Türkiye'de çocuk işçiliği ne tekil bir yoksulluk cenderesinin ne de "kötü niyetli" münferit patronların eseridir. Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo; Meclis sıralarından geçirilen kanunlarla, Milli Eğitim Bakanlığı eliyle meşrulaştırılan ve kamu kaynaklarıyla doğrudan finanse edilen devlet teşvikli bir çocuk köleliği rejimidir. "Sanayi çıraklığı", "mesleki eğitim" ya da "staj" adı altında cilalanan bu yapı, Türkiye kapitalizminin ucuz, uysal ve esnek emek ihtiyacını doğrudan çocuk bedenleri üzerinden karşılama stratejisidir.
Son yıllarda ivme kazanan çocuk işçi cinayetleri kamuoyuna her defasında birer "talihsiz kaza", "ihmal" veya "kader" gibi yutturulmaya çalışılsa da; madalyonun diğer yüzünde devlet mekanizmasının sermaye adına nasıl bir "kamusal dayıbaşı" gibi çalıştığı gerçeği duruyor. Kendi çıkardığı koruyucu mevzuatları dahi bizzat delerek Organize Sanayi Bölgelerini (OSB) ve atölyelerini denetimsiz birer ölüm kapanına çeviren bu rejim, çocukluğu güvencesizliğin en alt katmanına hapsediyor.
Peki, Türkiye'de çocukluk ne zaman ve nasıl sömürünün doğrudan nesnesi ve ucuz emek deposu haline getirildi? "Eğitim" kılıfına sokulan Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) patronlar için maliyetsiz bir "insan fonuna" ve çocuklar için nasıl bir nekropolitik (ölümle yönetme) cenderesine dönüştü? En önemlisi; çocuk işçiliğiyle mücadeleyi merhamet söylemlerine ya da dar bir "sosyal politika" sınırına sıkıştırmayıp, sınıf mücadelesinin, ekolojinin ve toplumsal cinsiyetin merkezine oturtan bütünlüklü bir politik hat nasıl örülecek?
Tüm bu soruları, çocuk işçiliğinin yüz yıllık tarihsel dönüşümünü, mekansal eksen kaymalarını ve iş cinayetlerinin arkasındaki yapısal mekanizmaları akademisyen ve İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi gönüllüsü Dr. Emine Aslı Odman ile konuştuk.
"ÖLÜMLE YÖNETME REJİMİ" VE ÇOCUK BEDENİNİN TARİHSEL SEYRİ
Söyleşimizin hemen başında Odman, 21. yüzyıl Türkiye'sinde çocukluğu; mevcut emek rejiminden, sistemin kendini nasıl ürettiğinden ve sermayenin ihtiyaç duyduğu çalışan beden tipinden ayrı düşünmenin imkansızlığına dikkat çekti. Çocukluğun işçilikten ve sömürüden korunması çabasının aslında çok yakın ve özgün bir tarihselliğe dayandığını vurgulayan Odman, çocukların "küçük yetişkinler" olarak madenlerde, tarlalarda ve sokaklarda çalıştırılmadığı zamanların çok uzak olmadığını hatırlattı.
Osmanlı'da çocukların madenlere inmesinin yasaklanması ve Cumhuriyet'in ilk yıllarında 12 yaş altı çocukların ağır sanayide çalıştırılmasının ilk kez kanunen engellenmesi, çocukluğun çalışma rejiminden yasal olarak yalıtılmaya çalışıldığı 20. yüzyıl kapitalizminin karakteristik adımlarıydı.
