Asker ya da sandık... - M. Ender Öndeş

Hepsi bu kadar mı?

Şu “tartışma programı” denen şeyleri, hala heyecanla izleyen var mı? İzleyip de zerre kadar zeka belirtisine rastlayan var mı? Programcıların işleri ne kadar da zor hakikaten. Koca Gezi Parkı olayları sırasında, ana akım medyasındaki tek bir programda “harbiden” bir Gezi eylemcisini gördünüz mü ekranda? Ya da iş yasası filan tartışılsa mesela, bir taşeron işçisini oralarda görebilir miyiz?

Hakikaten zor iş. Program yapıcısı X örneğin, bu hafta için Y konusunu saptıyor tamam, ama sonrası, yani kimin çağrılacağı meselesi tam bir sıkıntı. Bilmemne üniversitesinin çakma rektörü tamam, bilmemne gazetesinin tepeden inme yayın yönetmeni de tamam, bir de başbakan danışmanı koyuyoruz yanına; ama bu kadarla da tartışma olmuyor ki. O zaman barometre, termometre, vs. çalışıyor işte. “Dönemin ruhu” dedikleri şey... “A’yı çağıralım mı? Yok yok, o olmaz. O zaman B olsun. Eh hadi bari onu çağıralım, vs. vs...” Sonunda bir uzlaşma ve rahatlama...

Şimdilerde bir Mısır ve “sandık” geyiği sürüyor. Temiz iş. Çünkü her şey açık görünüyor: Bildiğin cunta! Ülkeyi yönetemez hale gelmiş bir iktidar ile şekilsiz, hedefleri belirsiz milyonlar karşı karşıya dururken, muhtemelen kırmızı telefonlar çalışıyor ve memleketin ucu açık, belirsiz bir kaosa doğru gitmesinin önüne geçmek için durumdan vazife çıkıyor. Sonuçta, aslında gerçek darbe, halkın iradesine karşı yapılıyor.

Bütün bunlar tartışılacak ve öyle görünüyor ki Ortadoğu’nun yeni nizamına da damgasını vuracak gibi görünüyor.

Ama bir de işin hokkabazlıkla ilgili yanı var.

Olayların kargaşası içinde AKP dalkavuğu yazarların ve mahalle ajitatörlerinin yıllardır üzerimize püskürttükleri bir demagoji zirve yapıyor. Anahtar sözcük ise: Sandık!

Seçileni sevmemiz gerekiyor seçenden ötürü!

Çünkü demokrasi, 4-5 yılda bir elimizi sokup taşları seçtiğimiz bir tombala torbasıdır; ne çıkarsa bahtına! Birinci çinko! İkinci çinko! Tombala!

Peki arada ne olacak?

Mesela, vatandaşın deresine, suyuna, ormanına sen istediğin gibi el koyarsan, ne yapacak insanlar?

Mesela, çalışma (ya da kölelik) yasaları Meclis’te görüşülürken konunun doğrudan muhatabı olan emekçiler ne yapacak?

Mesela, kürtaj ya da başka bir konuda kıllı bıyıklı herifler oturup kadın bedeni üzerine kararlar alırken, kadınlar kanaviçe işlemeye ve reçel kavanozlarını temizlemeye devam mı etmelidirler?

Mesela, vatandaşın gasp edilmiş toprağı üzerine karakol üzerine karakol yapılmaya devam ediliyorsa; insanlar helali hoş olsun, gel bi tane de benim köyün tam ortasına yap mı demelidirler?

Ya da mesela “Tamam, çocuklarımızı bombalayıp öldürdün, hesap da vermiyorsun ama ne yapalım, sen ‘seçilmiş’ adamsın, boynumuz kıldan incedir” denilebilir mi?

Demezsek ne olur peki?

Dememekle kalmayıp sokaklara çıkarsak ne olur?

Sokaklara çıkıp kafamıza gaz kapsülü, hatta mermi yer ve sinirlenirsek ne olur?

Bi defa demokratik olmaz!

İkincisi, maazzallah darbeciler pusudan çıkar!

Patladın mı güzel kardeşim; bekle! Ortaya tombala, pardon sandık gelsin, ne diyeceksen de, kim senin elini tutuyor?

Adam bir defa seçilmiş!

Seçilmiş olan nerede değiştirilir?

Seçildiği yerde; sandıkta!

Başka yerde olmaz mı? Olmaz! Olur da demokratik olmaz!

Önce bir ilke sorusu: Rıza Şah Pehlevi’nin, Ferdinand Marcos’un, Batista’nın, Diem’in, Somoza’nın devrilmesi demokratik hareketler miydi değil miydi? İktidarlar, sokaklardan, dağlardan, ormanlardan gelenler tarafından da değiştirilebilir mi değiştirilemez mi?

Tamam ama onlar seçilmiş değillerdi. Evet, doğru, değillerdi.

Ama bir dakika; liseli öğrenciler Paris sokaklarını ateşe verirken iktidarda kim vardı? Askeri darbeyle başa gelmiş General Sarkozy mi?

Geçen yıl Atina caddeleri barikattan geçilmezken kim vardı Yunanistan’da? Albaylar Cuntası mı?

2002’de işsizler ve halk tarafından kuşatılan Başkanlık Sarayı’nın arka kapısından hırsızlar gibi tüyen Arjantin Cumhurbaşkanı Fernando De la Rua, yüzde 48’le sandıkları fethetmemiş miydi?

Keşke bir zaman makinesiyle 1917 Şubatı’na gidip Konda’ya bir anket yaptırma şansımız olsaydı; “Çarlık ortadan kaldırılsın” diyenlerin oranı yüzde 20-30’dan bir puan fazla çıkar mıydı çok merak ediyorum. Kolombiya kasabı Urribe’nin oy oranını hatırlayan var mı bu arada? Unutanlar için not düşelim: Yüzde 62!

Yüzde şu kadardan azı gitsin evinde otursun. İyi! Oturmazsa ne olur? Darbeciler çıkar ortaya. Bu nasıl bir dünyadır ki katırdan kurtulsan satır doğruyor! Hükümet sokakta devrilmez! Neden devrilmez? Sokak ne için var o zaman? Sizin sokak dediğiniz koyun ağılı filan mıdır?

Asıl mesele şu: Biz, katırlarla satırlarla ve rakamlarla mı ilgiliyiz, insanlarla mı?

Sokakların meşruiyeti de enerjisi de, hiçbir zaman rakamlarla ölçülemedi şimdiye dek; bundan sonra da ölçülemeyecek.