İş kazaları ve meslek hastalıkları, iş hayatımızın en önemli sorunlarıdan.
Ülkemiz, 15 AB ülkesinden 7 kat daha yüksek olan ölümlü kaza sıklığı ile dünya sıralamasında Hindistan ve Rusya’ dan sonra 3. sırada yer alıyor.
Ülkemizde, iş kazaları ve meslek hastalaıklarına ilişkin farklı istatistiklerde faklı veriler olsada, çalışanların yüzde 3’ ünün iş kazasına uğradığı, yüzde 3,7’ sinin meslek hastalığına yakalandığı görülüyor.
Her yıl çalışan sayısının yaklaşık yüzde 1’ i oranında iş kazası meydana geliyor ve her iş kazasından yaklaşık 3 çalışan etkileniyor. Çalışan sayısının 25 milyon olduğu düşünüldüğünde yılda en az 250 bin iş kazası ve bundan etkilenen 750 bin çalışan demek. Bu kazalarda her yıl bin den fazla çalışan hayatını kaybediyor. İş kazası geçiren çalışanların yüzde 40’ ından fazlası ise geçirdiği kaza nedeniyle işinden uzaklaşıyor.
İş kazalarının yaklaşık yüzde 60’ı on kişiden az çalışanı olan, yüzde 72’si elliden az çalışanı olan iş yerlerinde meydana geliyor.
Her yıl binlece çalışanın ölümü ile sonuçlanan iş kazaları ve meslek hastalıklarının ülkelere ekonomik maliyeti ise gayri safi milli hasılalarının yüzde 1 ile yüzde 3’ü oranında değişiyor.
Değişmesi gereken tablo bu.
Bu tabloyu değiştirmenin yolu “sıfır iş kazası” nı hedeflemekten, doğru sistemi kurmaktan, uygulamaktan ve kamusal denetimden geçiyor.
Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de bu yönde çeşitli çalışmalar yürütülüyor, düzenlemeler yapılıyor, yasalar çıkarılıyor.
Bir yandan, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği ve Türk Tabipler birliği gibi meslek odaları, önlenebilir iş kazalarına sürekli dikkat çekiyor ve öneriler sunuyor.
İş Sağlığı ve Güvenliği konusunda, ilgili tüm tarafların katıldığı paneller, sempozyumlar ve kongreler gibi etkinlikler düzenliyorlar. Bu etkinliklerde, iş kazaları ve meslek hastalıklarının önlenmesi için durum tespitleri yapılıyor, yasal mevzuatın eksikliğine, denetimin yetersizliğine, teşkilat yoksunluğuna ve bu konuda kültür eksikliğine vurgu yapılıyor, alınması gereken önlemlere ilişkin öneriler sıralanıyor, sonuç bildirgeleri, raporlar yayınlanıyor.
Diğer yandan, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı yasal düzenlemelerle ilgili çalışmalar yürütüyor. Ülkemizin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ve AB uyum sürecinin de etkisiyle, sanki iş kazalarının ve meslek hastalıklarının tek nedeni ayrı bir yasa olmamasıymış gibi İş Sağlığı ve Güvenliği konusunda ayrı bir yasa yapılmasına karar veriliyor!
Uzunca bir çalışma döneminden sonra nihayet mevcut iş yasasında yer alan İş sağlığı güvenliği ile ilgili maddeler, tüzük ve yönetmelikler iptal edilerek bir “İş Sağlığı Güvenliği kanunu” hazırlanıyor ve kanun 30.06.2012 tarihli Resmi Gazete’ de yayımlanarak yürürlüğe giriyor.
Bu konuda ilk kez bir yasa hazırlanmış olması, kamu ve özel sektöre ait bütün işleri ve işyerlerini kapsıyor olması güzel.
Ancak yasa bir bütün olarak değerlendirildiğinde, yasanın bir iş sağlığı güvenliği ulusal politikasından yoksun olduğu ve özellikle emek yani çalışan tarafın, ciddi bir iş sağlığı güvenliği sistemi kurularak iş kazalarının ve meslek hastalıklarının önlenmesine yönelik beklentilerini boşa çıkardığı görülüyor.
Yasada, “sıfır” iş kazası gibi bir hedef belirlenmediği ve devletin önemli bir rol üstlenmediği gibi, amaç maddesi de dahil olmak üzere bir çok maddesinde de eksik ve hatalı yaklaşımlar olduğu görülüyor. Örneğin, yasa, iş kazalarının en önemli nedenlerinden olan iş güvenliğini sağlayacak teşkilat yoksunluğu ile denetim yetersizliklerine ilişkin bir düzenleme içermiyor.
Başka bir örnek, yasa esas itibariyle, işverenleri ve iş sağlığı güvenliği hizmeti sunan TTK Hükümlerine göre kurulmuş şirketleri muhatap alıyor ve ana unsur olarak görüyor. Konunun diğer tarafları kamunun denetleyici rolü başta olmak üzere emek (sendikalar) ve Meslek örgütlerine (TMMOB, TTB, ..) yer verilmiyor.
Bakanlık ise yönetmelik düzenleme, para cezası tahsilatı ve birkaç konu dışında işlev üstlenmiyor,anayasal ve mutlaka gerekli olan kamusal denetim görevinden muaf tutuluyor.
Bakanlığı ve işverenleri sorumluluktan kurtaran yasa, iş kazalarının sadece iş güvenliği uzmanları ile önleneceği gibi bir yaklaşım sergiliyor. bütün sorumluluk iş güvenliği uzmanlarına, işyeri hekimlerine ve çalışanlara yükleniyor. Oysa, işverenler önlem almadıkça, işverenlerin önlem alıp almadığı denetlenmedikçe, iş kazalarının da önlenemeyeceği biliniyor.
Yasada önemli bir başka konuda, iş sağlığı güvenliğinin ticarete konu edilmesi, eğitim ve iş sağlığı hizmetlerinin piyasa açılması. İş güvenliği uzmanı olmak isteyenler özel dersanelere, kendi bünyesinde birim kuramayan ve iş sağlığı güvenliği hizmeti almak isteyenlerde bu konuda kurulmuş özel şirketlere yönlendiriliyor.
Bu yasa ile birlikte İş Yasasının yürürlükten kaldırılan hükümleri arasında ise "Ağır ve Tehlikeli İşler" kavramı ve işyerlerine işletme belgesi alınması zorunluluğu da bulunuyor. Ağır ve tehlikeli iş kavramının ortadan kaldırılması, çocukların, gençlerin ve kadınların, korumasız olarak çalıştırılması, işletme belgesinin kaldırılması da, işyerlerinin daha az denetimi anlamına gelir. Hali ile daha az denetim sonucu daha fazla iş kazası kaçınılmaz olacak.
Sonuç olarak, ruhu, sermaye kesimini kollamak ve devletin kamusal denetim yükümlülüklerinden uzaklaşmasıyla belirlenen bu yasa ile iş kazalarını, iş cinayetlerini ve meslek hastalıklarını önleme konusunda bir sonuç alınması olanaksızgörülüyor.
Önerim, sil baştan olmasa da yaz baştan olabilir. Tüzük, yönetmelik v.b. mevzuat çalışmalarında ilgili emek ve meslek kuruluşlarının da görüşleri dikkate alınarak tüm çalışanlar için sağlık ve güvenlik politikası oluşturulabilir.