"Tuzla ne istisnai ne adli bir vaka" - Aslı Odman'la söyleşi

Şu anda Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümü'nde araştırma görevlisi olan Aslı Odman, müdahil olmayan, sahayla buluşamayan bilginin egosantrik olduğunu düşünüyor. O yüzden hayatının büyük bir kısmını da, Tuzla Tersaneleri?ndeki ölümlü iş kazaları üzerine çalışmaları alıyor...

Tuzla Tersaneleri?ndeki seri işçi ölümlerinin bir doğal afet olmadığını kamuoyuna duyuranlardan biri, Tuzla Komisyonu?nun üyesi... Akademisyen Aslı Odman son durumu, bu tecrübenin kafasında netleştirdiklerini, keşfettiği yeni acı dilini anlattı

Orada dizi dizi işçi ölümleri varken, bir grup insan içeride olup biteni kamuoyuna duyurmaya çabalarken o tek başına çok ön plana çıkmak istemedi hiç. Kendisini Tuzla’da ‘bulan’ bu akademisyen neredeyse bir haber merkezi gibi aylarca çalıştı, tersanelerde olup bitenin vahametini mail’leriyle basın mensuplarına, ilgililere, ilgisizlere ulaştırdı. Limter-İş Sendikası’nın önayak olduğu Tuzla Komisyonu’nun üyesi; komisyonun hazırladığı rapor için çok uğraştı.

Kimdir bu akademisyen? Aslı Odman, Viyana Üniversitesi’nde lisans ve Paris Sciences-Po’da siyaset bilimi ve iktisat alanında yüksek lisans yaptı. Meksika’nın 1930’ları üzerine olan tezi için bir süre Meksika’da çalıştı. 2003’ten beri İstanbul Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümü’nde araştırma görevlisi. Boğaziçi Üniversitesi’nde kent tarihi/sosyolojisi konusunda doktora tezini hazırlıyor, bir yandan da Tuzla işleriyle cebelleşiyor.
Odman, söyleşirken bile birinci tekil şahıs kullanmaktan rahatsızdı, lakin biz onu tanımak istemiştik bir kere...

Tuzla üzerine çıkan haberler, bir döneme yoğunlaşmış medyanın ilgisi bir nebze de olsa tersanelerdeki durumu değiştirdi mi? İnsanlar orada olup bitenin bir doğal afet olmadığını anlayabildiler mi sizce?

Kamuoyununki çok bıçak sırtında bir ilgi. Tamam, sesiniz duyulmadığında hiçbir şey yapamıyorsunuz. Tuzla Komisyonu olarak rapor hazırlarken de ilk derdimiz buydu, oradaki çalışma koşullarından insanları haberdar etmek... Rapor şubatta basıldığında kamuoyu desteğini bulduk, fakat bu sefer o süreci yönlendirmek çok zor bir hale geldi. Basında daha çok bekâr odaları, zorunlu göçle İstanbul’a gelmiş işçiler öne çıkarıldı. O dönem Limter-İş’ten arkadaşlar her gün başka gazetecilerle bekâr odalarına koşturuyorlardı. Sonuçta ben kamuoyu ilgisine tamamen iyimser bakamıyorum. Bu haberler çok iyi niyetle yapılmış olsalar dahi, çoğu zaman adli bir vaka olarak gösterdi Tuzla’da olanları. Halbuki Tuzla, Türkiye’deki bütün sektörlerde, bizim şu anda rahat rahat oturduğumuz eğitim sektörü de dahil, esnekleştirme ve taşeronlaştırma politikalarının en erken örneklerinden biri. Bu açıdan istisnai ya da adli bir vaka değil. Sadece sektörün tek mekâna yoğunlaşması ve örgütlü bir sendikanın çabalarıyla göze batıcı oldu. Aynı dönemde Davutpaşa’da patlama oldu; tekstil atölyeleri İstanbul’un birçok mahallesine yayılmış durumda. Olan bitenin seri cinayet gibi sunulmasının, yapısal sorunlara yoğunlaşmayı engellediğini düşünüyorum. İnşaat sektöründe, gemi inşaat sektöründen daha fazla işçi ölüyor her yıl. Keşke bu kayıplar da görünür olabilse... İkincisi de medyanın meyli, mağduriyet hikâyelerine. Ben orada mağdur görsem de, mazlum ve pasif bir kitle görmüyorum. Acıyarak şartları iyileştirmekten bahsedilirken, aslında işçiler ötekileştirildi, mağdurlar mağduriyetlerinden sorumlu tutuldular. Acı olan bu... Halbuki Tuzla’da mühendis de öldü. O da mı eğitimsiz?

Çalışma koşullarında bir değişim var mı?

