Hrant Dink’in anısına düzenlenen atölye çalışmalarının son gününün son panelini Tuzla’ya ayırmanın bir nedeninden çok, bir kaç ufak hikayesi var. Bu hikayeler anlatılırken, nedenlerini de doğurmuşlar…
En ‘güncel’ olandan başlarsak; bu atölye çalışmasını düzenleyen meslektaşlarımızın çalıştığı üniversitenin ana kampüsünün kurulmuş olduğu ilçedir Tuzla. Muhtemelen ne öğretim görevlililerinin, ne de öğrencilerinin çoğunun, bu üniversitede çalışmaya veya okumaya başlamadan Tuzla ile -içinden geçip gitmek dışında- bir bağları yoktu. İstanbul’u bir ucundan diğer ucuna ikiye bölen E5 ve TEM çevreyolları, sırf ilçeleri değil, çoğu zaman sosyal dünyaları da ikiye bölerler. Kampüsün yer seçiminde, adı üstünde trans-avrupa çevreyoluna, yani TEM’e yakın olması önemli olmuştur muhakkak. Zira TEM, İstanbul’un içinden geçip gitme mekânları, trans-mekânlar yaratır. İş ve eğitim bağları öğrenci ve öğretim görevlilerini, seçimi çok başka ölçeklerde yapılmış, trans-mekânları aşıp oluşan, bu kampüs beldesine getirdi. Yalnızca üniversitenin temizlik, güvenlik, yemekhane işlerinde çalışan işçiler bu civarlarda oturuyorlardı. Böylece bu civar ile en organik bağı olan işçiler, bu yeni yaratılan ünversite mekânının sosyal hiyerarşisine en aşağıdan dâhil oluyorlardı. Bugün bile Sabancı Üniversitesi’nin kurulu olduğu Orhanlı / Tuzla Kampüs’ünü ‘şehre’ bağlayan ağlar üniversitenin ‘zihin haritasının’ içinde Tuzla merkezinin doğrudan bir yeri olmadığını gösteriyor. Tuzla’nın içinden değil de çevreyollarından geçen servisler, Sabiha Gökçen Havaalanı’na, Üsküdar’a, Carrefour üzerinden Kadıköy’e, 4. Levent üzerinden Taksim’e, lojmanların bulunduğu Mutlukent sitesine, her gün bir kere Bakırköy’e, Göksu evleri üzerinden Anadolu Hisarı’na ve yalnızca Cuma aksamüstleri bir kere İzmit’e varıyor. Servisler, bu semtlerden Orhanlı Kampüsü’ne ‘amaçları belli’, spontaneliğe çok yerleri olmayan öğrenci, öğretim görevlisi ve misafirleri taşıyorlar.
Fakat kampüsün ‘tesadüfen’ Tuzla’da olması, Hrant Dink anısına yapılan, yani Hrant Dink’in dinlemek, biraraya getirmek, tartışmak isteyeceği konuları biraraya getiren atölye çalışmalarına, ufak ama belirleyici bir anlam katıyor bence. Atölye çalışmalarının ana konusu ‘göçler’. Üç gündür, insanların mekânlarını yaratmalarının ve biraraya gelmelerinin en zorlu formlarından biri olan, çoğu zaman göçmenler ile yerliler arasında mekânsal yakınlık yaratmakla beraber, büyük bir sosyal ve belleksel bir mesafe de yaratan ‘göçü’ konuşuyoruz. Üç gündür, göçerliği bir öz karar değil de, bir kader gibi yaşamışların hem ‘memleketi’ hem de ‘gurbeti’ yaratmalarından bahsediyoruz.
