Tuzla neyin sembolü oldu? - Nevra Akdemir / Aslı Odman

Tuzla, vermeden almanın bir tek Allah"a mahsus olduğunu, nitelikli işçi isteniyorsa nitelikli çalışma koşullarının yaratılması gerektiğini hatırlatıyor. İşçilerin "köylü, eğitimsiz" diye damgalanmalarına inanan çok kalmadı

Yarın Tuzla Tersaneler Bölgesi’nde Limter-İş Sendikası’nın çağrısı ile fiili greve gidiliyor. Tuzla’nın sırf ‘Tuzla’ olmaktan çıktığı, uzun zamandır görünür olmayanların görünür ve konuşulabilir olduğu bir ‘sahneye’ dönüştüğü zamanlardan geçiyoruz. Bu ‘oyunda’ neleri görüyor, hatırlıyoruz?
 
Tuzla, ağırlıklı olarak devlet-merkezli düşünen ve eleştiren sol muhalefete, çalışma ilişkilerindeki çelişkilerde asıl çözüm muhatabının devlet değil, işveren ve işçi örgütlenmeleri olduğunu hatırlıyor. Senede birkaç iş teftişi ve altı günlük kapatmalarla, yeni tersane tahsisleriyle, belediyenin taşıma projeleriyle, hayatı bugün kurtulacak bir işçinin hayatının kurtulmadığı aşikâr bir hale geldi. İşçiler göz göre göre ölmeye devam ediyor. Toplumsal bir mutabakat metni sayılabilecek devlet tarafından güvenceye alınan iş kanunu ve yönetmeliklerde, işyeri güvenliğini sağlaması gereken işverendir. Limter-İş Sendikası’nın grev için öne sürdüğü taleplerin tamamı da dayanağını buradan alıyor. Devletten talep edilen ise, yasaların uygulanmasını sağlamak. Bu talebin gerçekleşmesi bile önemli ölçüde, Tuzla Tersaneler Bölgesi için yaşam hakkını savunmaya denk düşüyor. Yıllardır Tuzla Tersaneler Bölgesi’ndeki bin parçaya bölünmüş taşeron işletmelerde örgütlenmeye çalışan, bu arada sosyal güvenlik kurumlarının ve ilgili bakanlıkların elinde olmayan gizli kalmış iş kazalarının listesini tutan, bu kazaları ve meslek hastalıklarını görünür kılmaya çalışan, daha da ötesi, iş kazalarının bir daha yaşanmaması için mücadele yürüten Limter-İş Sendikası, herkese çözüm muhatabı olarak unutturulan işçi sınıfını hatırlatıyor.
 
Başka tür devlet
Tuzla, insan hayatının ‘çalışmak’ ve ‘yaşamak’, ‘üretmek’ ve ‘tüketmek’ diye ikiye bölünemeyeceğini hatırlatıyor. Evet, sendikanın ilk mücadele hattı, üretim alanında çalışma koşullarının iyileştirilmesi. Fakat yaşamak ve çalışmanın birbirinden ayrılamadığını, o en gerçek anda, iş kazasında, ‘işçinin ölümünde’ görüyoruz. Tuzla’da üretimin ritmi, insanın sosyal ve biyolojik varlığına kasteden bir sınıra dayandı. Bu alanda sendikanın ikinci mücadele hattı ister istemez yaşam alanına ilişkin taleplerlerden oluşuyor: Ölmeden çalışabilme hakkı, dinlenme hakkı, ücretli tatil hakkı, çay molası hakkı, insanca evlerde yaşama hakkı, ‘önünü görebilme’ hakkı... Tuzla’daki sendikal mücadelenin bu kadar büyük bir kamuoyu desteği almasının nedeni, Limter-İş’in emeğiyle geçinen herkesin paylaştığı bu basit ve asli talepleridir. Çalışma saatleri uzatılan doktorların, senelik anlaşmalarla çalıştırılan eğitimcilerin, call-center’larda veya güvenlikçi kabinlerinde ‘belirsiz süreli anlaşmalarla’ uzun saatler oturan gençlerin, TOKİ inşaatlarında kuşlar gibi ölen göçmen işçilerindir bu talep. Aynı zamanda ‘corporate identity’ cenderesi altında iş arkadaşı ile yarıştırılan, fazla mesaiye ‘kendi işine sahip çıkar gibi sahip çıkan’ stresli banka yöneticisinin de... Eskiden ‘milli kalkınma’, şimdi ‘ekonomik istikrar ve büyüme’ye yapılan güzellemelerin insanın sınırına çarptığı yeri hatırlatıyor Tuzla.
 
Tuzla, devletin artık başka bir türlü devlet olduğunu hatırlatıyor. ‘Tuzla’da devlet yok!’ dendi. Tuzla’da devlet var! Tersaneler devletle iç içe. Tersane sahipleri ve armatörler milletvekili; tersaneler askeri ihaleler, devletten envai çeşit teşvik alıyor. İş kazalarına tepkiler olduğunda kolluk gücüyle bunlar bastırılıyor; tersane sahibi, taşeron firma üzerine aldığı işi geciktirdiğinde sözleşmeden doğan tazminatları hukuk aracılığıyla hızla alıyor. Tuzla’da girişimci liberal-muhafazakâr devlet tüm işlevleriyle varlık gösteriyor. Özel-kamu yepyeni bir form yaratmak üzere birbirine karışıyor.
 