Türkiye'de Cumhuriyet dönemi kapitalizminin çocuklara "daha verimli, daha sağlıklı ve korunması gereken bedenler" olarak yaklaşmasının tarihsel bir viraj olduğunu belirten Odman, bu dönemin biyopolitik mantığını gazeteci Suat Derviş'in 1930'ların sonundaki saha araştırmaları üzerinden örneklendirdi: "Suat Derviş'in ayaklarıyla gazetecilik yaptığı, sahaya çıktığı 1930'ların sonunda, hanelerde çalışmak zorunda kalanları, çocuk işçiliğini ve yoksul annelerin çocuklarının durumunu araştırdığı mülakatlara bakalım. Burada devlete, 'daha gürbüz çocuklar, daha verimli müstakbel işçiler ve daha etkin askerler' yetiştirilmesi için aile ve sosyal politikalar geliştirme çağrısı yapılıyor. 'Çocuk korunmalı, çocuk vatandaş bedeninin, yani nüfusun geleceğidir' yaklaşımı da esasında kapitalizmin belirli bir döneminin, yani biyopolitikanın ürünüdür."
Peki, dün "devletin ve sermayenin gelecekteki verimli, gürbüz bedeni" olarak "koruma" altına alınmaya çalışılan çocukluk bugün neye dönüştü?
Aslı Odman, meselenin teorik özünü şöyle özetledi: "Bu dönem, yani biyopolitika döneminin çocuklukla ilgili yaklaşımından nekropolitikaya, yani ölümle yönetme politikasına geçiş, ana hatlarıyla söylersek, 2000'lerden sonra çok açık bir eğilim olarak karşımıza çıkıyor. Bu yüzden emek rejimine, yani çalışma rejimine bakmadan; sistemin nasıl üretildiğini, nasıl işçilere ihtiyaç duyduğunu ve nasıl bir çalışan bedene ihtiyaç duyduğunu incelemeden çocukluğu anlamak ne 1930'larda mümkündür ne de 2030'larda mümkün olacaktır."
Odman'ın işaret ettiği bu "nekropolitika" (ölüm rejimi) kavramı, İSİG Meclisi'nin sahada tuttuğu çetelerdeki somut ve kanlı verilerde karşılığını buluyor. İSİG Meclisi'nin kurulduğu 2011 yılından bu yana belgelediği veriler; yaş ve sınıf ilişkisini, ölüm üzerinden hayata dair acı gerçekleri deşifre ediyor. Özellikle 2021 yılı ve COVID-19 salgını sonrasında çocuk işçi cinayetlerinde hem mutlak hem de oransal olarak devasa bir sıçrama yaşandığı görülüyor. Toplam eğitim-öğretim dönemleri esas alındığında bile tablonun vahameti gözler önüne seriliyor: 2023-2024 eğitim döneminde 66, 2024-2025 döneminde 72 ve son olarak 2025-2026 eğitim-öğretim döneminde en az 95 çocuk işçi çalışırken hayatını kaybetti. Kurulduğu günden bu yana en az 852 çocuğun iş cinayetlerinde yaşamını yitirdiği bu düzen, biyopolitik "koruma" masalının yerini sermayenin kıyım rejimine bıraktığını belgeliyor.
Tarihsel süreçteki bu kavramsal kırılmanın ve tırmanan iş cinayetlerinin somut zeminini tartışırken, Odman ile tam bu noktada meselenin mekansal ve yasal boyutuna geçiyoruz: Biyopolitikadan ölüm rejimine uzanan bu hatta, çocuk emeğinin sömürü merkezleri nasıl değişti ve devlet bu çarkın neresinde konumlandı?
DEVLETİN FAİLLEŞMESİ: MESEM, "İNSAN FONU" VE KANLI ABLUKA
Çocuk işçiliğinin yalnızca sayısal olarak artmadığını, aynı zamanda biçimsel ve mekansal olarak da köklü bir nitelik değişiminden geçtiğini vurgulayan Dr. Aslı Odman; geçmişte çocuk işçiliği denildiğinde akla gelen sokakta çalışan, mevsimlik tarımda tarlalara taşınan ya da aile tipi emek cenderesindeki çocuk imgesinin kabuk değiştirdiğini belirti.
