MUĞLA'nın Milas İlçesi, Güllük Beldesi'nde altı işçi atık su dolu 7 metre derinliğindeki depoda metan gazından zehirlendi
Direnişin 18. gününde Muğla’da yedi işçinin ölümü ve “iyi patronlar” ya da siz hiç iş kazasında ölen patron adı duydunuz mu?
MUĞLA'nın Milas İlçesi, Güllük Beldesi'ndeki bir atık su terfi istasyonunda, atık su dolu 7 metre derinliğindeki depoya bakım yapmaya giren işçiler ile dışarı çıkmaması üzerine merak edip aşağı inen çalışma arkadaşlarından oluşan toplam 6 kişi metan gazından zehirlenerek öldü. Gazdan etkilenen işletmenin müdürü ise kaldırıldığı hastanede kurtarılamayarak hayatını kaybetti. 16 Haziran 2013. (Basından)
“Sokaktan” kalan zamanda sosyal paylaşım ağlarından haber almaya çalışıyorum. Ben de birçoğunuz gibi Taksim Gezi Parkı'nda başlayan ve tüm ülkeye yayılan “Haziran direnişi"yle yatıp kalkıyorum. Çok yararlı öğretici bazen de gözlerimi yaşartan haber ve yorumlarla karşılaştığım gibi, “yuh yahu, bu ne saflık” dedirten notlar da çıkıyor karşıma. Bunlardan biri de (Vehbi KOÇ’un torunlarından) adını unuttuğum bir KOÇ’un direnişçilere destek olduğu ve bunun çoook takdire şayan olduğu yönündeydi. Arkasından da Şafak Deniz İldan’ın paylaştığı elim bir iş kazası (cinayeti) haberi düştü ekranıma.
Ne desem ne yazsam... Öfkemi nasıl anlatsam. Ki defalarca yazdım bu konuda. Öncelikle belirtmeliyim ki, bu iş cinayetlerinde, dolaylı ya da dolaysız Koç da suçludur Ülker de, Boyner de, Fethullah da... Sermayenin dini imanı ırkı rengi olmaz. İslamcı sermaye kötüdür, Hıristiyan ya da ateist sermayedar iyidir demek saflık ya da konuyu bilmemekten kaynaklanır.
Doğayı kirleten de, diktatörlere destek veren de bu sermaye sınıfıdır.
12 Eylül faşist darbesini ayakta alkışlayan başta Koç ve Sabancı grubuydu. İdamlar ve işkenceler onlardan alınan destekle gerçekleşti.
Türkiye'de son 30 yılda işlenen iş cinayetlerinin suçlusu, adı-rengi ne olursa olsun sermaye sınıfıdır. Ve onların emrindeki hükümetlerdir.
Son 30 yılda kirletilen nehirlerin, denizlerin, yağmalanan sahillerin, yok edilen ormanların ve göllerin sorumlusu-suçlusu emekçiler-çapulcular, mülksüzler değildir. Büyük mülk sahipleridir. "Ulusal" ve uluslararası tekellerdir. Bunlardan birisinin kişi olarak size "iyi görünmesi", otelini direnişçilere açması sizi yanıltmasın. Hafızanızı tazeleyin, Kenan Evren'in darbe yaparken, Tayyip Erdoğan'ın ilk iktidara gelirken, bu sermaye sınıfı tarafından desteklendiğini anımsayın.