Hrant Dink, Malatya’dan çıkıp Gedikpaşa Ermeni Protestan Kilisesi’nin Yetimhanesi’ne göçmeyi bir kader gibi yaşamış olmalı diye düşünürüm. Fakat 1962 senesinde, sekiz yaşındayken, bu kilisenin Vakfı’nın, o zamanlar el değmemiş Tuzla’da çocuklarla el ele kurduğu yaz kampını yaşama tarzı ise, onun hayatında bir öz karar olmuştur diye düşünürüm hep. Ve çocuk Hrant’ın ‘İstanbul haritasını’ okumaya çalışırım şu satırlarında:
‘Aldılar bir sabah biz 13 çocuğu…Gedikpaşa’dan yürüyerek Sirkeci’ye…Oradan vapurla Haydarpaşa’ya…Haydarpaşa’dan trenle Tuzla İstasyonu’na…İstasyondan da bir saat yürüyerek göl ile denizi kenarlayan geniş, uçsuz bucaksız düz bir araziye götürdüler. O zamanın Tuzla’sı bugünkü gibi zenginlerin ve bürokratların villalarıyla dolu bir mekân değil. İnce kumlu, bâkir bir deniz kenarı ve denizden kopma bir göl parçası. Uçsuz bucaksız arazide bir iki ev, tek tük incir ve zeytin ağaçları ve hendek kenarlarında serpilmiş dikenli böğürtlen çalıları…
Hrant ve onun arkadaşlarının ilk seferinde ellerinden tutulup ‘götürüldükleri’ Tuzla, sonra Hrant’ı Hrant yapan aşk, emek, diğerkâmlık, dirayet ve sohbetin ilmeklerinin örüldüğü hayırlı bir mekân haline geliyor diye düşünürüm hep:
‘Sekiz yaşımda gittim Tuzla’ya….Üç yıl şafak vakti kalkıp, gece yarılarına dek çalışarak kamp binasını tamamladık. En kısa boylularımızdan biri olan ‘Kütük’ bir başına çimento torbasını kucaklayıp çatıya kadar çıkarabiliyordu. Geceleri yorgunluktan altımıza işerdik…Tam 20 yıl oraya emek verdim. Eşim Rakel’i orada tanıdım. Birlikte büyüdük. Orada evlendik. Çocuklarımız orada doğdu…Ama bir gün elimize bir mahkeme kağıdı tutturdular…Bizi, yarattığımız uygarlığımızdan attılar…Orada yetişmiş bin beş yüz çocuğun emeğini gasp ettiler..Ve artık bizim yarattığımız ‘Tuzla Yoksul Çocuk Kampı’mız, bizim ‘Atlantis Uygarlığımız’ şimdi bir harabe…’(1)
Hrant Dink’in biraraya getirmek isteyeceği göç hikayelerini Tuzla’da dinlemek, Hrant Dink’in anısına yapılan bu atölye çalışmasını Tuzla’da gerçekleştirmek -bu ‘ulvi tesadüf’ diyelim- işte bu yüzden de önemli ve sahip çıkılası…Karin Karakaşlı’nın fısıldadığı gibi ‘lal zamanları söze nadas kılan bağ adam’ın’ (2)acı dili dramatik değil, epik idi, o bir hikaye anlatıcısı idi. Hrant Dink’in, hikayeleri kutuplaştırmayıcı, duyguları yarıştırmayıcı, düşman yaratmayıcı, acıları ne müzeleştirici, ne de kovuşturucu dili; ortak dertte, bugünde, bu mekânda birleştirici ruhu ve bedeninin şekillendiği yerlerden biri Tuzla. Mekânların belleği vardır ve onu okumak isteyenlere kapılarını açarlar.
Tuzla Ermeni Yetimhane’sine el koyuldu. Bugün metruk bir bina. Binanın şimdi metruk olması, orada yaratılan belleği silmiş mi? Tuzla’daki Kamp Armen’de büyümüş çocuklar bu sene 27 Nisan’da Almanya’dan, İstanbul’dan, İsviçre’den gelip eski hanelerini görmek için Tuzla’ya yola koyulmuşlar. Yazmışlar ki:
‘Kamp Armen çocuklara paylaşmayı ve dayanışmayı öğretmişti. Otobüste kafileyle yol alırken, Tuzla’nın ölüm kokan tersanelerinde durup bir eylem yapma fikrinin doğması tam da bu ruhun bir yansımasıydı..’