Günümüzde ise çocuk işçiliği artık kentleşmiş, sanayileşmiş, OSB'lerin kapalı duvarları arkasına çekilmiş ve kentlerdeki hizmet sektörünün merkezine yerleşti. Çocuklar, doğrudan sistemin içindeki tanımlı iş yerlerinin içine çekiliyor. Peki, bu kitlesel işçileştirmenin ve mekansal kapanmanın ana manivelası nedir? Odman, bu sorunun yanıtını tereddütsüz veriyor: MESEM
Erken Cumhuriyet döneminde çocuk işçiliğinin kamu yararı ve "geleceğin nüfusunu koruma" adı altında devlet eliyle "yasaklandığını" ve "sınırlandığını" hatırlatan Odman, bugün devletin üstlendiği rolü şöyle anlattı: "Şimdi ise devletin kendisinin fail olduğunu, bir önceki dönemin devletinin kendi yasalarını deldiğini görüyoruz. Bunu yalnızca çocuk alanında görmüyoruz; çevre mevzuatında, çevrenin korunmasında ve emek rejiminin diğer alanlarında da görüyoruz. Kadın hakları alanında da benzer bir durum var. Tam da yeni dönem böyle bir şey: Bir önceki dönemin haklar silsilesi ve düzenlemeleri, önce devletin kendi eliyle fiilen dönüştürülüyor, daha sonra bu dönüşüm kanun haline geliyor."
Odman, devletin MESEM'ler aracılığıyla çocukları bizzat işçileştiren ana güç haline geldiğini belirtti. Bu sömürü çarkının 2016'da MESEM'lerin Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlanması ve 2021'de çocukların maaşlarının İşsizlik Sigortası Fonu'ndan patronlara ödenmeye başlanmasıyla tamamlandığını vurgulayan Odman, patronlara yaratılan dikensiz gül bahçesini şu sözlerle deşifre etti: "Tam anlamıyla 'tuzun koktuğu' bir durumla karşı karşıyayız. 1930'larda devlet 'Bu çocuk işçi olamaz, çocukluk ayrı bir dönemdir' derken; bugün 'İşçi değil, öğrencidir' diyerek çocukları öğrenci kılıfı altında işçileştiriyor. Üstelik bu çocukların maaşını da kamusal fonlardan patronlara ödeyerek, onlar için sıfır maliyetli devasa bir iş gücü havuzu yaratıyor. Bütün o acımasızlığıyla birlikte buna gerçekten bir 'insan fonu' diyebiliriz."
Odman'ın işaret ettiği bu "insan fonu", bugün Türkiye'deki toplam çocuk işçiliği evreninin yaklaşık üçte birini doğrudan kapsıyor. Türkiye genelinde çocuk işçi sayısının 3 ila 4 milyona yaklaştığı tahmin edilirken, bunun en az 500 bini doğrudan MESEM bünyesinde bulunuyor. Meslek liselerindeki stajyerler de eklendiğinde, eğitim sistemi içinde "öğrenci" kılıfıyla fabrikalara sürülen çocukların sayısı devasa boyutlara ulaşıyor.
MESEM'le birlikte çocuk işçilerin devlet kayıtlarına girmesiyle yaşanan dramatik hikayelere ve koşullara daha fazla hakim olunduğunu belirten Odman, mahkeme salonlarındaki cezasızlık zırhına ve yaşamın ucuzlatılmasına şu acı sözlerle dikkat çekti: "İlk davaların da peşine düşülmeye başlandı. Biliyorsunuz, 72 bin liranın 20 taksitle ödenmesi gibi rakamlarla karşılaşıyoruz. Yani çocuk ne kadar kırılgansa, yaşamının bedeli de o kadar düşük."
Nitekim saha araştırmaları da Odman'ın "kölelik" ve "ucuz yaşam" tespitlerini doğruluyor. Öğrenci Sendikası'nın Gebze sanayi havzasında 926 MESEM'li çocukla yaptığı araştırmada; çocukların yüzde 58,1'inin haftada 7 gün, yüzde 70,9'unun günde 12 saatten fazla çalıştırıldığı, yüzde 90,5'inin iş kazası geçirip yüzde 94'ünün bu kazaları bildirmemeleri için baskı gördüğü belgelendi.