Konuyla ilgili eski bir yazımdan alıntı açıklayıcı olacaktır:
Elbette burada ‘mülkiyet – zenginlik’ derken, üretim araçları üzerindeki haksız özel mülkiyetten söz ediyoruz. Suların, ormanların, fabrikaların, madenlerin özel mülkiyet haline getirilmesinden. Bir diğer deyişle doğanın ve insanlığın ortak üretiminin, çoğunluktan (ç)alınarak, azınlığın hizmetine sunulmasından. İşte kapitalizm bu anlamda, bitmek -doymak- dur durak bilmeyen, denizi, dağları, ormanları ve insanları -tabii sanatı ve sanatçıyı da- kirleten bir suç makinesidir. Kapitalist üretim biçimi, insanı kendine ve ürettiğine yabancılaştırır. Hindistan’da günde bir dolara Nike fabrikasında çalışan çocuk da, Jaguar fabrikasında çalışan işçi de ürettiğine yabancıdır. Nike’ın ve Jaguar’ın patronları gibi, işçilerini erken ölüme mahkum eden kum taşlama sektörünün, denizleri ve akarsuları kirleten HES’lerin, kanser üreten nükleer santralllerin, GDO’lu ürünlerin, siyanürle altın arayıp kârlarına kâr katan Koza gibi firmaların, milyonlarca ton zehirli atığını denize boca eden Kromsan’ın, 1970'de Güney Afrika'da ırkçı rejimin hapse attığı siyah mahkumları ayda 7.5 dolara çalıştıran, II. Dünya savaşında Hitler’i destekleyen, sendikacı öldürten Coca-Cola’nın, Honda, BMW, Mercedes gibi otomobil sektörünün patronları da Jaurès’in belirttiği gibi suçludur, Proudhon’un altını çizdiği gibi hırsızdır.
Yukarıda saydığım ‘suçlu-hırsız patronların’ işbirlikçilerini de tabii aklamamak gerekir.
Örneğin, 2004 İstanbul NATO Zirvesi'ne (yani bir savaş örgütüne) sponsor olan TOBB, Eczacıbaşı, Aksa, Vakıfbank, Ülker, İş Bankası, Türkcell, Sanko, Petrol Ofisi, Vestel, MNG, Sabancı Müzesi, NUROL, Enterkon, Doğan Yayıncılık da en az onlar kadar suçludur. Bu patronların ellerinde, pazar-paylaşım için çıkartılan savaşlarda öldürülen, yerlerinden yurtlarından göç ettirilen insanların kanı vardır. Küresel sermaye sözcülerinin, ‘Küreselleşme iyidir’ safsatalarının arkasında, küresel suç ortaklığı yatmaktadır. Artık dünyanın tüm büyük patronları aynı örgüt içinde yer almakta, aynı suç makinesini elbirliği ile çalıştırmaktadır. (Örneğin 22 Kasım 2010’da, Russell Mahkemesi'nin İkinci Oturumu'nda, dünyanın farklı ülkelerinden uzmanlardan oluşan bir jüri, uluslararası hukuk ihlallerinde şirketlerin suç ortaklığını gösteren delillerin ikna edici olduğuna karar vermiştir.)
Katil kim?
Yıllar önce Tarsus’ta, hemzemin geçitte bir tren, işçi taşıyan bir kamyonu biçmiş, onlarca tarım işçisi hayatını kaybetmişti. Yollara ırgatların zeytin ekmekleri saçılmıştı. Bu kaza üzerine trenlerde güvenlik sistemi tartışıldı. Bariyer sorunu vb… Ve ölen onlarca işçi, onların geride bıraktıkları çocukları unutuldu. Bu işçiler sigortalı mıydı, tazminat ödendi mi? Sorulmadı. Hiç kimse o işçilerin kamyonla taşınmasını eleştirmedi. ‘Kamyonla işçi taşımak insanlıkdışı bir uygulamadır, katliama davetiye çıkarılıyor, işçilerin canının değeri yok mu’, denmedi. Diyenlerin de sesi duyulmadı. Bu konu hakkında “Devlet kazası ve Katil Kim”[iv] başlıklı bir yazı yazmış ve şu soruları sormuştum: Katil trendi. Olmayan bariyerdi. İşçilerin şansı yoktu. Öyle mi? Ya o işçileri çalışmaya kamyonla götürüp getiren patronların suçu yok muydu? Ya o işçileri kamyonun arkasında görüp müdahale etmeyen trafik polislerinin yani devletin suçu yok muydu? Ya o işçileri kış soğuğunda, yazın kavurucu sıcağında kamyonların arkasında, hatta traktörlerin römorklarında görüp tepki göstermeyen bizim suçumuz yok muydu?
Evet, tekrar soruyorum katil kim? Ve bu iş cinayetleri ne zaman sona erecek?