hayatının içinde yer almıyor. Bunların önemli bir kısmını kadınlar oluşturuyor. Oysa yaşlı, çocuk ve hasta bakımı, evin bakım ve onarımı, çamaşır, bulaşık ve temizlik gibi faaliyetlerin hepsinin bir ekonomik karşılığı var. Bu karşılıklar ev içinde ekonomik dolaşıma giremeyen faaliyetler olarak görünmez kılınıyor. Burada özellikle bu işleri üstlenen ve bu nedenle çalışma hayatının dışına itilen kadınların emeğinin yok sayıldığını söylemek gerek.
Kadınların çalışma hayatının dışına itilmesinin elbette ki ciddi ekonomik sonuçları var. Bunlardan en kritik olanı sosyal güvenlik sisteminin tıkanmasıdır. TÜİK Hanehalkı İşgücü Anketi Mayıs 2013 dönemi sonuçlarına göre Türkiye için işgücüne katılım oranı %51,6 düzeyindedir. Avrupa Birliği ülkeleri için EUROSTAT 2011 yılı verilerine göre bu oran %71,2’dir. Türkiye’de işgücüne katılım oranının AB ortalaması seviyesine çıkmasının anlamı yaklaşık 11 milyon kişinin daha çalışma hayatına dahil olmasıdır.
ÇALIŞACAK OLAN ÇOK DA İŞ VAR MI?
Yani İlhan’ın ifade ettiği gibi çalışan sayısını artırmak için çocuk doğurmaya değil, tersine kadınları çalışma hayatına daha fazla dahil etmeye ihtiyaç var. Tabi niyet gerçekten sosyal güvenlik sisteminin bekası ise.
Bir başka gerçek ise Türkiye’de ücretlilerin sayısının, Avrupa Birliği ortalamasının çok altında kaldığıdır. Türkiye’de ücretlilerin oranı % 63 düzeyindeyken, bu oran AB 27 ortalamasında % 84 düzeyindedir.
Kabaca bir hesaplama yaparsak, Türkiye’de işgücüne katılım ve ücretlilerin oranı AB düzeyinde olsaydı ve işsiz sayımız aynı düzeyde kalsaydı, ücretli sayımız 31 milyon ile yaklaşık 2 katına çıkar ve bununla birlikte prim geliri de ikiye katlanırdı. Buna bir de her 5 ücretliden birinin kayıtdışı olduğu gerçeğini ilave edersek, asıl sorunun ne olduğu ortaya çıkar.
Bu veriler üzerinden şunu sormak da mümkün: “Ücretli olarak çalışma hayatına girmek isteyenlerin sayısı iki katına çıkarsa yaklaşık 10 milyon yeni kişiye iş nerede?”. Onu da 5 çocuk yapın diyenlere sormalı. Sihirli bir formülleri olmalı.
Eğitim, sağlık, insan onuruna yakışır iş olanakları, sağlıklı konutlar ve sağlıklı bir çevrede yaşama olanakları mı? 5 çocuk yapın diyenin derdinin bu olmadığını anlamadın mı arkadaş?
Sorun belli, hedefler yanlış, niyet gün gibi ortada.