Çocukların bu düzeni tanımlamak için kullandığı ana sözcük ise tek bir gerçeği haykırmaktadır: "Kölelik!"
ÇOCUK İŞÇİLİĞİ SINIF POLİTİKASININ NERESİNDE?
Organize sanayi sitelerinden yükselen bu "kölelik" çığlığının ve MESEM eliyle kurulan sömürü düzeninin ardındaki mekanizmaları koyduktan sonra, söyleşimizi meselenin politik ve teorik kalbine taşıyoruz. Aslı Odman'a, emek hareketinin uzun yıllardır bocaladığı o düğüm noktasını soruyoruz: "Çocuk işçiliğiyle mücadele sınıf politikasının neresine düşer? Bu mesele dar bir 'sosyal politika' ya da merhamet parantezi midir, yoksa doğrudan sınıf mücadelesinin merkezinde mi durur?"
Odman, bu konudaki soyut kavramsal tartışmaları bir kenara bırakarak sözü doğrudan sermayenin bütünsel saldırısına getiriyor. Sermaye birikiminin maliyetleri düşürmek, ücretleri geriye çekmek ve işçi sınıfını uysallaştırmak için yaş hiyerarşisini, toplumsal cinsiyeti, göçmenliği ve ırkçılığı aynı anda araçsallaştırdığını hatırlatan Odman, şöyle devam etti: "Çocuk işçiliğiyle mücadele elbette sınıf politikasının bir parçası. Ancak her yerde geçerli, tekil ve türdeş bir sınıf politikası olamaz. Sınıfın kendi içindeki katmanlara göre farklılaşması gerekiyor. Kürt işçiler söz konusu olduğunda ırkçılıkla iç içe geçen bir sömürüden bahsediyorsak, bu alandaki politika farklı olacaktır. Kadın emeğiyle ilgili meselelerde toplumsal cinsiyet mücadelesinin birikimini yadsıyamayız. Çocuk işçiliğinde de Türkiye'de ne yazık ki çok az gelişmiş olan yaş ayrımcılığına bakmamız, sınıfın yaş katmanlarını incelememiz gerekiyor. Bugün sınıf politikası yapanların çocuklara yönelik ayrı bir politikası olduğundan bahsedemeyiz."
Çocuk sömürüsünün sadece mesai saatleri ve ücret gasbıyla sınırlı kalmayan fiziki ve ekolojik boyutuna da dikkat çeken Odman, sermayenin yarattığı ekolojik ve sınıfsal tahribatın çocuğun bedenine nasıl kazındığını şöyle anlattı: "Gıda alanında bile çok ciddi sınıfsal eşitsizlikler yaşanıyor. Kurşun zehirlenmesi, obezite, bodurluk, gıdaya erişememe ve dünyanın en yüksek gıda enflasyonlarından biriyle karşı karşıya olma gibi meseleler var. Yoksulluk ile çocukluk arasındaki ilişkiyi burada ele almak gerekiyor. Çocukluk döneminde hormonal, zihinsel ve bilişsel sistemler henüz gelişimini tamamlamamışken ağır metallere, kötü havaya ve coğrafi eşitsizliklerle sınıfsal eşitsizliklerin kesiştiği koşullara maruz kalınıyor. Bunların etkileri daha sonraki aşamalarda bütünüyle giderilemiyor. Türkiye'de çok büyük bir maden hücumu ve ekolojik yıkım gerçeği var. Doğanın yıkımı önce en kırılgan kesimleri etkiliyor. Nasıl bir işçi fabrikada çalışmanın izlerini bedeninde taşıyorsa, bir çocuk da ekolojik olarak tahrip edilmiş bir bölgenin izlerini hayatı boyunca bedeninde taşıyacaktır. Yani sınıfsal eşitsizlik, çocuğun bedenine yaşa bağlı olarak yazılıyor."