Garabet Örünöz şöyle demiş sonra :
‘Bizim evimizin adı da Kamp Armen’dir. Ben yaşama sanatını burada öğrendim…Üç önemli ders çıkardım burada geçirdiğim günlerden. Alın terine saygı göstermeyi, ‘sizleri seviyorum’ demeyi ve en sonunda kaybetmeyi burada öğrendim.’(3)
Garabet’in ‘evi’ Tuzla Ermeni Yetimhanesi’ne el koyulduğu 1983 senesi, aynı zamanda yirmibeş sene sonra, inip de önünde eylem yapmayı konuştukları Tuzla Tersaneler Bölgesi’nin kuruluşunun başlangıcıdır. Azınlık vakıf mallarına el koymayı kolaylaştıran darbe rejimi, milli istikrar ve kalkınmaya dayandırmaktadır politikalarını. ‘İstikrarın millisi’, yüzlerce çocuğun yetimhanenin kuruluşu ve yeşermesindeki gönüllü emeğini gasp ederken, ‘kalkınmanın millisi’ ve ‘dünyaya açık olanı da’, hemen yanıbaşında yeni bir ‘emek havzası’ oluşturmaktadır. Piyasa şartlarında emek ne kadar gönüllüdür, ekmek kapısına iktisadi göç tabir edilen göç ne kadar özgürdür, onu takdir etmek ayrı ayrı kalmış herkese. Şu anda ‘Türk ekonomik büyümesinin’ yıldızlarından diye tabir edilen gemi inşa sanayi, Haliç’teki ufak çekek yerlerinden, bu büyük havzaya Belediye Başkanı Dalan zamanında kaydırılmış, gerçek anlamıyla bir sanayi haline gelmiş, binlerce esnek taşeron işletme yaratmış, Anadolu’nun tam anlamıyla dört bir yanından göçmen işçileri de kendine çekmeye başlamıştır: Samsun, Giresun, Kastamonu, Rize, Trabzon, Yozgat, Sivas, Tokat, Bolu, İzmit, Kahramanmaraş, Malatya, Elazığ, Ağrı, Diyarbakır, Batman, Hakkari….Bugün Tersaneler Bölgesi’nde memleketlisini bulamayacak Türkiyeli yoktur. Fakat tersane işçilerinin İstanbul haritaları Kartal’dan Gebze’ye bir daire içinde takılı kalır. Ortasından Haydarpaşa-Gebze banliyö tren hattı geçer. İmparatorların taaa Bağdat’a uzanacak olarak uzun menzilli emperyal bir hat olarak düşündüğü trenyolu, bugün Kartal-Gebze hattında tersanelere, sanayi bölgelerine işçileri taşır. Üniversitenin servisleri tren hattının yakınından geçmez. Hemen onun yakınındaki çevreyollarının içinden geçip gider. Sosyal mesafe mekânsal yakınlığa galebe çalar, deneyimleri yan yana düşürmeyi ve düşünmeyi zorlaştırır.