Biz bu raporu bastıktan sonra sekiz işçi daha öldü, tüm gazeteler Tuzla manşetleri attılar. O dönemde oradaki 48 tersaneden sadece bir tanesi komisyona kapısını açtı ve öngörülü bir yöneticilik üslubuyla ‘Buyrun, bağımsız olarak inceleyin’ dedi. Hatta ilginçtir, o tersanede şubatta ölen bir işçiyle ilgili Limter-İş’in düzenlediği eylem sonrasında bizi içeri çağırdılar. Gemi İnşa Sanayicileri Birliği seviyesinde bir teklif almış değiliz. İyi ve şeffaf bir ilişki örneği olduğu için ismini de vermek lazım; Desan Tersanesi’nde mühendisler bir elden, doktorlar bir elden, biz sosyal bilimciler bir elden, üç aşamalı bir inceleme gerçekleştirdik. Desan Tersanesi’nin yönetici kadrosu ve üst düzey mühendislerine iş güvenliği yatırımları üzerine bir tam gün sunum yaptık. Bu sunum daha sonra alt kadroya ve taşeron işçilere de yapılacak. İş kazalarını baretti, kemerdi, işçilerin cahilliğiydi; önlem, tedbir ekseninden çıkarmak, iş güvenliğine yatırım eksenine getirmek gerekli.

Tersaneler kadar her şeyin taşeronlar üzerinden yapıldığı başka bir sektör var mı?

Şu anda belediye, sağlık, eğitim, her yerde taşeronlar var. Fakat Tuzla bu konuda bir laboratuvar. Zaman içinde taşeronlaşmamış, 1980’lerde Haliç’in temizlenmesiyle Tuzla, Tuzla olduğu andan itibaren taşeron sistemi üzerine kurulmuş. Esasında bu yasa dışı. İş Yasası ‘Asıl iş, alt işverene verilemez’ diyor. Raporun da, Limter-İş’in de sahada söylediği, ‘yasa uygulansın’.

Siz sürekli bağlantı halindesiniz, işçilerin moralleri nasıl bu süreçte?

uzla’da bazısı 5, bazısı 200 işçi çalıştıran 1000-1500 taşeron şirkette 20-30 bin işçi çalışıyor. Tek moral var mıdır bilmem. Onlara yönelik örgütlenmeyi DİSK’e bağlı Limter-İş Sendikası yapıyor. Bütün bu iş kazalarının görünür kılınmasında da, komisyon kurulmasında da motor güç o oldu. Sadece kadrolu işçilerin sendikası görünen Türk-İş’e bağlı Dok-Gemi-İş’in, taşeron işçilere dair rüştünü ispatlamadığı için işçi tarafı olarak algılanmasını hayırlı görmüyorum. Bu yoğun haber sürecinin Limter-İş’e karşı yürütülen bölücü, terörist gibi propagandaları zayıflattığını gözlemleyebildik. Gerçekten dertleri meşrulaştı. Sendikanın daha dolu olduğunu, fiili üye sayısının arttığını görüyorum. Biliyorsunuz, 1980 yasaları sendikaya üye olmayı noter şartına bağlı tutuyor, bu da işçi başına 33 YTL demek. Yevmiyenin 25-70 YTL olduğu bir yerde bu, ciddi bir masraf. Sendikanın işçiler adına vermesi çok zor, üye aidatlarını zor topluyorlar, zaten sendikacıların hepsi de işçi. Yine de sendikaya gelip gidenin artması umut verici. Beş tersanede çalışma saatlerinin eylemlerle 7.5 saate düşürülmesi de öyle...

Tuzla ilgi alanınıza nasıl girdi?

Benim önüme düştü diyeyim... Tuzla Tersaneler Bölgesi hakkında bildiğim kadarıyla ilk sosyal bilimsel tezi yazan arkadaşım Nevra Akdemir üzerinden oldu. Ben dört senedir Alman Sendikalar Birliği (DGB) için ‘İstanbul’da yaşamak ve çalışmak’ hakkında bir haftalık eğitim seminerleri yapıyorum. ‘Sanayinin İstanbul’dan kaydırılışını’ işlerken o sahalar üzerine yeni çalışmış insanlardan yardımlar aldık. Orada Nevra üzerinden Limter-İş’teki arkadaşlarla, sonra da sahayla tanıştım. Biz 2005 Eylül’ünde yaptık bunu, Ağustos’ta çıkan Terörle Mücadele Yasası’na dayanarak sendika başkanı ve genel sekreteri, bizim grupla Tuzla’yı incelediğimiz günün akşamında gözaltına alındılar. Kısa süreli bir tanışıklığın sonrasında böyle sert bir darbe gelince konuya daha da yoğunlaştım. İlk duruşmada tahliye edildiklerinde sendika başkanı Cem Dinç, bekâr odaları konusunda bir çalışma yürütmemizi önermişti. Derken ölümler seri bir hal aldı, Limter-İş meslek örgütlerine, bakanlığa, GİSBİR’e Tuzla Komisyonu kurma daveti yolladı. Nevra’yla ben daha çok davet değil, derdest edildik komisyona! Sonra nar gibi bölündü bu iş, komisyon raporu çıktı, uluslararası karşılaştırması olsun, Limter-İş’in sahada ihtiyaç duyduğu bilgilerin derlenmesi olsun, Tuzla birden hayatımın vazgeçilmez bir parçası oldu. Güzel olan kısmı mesela Sabancı Üniversitesi’nde öğrenciler bizi panele çağırdı, Sabancı’daki ve tersanelerdeki taşeron işçileri karşılaştırmalı tartıştık. Oradan Boğaziçi’nden bir grupla bağlantı kuruldu. ODTÜ, Sabancı Üniversitesi ve Boğaziçi Üniversitesi, 14-19 Nisan’da Emek Haftası düzenlediler. Son gün,
Tuzla Havzası’nda üniversite öğrencilerinin katıldığı bir destek yürüyüşü oldu. Limter-İş de tersane işçileri ve tersanede yakınlarını kaybetmiş ailelerle dayanışma gecesi düzenledi aynı gece. Bu buluşmaları çok önemli buluyorum.