Tuzla, sınıf sendikacılığı yapınca ‘bölücü’ diye damgalanmaya çalışan sendikanın örgütlemeye çalıştığı işçilerin, bizzat işverenler tarafından binbir taşeron işletmeye bölünmüş olduğunu da hatırlatıyor. 1980’li yılların ortalarında, tersanecilik sektörünün büyük aktörlerinin (armatör ve tersaneciler) kendi krizlerini çözmek için Güney Kore’den esinlenerek yarattığı bu ilişki, şimdi yeni bir krizin nedeni olarak karşılarında duruyor. Tersanelerin, emek maliyetlerini düşürmelerinin, dünyada rekabet edebilmek için ürünlerinin ve hizmetlerinin fiyatını düşürmelerinin bir yolu olarak taşeronluk sistemini kullandıklarını görüyoruz. Taşeronluk sisteminin iş kazalarının önemli bir tetikleyicisi olduğu saptamasını yaparken (2000’den beri ölen 98 işçiden sadece ikisi kadrolu işçidir), her zaman asıl karar vericileri işaret etmek gerekiyor. Çoğu zaman seri ölümlerin sebebi, taşeronların vicdansızlığı ya da devletin vurdumduymazlığı arasında sıkıştırılırken, yasaların da işaret ettiği asıl sorumlular ve çözüm muhatapları gözden kaçıyor.
 
Artık mümkün değil
Seri iş kazalarının artık bu sistemi 1980’lerde teşvik etmiş tersanecilerin de işlerini aksatacak yoğunluk ve görünürlüğe ulaştırdığı gözleniyor. Tuzla’da artık ‘her zamanki işlere’ devam etmek mümkün gözükmüyor. Asıl işin yüzde 90’ını yapan, ama asıl personel gözükmeyen taşeron işçilerinin öncüleri, asli haklarını talep etmeye başladılar.
Tuzla, vermeden almanın bir tek Allah’a mahsus olduğunu, nitelikli işçi isteniyorsa nitelikli çalışma koşullarının yaratılması gerektiğini hatırlatıyor. Geniş kamuoyunda işçilerin ‘köylü, göçmen, eğitimsiz’ diye damgalanmalarına ve iş kazalarından sorumlu tutulmalarına inanan çok kalmadı. Eğer iş kazalarının nedeni ‘eğitimsiz işçiler’ ise, neden 1960’lardan itibaren Almanya’ya göçen köylü-işçiler Tuzla’daki gibi ölüp ölüp düşmediler? Örgütlü, sendikalı, güvenlikli bir sanayi sistemi içerisinde işçinin eğitim düzeyi -ne kadar elitist tanımlanırsa tanımlansın- cana kasteden sonuçlar getirmemişti. Eğer, ‘eğitimsiz işçiler’ iş kazasına neden oluyorsa, o halde Tuzla’daki tersane sahipleri, neden eğitimli ağır sanayi işçisi bulunmayan Yalova-Altınova, Samsun-Terme, Ordu-Ünye, Çanakkale-Biga gibi yerlerde yatırım yapıyor?
 
Tekrarlamak pahasına yeniden söylemeli: Nitelikli işçi, nitelikli çalışma koşullarında oluşur. Ancak, kazaların üstünü örten değil, analizini yapıp şeffafça sektör ve kamuoyu ile paylaşan, kaza ve ölüm merkezli değil, koruma merkezli örgütlenen, iş güvenliği yatırımlarına kaynak ayıran, işçileri güvensiz çalışma koşullarına, taşeronun vicdanına terk etmeyen, çalışma sürelerini insani ve yasal sınırlarda tutmayı sağlayan, sigortalarının tam yatırılmasını ve emeklilik, iş güvenliği ve diğer sosyal haklarını güvenceye alan işveren, nitelikli çalışma koşullarının yaratılmasını sağlamaya başladı.
 
Tuzla’daki seri ölümlere dair oluşan hassasiyet, yeni tersane alanlarının tahsisi, Tuzla’da birleşmelerin teşviki, devletin ‘işçi eğitim masraflarını’ üstlenmesi gibi, işverenlerin devletten birikmiş taleplerini tekrar masaya getirmek için kullanılıp unutulacak bir hassasiyet değildir. Tuzla’da kendi derdini görmüşlerin, birikmiş dertlerinden oluşan bir hassasiyettir. Tuzla sahnesinde, daha önemli, daha asli ve doğrudan ‘yaşam hakkını’ ilgilendiren birikmiş ve bastırılmış insani talepler, artık tekrar kulise itelenemeyecek kadar, öne çıktı. Tuzla, siyasetin gündem ve öncelik belirlemek olduğunu hatırlatıyor.
 
NEVRA AKDEMİR / ASLI ODMAN: Türkiye Sınıf Araştırmaları Merkezi (TÜSAM) Araştırmacısı, İstanbul Bilgi Üni.

15 Haziran 2008 / Radikal 2