Kanun korumuyor - Kemal Başak

Ankara'daki OSTİM Organize Sanayi Bölgesinde 20 kişinin ölümü ve çok sayıda kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan patlamaların üzerinden iki yıl geçti. Bir gün içinde gerçekleşen bu korkunç işçi kıyımını, mahkeme salonlarının soğuk duvarları dışında kalan kaç kişi hatırlıyor dersiniz?
 
Aslında toplumun büyük çoğunluğu, giderek bir ölüm tarlası hâline gelen Tuzla tersaneler bölgesindeki kazalar dışında, Türkiye'de ciddi bir iş kazası olgusu yokmuş gibi yaşamaya devam ediyor. Anlaşılan 2001 krizi sonrası mevcut iktidar döneminde yakalanan "ekonomik büyüme" ile birlikte sağlanan hegemonya, diğer pek çok şeyi, örneğin çevrenin katledilmesini, sendikalı çalışan işçi oranının düşmesini unutturduğu gibi unutturuyor bu vakayı.

Ama unutmayan insanlar da var. İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi'nin 5 Ocak tarihinde açıkladığı rakamlar, gerçeğin üzerindeki örtüyü yırtıyor. 2012 yılında 878 işçinin hayatını kaybettiğini öğreniyoruz bu açıklamadan. 30 Haziran 2012 tarihinde çıkarılan kanuna rağmen ölümlerin devam ettiğini, geçtiğimiz Aralık ayında 76 işçinin hayatını kaybettiğini de öğreniyoruz. Açıklama ayrıca sektörlerdeki durumu da göz önüne seriyor. 2012 yılında 279 inşaat işçisi, 90 mevsimlik tarım işçisi, 86 enerji işçisi ve 81 maden işçisi hayatını kaybetmiş, "ölüm tarlaları" 10 işçiye daha mezar olmuş!

Bu rakamları görünce insan sinirlerine hâkim olamıyor. Öfkeli bir şekilde hükümet üyelerinin bu konuda ne dediğini, ne yaptığını bulmaya çalıştım. İlginçtir, diğer pek çok şeyi gizlemelerine rağmen, Çalışma Bakanı altı ay önce, kanun çıkmadan birkaç gün önce durumu olduğu gibi anlatmış. Onun verdiği rakamlar daha da korkunç, 2002 yılından 2011'e kadar geçen süre içinde meydana gelen iş kazalarında 108 bin 4 kişi hayatını kaybetmiş, SGK verilerine göre ayrıca, aynı yıllar arasında yurt genelinde 735 bin 803 kaza meydana gelmiş. Belli ki, biraz bu rakamların, özellikle de Tuzla bölgesindeki mücadelenin etkisi ile iktidar partisi yeni bir kanun çıkarmak zorunda kalmış.

30 Haziran 2012 tarihinde çıkarılan 6331 Sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu, diğer kanunlarda olduğu gibi, "özündeki işveren anlayışını" gizlemek için pek çok detayla süslenmiş. Örneğin 13. ve 25. maddeler, belirli koşulları sağlanmaması durumunda işyerlerinin kapatılacağını ve bu süre zarfında işçinin kayıplarının işveren tarafından karşılanacağını anlatıyor. Ama kanunun özü 6. maddede ortaya çıkıyor, "mesleki risklerin önlenmesi ve bu risklerden korunulmasına yönelik çalışmaları da kapsayacak, iş sağlığı ve güvenliği hizmetlerinin sunulması için" işveren sorumlu tayin ediliyor. Tahmin edeceğiniz gibi, baştan şartların belirlenmesi, bu şartların sağlanmasının işçi temsilcileri/sendikalar tarafından denetlenmesi gibi bir hüküm yok. Milyonlarca işçinin hayatı işverenlerininin insafına kalmış! O sevgili patronların acaba yüzde kaçı her biri ciddi birer maliyet kalemi olan "gerekli tedbirleri" alır? Tabii ki çok azı, onlar da dünya tatlısı oldukları için değil, büyük ihtimalle işyerlerinde sendika olduğu içindir!

Kanunlar hiçbir zaman işçileri korumadı, ancak işçi sınıfı da gücünü hiçbir zaman kanunlardan almadı. Onun gücü örgütlülüğünde. Bu gücü, hiçbir hegemonik güç, hiçbir kanun perdeleyemez.