Acının epik dili

Tuzla’ya ilk gittiğinizde, tek tek işçilerin hikâyelerini dinleyip isimlerini ezberlemeye başladığınız zamandan aklınızda nasıl fotoğraflar var? Neler öğrendiniz? Nelere afalladınız?

Tuzla, akademik anlamda benim ilk saha deneyimim değil. Ama şöyle bir özelliği var, biz bu raporu ölümlü iş kazaları odaklı yazdık. Örneğin eşini, kardeşini kaybetmiş kadınlarla mülakatlar yaptık. Bu tamamen erkeklerin çalıştığı bir sektör, ama onları dinlediğinizde kadınların dışarıdan sektörü ayakta tuttuklarını görüyorsunuz. Sağlanmayan kişisel donanımı pazardan, komşulardan bulmak olsun, var olmayan işyeri hekimlerinin almadığı çapak alma olsun, ruhsal açıdan destek olsun... Bu, en erkek işçi sektörünün içindeki örtük kadın emeğini çok somut gösterdi bana. Kişisel bir kazanım da acının diliyle ilgili... Günümün daha büyük bir kısmını geçirdiğim eğitimli orta sınıf ortamlarında acının baskın bir dili var. Bu dili hep çok egosantrik ve dramatik bulmuşumdur. Öğrencilerimi anlamaya çalışırken de bazen zorlanıyorum, çünkü çok dramatik geliyor onların dertlerini ifade ediş şekilleri... Orada daha soğuk değil ama daha epik bir dille karşılaştım, daha hikâyesel bir soyutlamayla... Ertesi gün hayat devam etmek zorunda. Üzerlerinden o yükü alabilecek bir özne yok. Bu, benim kendi hayatımda aradığım acı diliyle ilgili önemli bir açılım oldu. Kendi dertlerimi de ifade edebileceğim, taşlaşmayan, ekşimeyen, düşman yaratmayan, hayata devam edebilen ama acılarına, yasına da sahip çıkabilen bir dil arayışı... Duygusal olarak da çok öğreticiydi. Bir de Limter-İş’teki arkadaşların dirayeti ve bu kadar zorlu bir sektörde birbirleriyle geliştirdikleri yumuşak dostluk ilişkileri ve ‘kavga dilleri’ de beni çok etkiledi.

Akademik hayatla ilişkiniz nasıl değişti?

Biri o tarafa, diğeri öbür tarafa çeken iki etki var. Birincisi tabii ki bir vicdan azabı... Asıl yapmanız gereken işlere, kariyerin dayattığı ritme yetişemiyorsunuz... Doktoramı gelecek yıl bitireceğim, o benim kafamda Demokles’in kılıcı gibi duruyor. Kariyerin çizgisel bir zamanı var, bir de deneyimlerle, idealize ettiklerinizle, ölümle bu kadar yakın karşılaşmanızla ilgili olan belleksel bir zaman var. Nereden vuracağı belli olmuyor onun. Müdahil olamayan, somut mekânını bulamayan, sahaya inmeyen bilginin çok egosantrik ve ataerkil tartışmalara yol açtığını düşünüyorum. Hep irkildiğim bir şeydir; yazacağım, çizeceğim ama yaşamayacağım... Tuzla, yazı-çizinin hayatın iniş-çıkışıyla bağımı daha sağlam kurduğum bir deneyim oldu. Tabii ki zaman içinde kazandığım donanım ve hassasiyetler geri planda, öyle önüme düştü Tuzla. Ben yurtdışında 10 yıl okudum, teorik olarak incelediğim ama dokunamadığım yerler vardı. Somut, adı konmuş bir dert olunca süreç başka tür işliyor. Duygu-kafa, daha bütünsel işlediğinizi hissediyorsunuz.

26 Nisan 2008 / Radikal 2