"ÜÇLÜ KISKAÇ": İŞE, SUÇA VE EVLİLİĞE İTİLMİŞ ÇOCUKLAR
Söyleşimizin bu aşamasında Dr. Aslı Odman, sermaye birikim rejiminin ve mevcut çalışma düzeninin çocukluğu tek bir alanda değil; birbiriyle doğrudan temas eden üç temel hat üzerinden kıskaca aldığını vurguluyor: İşe itilmiş, suça itilmiş ve evliliğe itilmiş çocuklar.
Her üç "itilme" biçiminin de sınıf politikasının ve emek rejiminin geçirdiği dönüşümle kopmaz bağlar taşıdığını belirten Odman, bunların üretim alanlarından başlayarak yaşam alanlarında yeniden katılaşan süreçlerin farklı görünümleri olduğunu ifade etti.
Sömürünün ve şiddetin bu üç farklı alanda nasıl eş zamanlı üretildiğini anlatırken Odman, kavramsal çerçeveyi doğrudan şu sözlerle çizdi: "Bunların hepsi, sınıf politikasının ve emek rejiminin dönüşümüyle ilgili. Üretim alanlarından başlayarak yaşam alanlarında yeniden katılaşan süreçlerin farklı görünümleri. Yani işe itilmiş, suça itilmiş ve evliliğe itilmiş çocukları birlikte düşünmek gerekiyor. Erken Cumhuriyet döneminde 'Çocuk suçlu olamaz, ceza ehliyeti yoktur, toplum onu bu noktaya getirmiştir' diyen yaklaşımın bugün nasıl tersine döndüğünü görüyoruz. Sosyal politikaların geri çekilmesiyle birlikte çocuklar suç aygıtlarının tam ortasına itiliyor."
Özellikle kız çocuklarının erken yaşta evliliğe itilmesi meselesinin ise geçmişten kalan basit bir "feodal arıza" ya da "gelenek" olarak görülemeyeceğini belirten akademisyen Aslı Odman şunları söyledi: "Türkiye'de ücretli emek rejimi, ücretsiz bakım emeğiyle birlikte varlığını sürdürüyor. Kadınların onda yedisinin ev kadını olduğu bir sistemden bahsediyoruz. Örneğin bekar bir madenciye iş vermiyorlar; çünkü o madencinin bedenini evde eşi toparlayacak. Tersane işçisinin bedenini de evde eşi toparlayacak. Sosyal politikanın ve işçi sağlığı ve iş güvenliği uygulamalarının ulaşmadığı alanlarda, bu kadınların ücretsiz yeniden üretim ve bakım emeği sistemi devam ettiriyor. Dolayısıyla evliliğe itilen çocuklar ve kız çocukları meselesindeki patriyarka, yalnızca geçmişten kalan bir iz, bir arıza değil; kapitalizm tarafından sürekli yeniden üretiliyor ve yeniden işe koşuluyor."
ŞABLONCU REÇETELERE KARŞI HAVZA BAZLI VE BÜTÜNLÜKLÜ BİR MÜCADELE HATTI
Söyleşimizin sonunda Dr. Aslı Odman ile masadaki tüm teorik, mekansal ve tarihsel tespitleri eylemsel bir toplamda birleştiriyoruz. Çocuk işçiliğiyle mücadeleyi merhamet söylemlerine ya da dar "sosyal politika" parantezine hapsetmeden, doğrudan sınıf savaşının göbeğine oturtacak politik hattın imkanlarını tartışıyoruz.