Bu işçiler; içlerinden daha erken bir zamanda İstanbul’a göç edenleri daha rahat şartlar altında barınmış, biraz daha vasıflı ve daha iyi kazanıyor olsa da; gemi inşa sanayinin güvencesiz, iş güvenliksiz ve insan hayatını öncelemeyen büyümesi içerisinde, esnek çalışma koşullarında ve ölümlü iş kazalarında ortaklaşmışlar. Haziran 2007’den bugüne tersanelerde ard arda 26 işçi, önlenebilir iş kazalarında hayatını kaybetmiş. Tuzla geçen sene Eylül ayından itibaren –yerel yönetimlerce yaratılmak istenilenin tersine tersine, tersaneleriyle ‘tersinden’ bir marka olmuştur: Türk ekonomisinin dünya piyasalarında rekabet edebilirliğinin sağlanması için, Türkiye çapında esnek ve güvencesiz çalıştırılan işçilerin çalışma koşullarının alamet-i farikası olmuştur. Tekstil sektöründe kayıtdışı çalıştırılan 2,5 milyon, çoğu kadın işçinin, büyük dünya markalarının üretildiği fakat sendikalaşmayı işten çıkarmayla karşılayan işverenlerin gücüne karşı direnişin, kamyonlarla taşınıp, hasat yollarında canını bırakan mevsimlik tarım işçilerinin, eli boğazında, günü birlik yaşamak zorunda kalan milyonlarca emekçinin altında konuşulduğu bir başlık, bir çatı, bir çerçeve haline gelmiştir. Tuzla, bu yanıyla sırf Tuzla ilçesi olmaktan çıkmıştır. Tuzla, bu yanıyla bu ilçede yapılan formula 1 yarışının da, Belediye’nin ‘İstanbul Tuzla’da başlar’’ sloganının da, beş organize sanayii bölgeli ilçeye biçilen ‘palmiyeli ekolojik diriliş fantezilerinin’ de sağladığından daha çok görünür olmuştur. Hatta Tuzla’yı bilmeyenler, yalnızca içinde seri iş kazalarının ve onlara karşı sürekli eylemlerin gerçekleştiği kocaaaaman bir tersaneden ibaret sanabilirler.
Tuzla Tersanelerindeki esnek ve güvencesiz çalıştırmadan ileri gelen seri iş kazaları, ne adli bir vakadır, ne de istisnai. Biraz sonra söz alacak Limter-İş Sendikası’ndan arkadaşların ‘yaşam hakkı’ eksenindeki mücadelesi sendikaların, meslek odalarının, üniversitelerin, demokratik kitle örgütlerinin desteği ile Türkiye’ye mal olmaktadır. Limter-İş Sendikası’nın hazırlandığı 16 Haziran Tersaneler fiili genel grevi, bu kendisi küçük, onuru büyük sendikanın sözü olmaktan çıkmaktadır belki. Üniversite öğrencileri, daha dün ’16 Haziran’da Türkiye Tuzla olsun’ diye biraraya geldiler.
Ne olmaya başladı? Aynı Hrant Dink’de yaşadığımız, fakat ciddiyetini ancak iş işten geçtikten sonra anlayabildiğimiz ‘iç düşmanlaştırma’ adımları başladı. Bu sendikaya karşı ‘bölücü’ söylemi, buğusu odada yayılan nahoş bir esans gibi farkettirmeden yayılmaya başladı. Kendi sorununa sahip çıkamamış, sorumluluğunu kabul edemeyen sektörün ve devletin karar-vericileri, ucuzundan ‘dış mihraklar ve bölücüler’ sözlerini telaffuz etmeye başladılar. ‘Kürt, Türk, Çerkez, Laz, işçi, mühendis, hepimizin hayat hakkı sözkonusu, iş kazaları önlenebilir, kader değildir’ diyen Limter-İş Sendikası’nın aleyhine kullanılıyor bu sözler. ‘Analar dul, çocuklar yetim kalmasın’ diyen Limter-İş, işi hayatla birleştirmeye çalışıyor, hayatla derdi olanları biraraya getirecek genişlikte bir söz söylüyor.