Odman, masaya hazır ve şabloncu reçeteler koymak yerine; emek hareketinin ve sınıf siyaseti yürüten öznelerin öncelikle kendi pratikleriyle yüzleşmesi gerektiğinin altını çizdi. Fabrika kapılarında yalnızca yetişkin işçilere seslenen, çocukları ve hane içindeki cendereleri görmezden gelen geleneksel örgütlenme tarzının yetersizliğine dikkat çeken Odman, öznelere yönelik iğneyi kendine batıran samimi bir çağrı yaptı: "Bugün sınıf politikası yapanların çocuklara yönelik ayrı bir politikası olduğundan bahsedemeyiz. Uzun zamandır mücadele eden, emek veren pek çok hareketin çocuklarla ilgili ayrı bir politika geliştirmediğini görüyoruz. Esasında önce mücadele edenlere, yani kendi içimize eleştiri yöneltmeliyiz. İhtiyaçları belirlemek anlamında bu eleştiriyi yapmalıyız. Bütün hareketlerin yaş ve çocukluk konusunda ayrı bir bakış açısı ve politikası olması gerekiyor. İşçi sınıfı hanelerinde veya işçi mahallelerinde örgütlenme yürütmek, çocukları dışlamayı gerektirmiyor. Yalnızca yetişkin bireyleri örgütlenmeye davet etmek de yeterli değil. Çünkü çocuklarıyla ilgilenmek zorunda olan, çocuklarının bakımını karşılayamayan ve borç yükü altındaki haneler zaten ağır bir boyunduruk ve kıskaç altındalar."
Peki, bu boyunduruk cenderesini kıracak dinamik nasıl örülecek? Odman, her bölgenin, her sanayi havzasının ve her mahallenin kendi özgün çelişkilerinden beslenen esnek ve somut bir mücadele hattına işaret etti: "Tek bir reçete sunmaya çalışmadan, bu tür ihtiyaçlara yanıt verecek özgün bir çocuk politikası geliştirmek gerekiyor. Hangi iş kolunda, hangi havzada veya hangi mahallede çalışıyorsak bütün bu ilişkilerin farklı bileşimlerine bakmamız gerekiyor. Ailelerle birlikte yürütülecek çalışmalar, eğitim sisteminin yozlaşmasına karşı eğitim emekçileriyle kurulacak ilişkiler ve bölgenin kendi çelişkileriyle imkanları dikkate alınmalı. O bölgedeki dayanışma ağları neyse ona göre hareket edilmeli. Bu ağlar hemşirelik üzerinden, etnik kimlik üzerinden ya da bölgedeki çevre haklarını savunma mücadelesi üzerinden kurulabilir."
Odman, bu somut hat önerisini ekoloji ve halk sağlığı mücadeleleriyle bağını kurarak şöyle somutlaştırdı: "Örneğin, bir bölgede ekolojik yıkıma yol açacak bir maden açmak isteyen şirkete karşı mücadele yürütülebilir. Burada atık havuzlarında birikecek ağır metallerin çocuklarımızı ve hayvanlarımızı zehirleyeceği, en kırılgan kesimleri etkileyeceği anlatılabilir. Dolayısıyla mesele yalnızca açlık ve gıda kıtlığı değil; çocukların ortaklaşa maruz kaldığı bütün bu yıkım koşullarıdır. Çocuğun içinde bulunduğu koşullara göre farklılaştırılmış, içine ekolojiyi, gıdayı, bakımı ve havza gerçeklerini koyan sınıfsal bir çocuk politikasını inşa etmek ertelenemez bir görevdir."
Akademisyen ve İSİG Meclisi gönüllüsü Dr. Aslı Odman'ın tarihsel, mekansal ve teorik uğraklarıyla kurduğu bu bütünlüklü çerçeve; çocuk işçiliği meselesini duygu dünyamıza hapsedilen bir "mağduriyet" alanı olmaktan çıkarıp, doğrudan sermayenin kıyım rejimine ve sınıf savaşının merkezine yerleştiriyor.
Biyopolitikadan nekropolitikaya, OSB duvarlarından MESEM tezgahlarına ve ekolojik yıkım alanlarına uzanan bu tablo karşısında yapılması gereken; soyut programlar veya türemiş şablonlar sunmak değil, her havzanın kendi özgün çelişkilerine dokunan sınıfsal bir çocuk politikasını inşa etmektir. Odman'ın da gösterdiği üzere; çocukların bedenine kazınan bu sınıfsal eşitsizliği kırmanın tek yolu, sınıf siyasetinin yaş katmanını görmek ve mücadeleyi yaşama kasteden bu sermaye kuşatmasının karşısına dikmektir.