Ne dedik, 1983’de Yetimhane’ye el koyuyor devlet, 1984’de Dalan döneminde tersaneler Haliç’ten Tuzla’ya, devletin tahsis ettiği Tersaneler Bölgesi’ne taşınıyor. Bir yanda bir ‘çöküş’ hikâyesi, bir yanda bir ‘kuruluş hikâyesi’. Kimin için çöküş: Yetimhane’ye emek ve gönül vermiş yüzlerce çocuk için. Kimin için yükseliş, 1980 darbesinin gaspettiği sendikal ve sosyal hakların, düşmüş reel ücretlerin temizlediği zeminde yatırımlara başlayanlar için…
Bu günlerde ‘herkesin aynı gemide olmadığı’, üstü örtülemeyecek kadar ortaya çıktı. Tuzla, bu sene içinde ‘yaşam hakkı’ ekseninde oluşmuş onurlu ve önemli bir işçi mücadelesine tanıklık ediyor. Mekânların belleğine inanıyorsanız, Hrant ve Rakel Dink’in Yetimhane’yi ayakta tutmak için verdikleri mücadele -içinde bir zamanlar ‘çocuklar, göçler ve balıklar barındıran’ Kamil Abduş Gölü’nü dolanarak ve bir kaç on seneyi aşarak- Aydınlı Koyu’na varmıştır, diyebilirsiniz. Hayatına, emeğine, onuruna, tarihine sahip çıkmanın ruhunun yolculuğu, kronolojiye ve çizgisel zamana bağlı kalmıyordur belki:
‘Mücadelenin sürekliliği, miladlardan çok daha önemli. Tarihsel mücadelenin ilk çocukları kimlerdi? Öncüler hangi ulustandı, hangi kara parçasındandı? Doğrusu bu sorularla uğraşmak hiç de doğru bir yöntem gibi gelmiyor. Mücadelenin sürekliliği, miladlardan çok daha önemli’…demiş, bazı bazı Walter Benjamin’in ruh ikizi olduğunu düşündüğüm Hrant Dink.
Bu yolculuğa, Kampüs’ten Yetimhaneye ve Tersanelere değil de, Lozan Mübadillerinin hikâyeleriyle de çıkabilirdik. 1924’de Selanik civarlarından Tuzla’ya göçürülmüş müslüman mübadillerin, Ümit Gemisi’ne binip, karantinayı geçip, eşyalarını kiliseye bırakıp, sonra ‘Rumların evine’ yerleştirilmelerini anlatabilirdik. Yerli Tuzlalılar tarafından ‘muhacir’ diye görüldüğünü hissedip, Selanik’te bıraktıkları ‘değişmeyen’ köylerini özleyenleri, ‘hemşehrimiz Atatürk bize sahip çıktı, sabun verdi, kumaş verdi’ diyenleri anlatmaya koyulabilirdik.
Veya 1920’lerde bir Rum balıkçı ve zeytinci köyü Tuzla’yı, denize bir el gibi uzanan Ahritas Burnu’ndaki Aya Georgios kilisesinin üstündeki Deniz Harp Okulu’nu, bugün Tersaneler Bölgesi’ne birleştirilen üzerinde eskiden Aya Andreas Kilisesi olan adacığı, eskiden o adacığın bulunduğu yerdeki tersanede bugün en fazla işçinin öldüğünü anlatabilirdik. Devam edebilirdik mübadillerin yolculuğuna, Kavala civarlarına göçürülen Rumların kurdukları Nea-Tuzla’yı da anlatabilirdik. Yunan iç savaşı sonrasında ismi değiştirilen, ama eski Tuzla’lıların hala ‘Tuzla’ diye sahip çıktığı Yeni-Tuzla’yı anlatabilirdik. Her yerin bir Tuzla’sı, bir Salzburg’u,bir Ağahank’ı, bir Salt Lake’i, bir Salines’i, var esasında. Mekânları yaratan ivme, devinim, mücadele, hayata tutunma hevesi her yerde. Bunların içinden, düşman yaratmayanını, Hrant’ça olanını, ‘güzel, iyi’ diye öne çıkarmak isterdik.
Biz bu panelde bu, sosyal mesafeyi yeniden yeniden kuran mekânsal ve tarihsel kurguları ‘tersine tarayabilir miyiz?’ diye düşündük. Toplantı salonumuza, hem yılları aşıp Yetimhane gelse, hem mekânı aşıp Tersaneler Bölgesi gelse, hem de biz oraya gitsek dedik. Bir ‘nostalji’ ve duygu infiali değil bu. Geçmişi yaşanmış bitmiş, kaybolanı kaybolmuş gören, yarının daha iyi olacağına inanan, cenneti yarına havale eden bir yüzleşme anlayışı da değil.
‘Dün dediğin uzun tutulmuş şimdi,
Şimdiyse boşalmış zaman
Bilmiyorum buradan nereye gidilir’
Demiş Murathan Mungan (4) Şairin dediği gibi dünü uzun tutulmuş şimdilerin geçmişi, yüzleşmek için şimdinin arkasında hazırolda ve değişmeden durmuyor.
“Hiç bir olay tarih için kaybolmuş sayılmaz. Oysa, ancak bugün keffaretini tutan bir insanlık geçmişine tümüyle sahip çıkabilir. Bu demektir ki, ancak bugün keffaretini tutan bir insanlık geçmişini bütün anlarıyla zikredebilir.’demiş Hrant’ın ruh ikizi olduğunu düşündüğüm Walter Benjamin.(5)
Keffaret tutmak, bugünün mücadelerinde dünün de içerilmesinin başka bir teslimi. Bugün bir tehlike anında, Tersaneler Bölgesi’nden göz göre göre gelen bir ölümün haberinde, ‘birden parlayıveren Kamp Armen’deki güzel emeğin ve güzel kalbin’ anısını ele geçirebilmek belki de. Geçmişe bakan tarih meleği Tuzla’da dolaşmaktadır belki de…
‘Klee’nin ‘Yeni Melek’ adlı bir tablosu var. Bakışlarını ayıramadığı bir şeyden sanki uzaklaşıp gitmek üzereolan bir meleği tasvir ediyor: Gözleri faltaşı gibi, ağzı açık, kanatları gerilmiş. Tarih meleğinin görünüşü de ancak böyle olabilir, yüzü geçmişe çevrilmiş. Bize bir olaylar zinciri gibi görünenleri, o tek bir felaket olarak görür, yıkıntıları durmadan üst üste yığıp ayaklarının önüne fırlatan bir felaket. Biraz daha kalmak isterdi melek, ölüleri hayata döndürmek, kırık parçaları yeniden birleştirmek…Ama Cennet’ten kopup gelen bir fırtına kanatlarını öyle şiddetle yakalamıştır ki, bir daha kapayamaz onları. Yıkıntılar gözlerinin önünde göğe doğru yükselirken, fırtınayla birlikte çaresiz, sırtını döndüğü geleceğe sürüklenir. İşte ilerleme dediğimiz şey, bu fırtınadır…’(6)
(1) Tuzla Ermeni Çocuk Kampı, Bir El Koyma Öyküsü, İHD Yayınları 2000,54ff.
(2) Karin Karakaşlı, ‘Kırk Düven’, postexpress 2008/05, son sayfa.
(3) Sarkis Güreh, ‘Kırlangıçlar Tuzla’ya kanat çırptı’, Agos Gazetesi, 2 Mayıs 2008.
(4) Karin Karakaşlı’nın 30 Mayıs 2008’deki Agos Gazetesi’ndeki Cumbaköşesinde ‘Katman Zaman’ başlıklı yazısında Murathan Mungan’dan zikrettiği mısralar.
(5) Walter Benjamin, Tarih Üzerine Tezler’den, III. Tez (in: ‘Illuminationen’, Über den Begriff der Geschichte, Frankfurt: suhrkamp Verlag: 1977, s252, kendi tercümem).
(6) Walter Benjamin, Tarih Üzerine Tezler’den, IX. Tez (Metis Seçkileri: Walter Benjamin, Son Bakışta Aşk, 2001, s43).
1 Haziran 2008 / Paraketa / Sabancı Üniversitesi - Açık Oturum ‘Tuzla’dan Tuzla’ya’