Fransa: Örgütlemişler mi sonbaharı - Nilgün Güngör

Bu çap ve kitlesellikte bir hareketi kim örgütleyebilirdi? Ortada 3 yıl önce atladıkları otomobilin içinde polis kurşunu ile öldürülen Nahel’in yarattığı türden sert bir isyan sebebi yoktu. Genel grev ve eylem günlerinde adını blokajlarla duyduğumuz kent merkezindeki sayıları çok fazla olmayan liseler de bu kez işaret fişeği değildi. Bu isyan, ne tek başına olmazsa olmaz rutin örgütsel faaliyetlerden ve düz bir biçimde tekrarlanan çağrılardan, ne “Önce şu sonra bu…” sıralı taktik planlamalardan, ne “basitten karmaşığa”, “barışçıl olandan daha üst biçimlere doğru” diye sayılan eylem biçimlerinden doğdu… Ekonomik, siyasal, toplumsal kriz dönemlerinin, dünya/Avrupa ölçeğindeki aktüel birçok deneyimin, Fransa’nın tarihsel arka planı ile örülü, artık siyasi ve toplumsal olarak beklenebilecek (toplumun nabız atışlarına nüfuz ettiğiniz ölçüde daha kolay) ama vakti saati bilinmeyen, kendiliğinden gelişen bir sonucu olarak ortaya çıktı. Tekelci burjuvazinin hükümetinin, bütçe kısıtlama görüşmelerinin, faşist parti RN’nin iktidar yürüyüşünün ortasına, hepimizin hayalini kurduğu, bardağı taşıran o damla gibi düştü.

Liselilerin öfke patlaması 21 Eylül’de Paris’in banliyösü Créteil’deki Antoine de Saint-Exupéry lisesinde bir müdür yardımcısı, bir mesleki ve teknolojik formasyon sorumlusu ile engelli öğrencilere refakat eden bir görevlinin, okullar açılalı 1 aya yaklaşırken hâlâ eksik olmasıyla ortaya çıktı. Ayın 17’sinde bir kısım öğretmen koşulları kınamak için grev kararı aldı. Bir matematik, bir fransızca, bir tarih öğretmeni, bir yedek öğretmen, bir hemşire izinliydi ve yarı zamanlı bir sosyal hizmet uzmanı eksikti. Mediko sosyalin işi başından aşkındı ve iki hemşire gerekiyordu.

O akşam birkaç son sınıf öğrencisi duruma el atmaya karar verdi. Cheikh, Caïs ile Amine isimli liselilerin anlatımına göre, bu epey spontane bir tepkiydi çünkü anlık olarak çıktı ve yarından itibaren şansımızı deneyelim, sesimizi duyuralım, bir şeyleri değiştirmeye çalışalım dediler. Öğrenciler sabah 6-6:30 gibi okulun önüne gelip birkaç çöp kutusu ve barikat malzemesi koydular. “Güvenliğin gözünün önünde yaptık. O fazla bir şey anlamadı ama baktı ki bizde pankartlar var, taleplerimiz var, saygılı davranıyoruz, hemen bıraktı gitti. Biz oraya kırıp dökmeye gelmemiştik, haklarımızı istemek için oradaydık. Gökteki ayı, lüks şeyleri falan değil en asgari şeyleri istiyorduk. Eşitlik, yani banliyö ile mesela 16. bölge ile eşitlik, fırsat ve başarıda eşitlik istiyorduk. Sorunlarımıza yanıt almayı hatta bazı çözümler bulmayı başardık.” (Çözümler, diyor, çünkü eylemler sonucunda iki kişi işe alınmış.)

“Herkes olabilirmiş ama biz mühendis, doktor vb olamazmışız,” diyor son sınıf öğrencisi Human. 21 Eylül’de iki LFI milletvekilinin gelmesiyle yeni bir blokaj planlanmış. Öğrenciler bunu tanınmış biri bizi desteklemeye geliyor sesimizi daha uzağa taşımak için diye tanımlıyor. Bazı öğretmenler hala temkinli. Olayı kendilerine çevirmek isteyenler olabilir, bunu düşünmemek mümkün değil ama her halükarda bu bizim değil onların sorunu diyorlar.

Öğrenciler eylem sırasında her şeyi filme almışlar. Blokaj, sloganlar. Sonra onları izleyip TikTok’da binlercesini yükleyip hareketin diğer liselere yayılmasına tanık olmuşlar. Bu kadarını onlar da beklemiyordu.

YAŞASIN SÜREKLİLİK

Lise isyanının patlak vermesine ilişkin yukarıdaki aktarım radiofrance’dan.(1) Elbette ki ona da binlercesine tanık olmak mümkün değildi.(2) Ama hareketin yatayına ve dikeylemesine zirvelerini geride bıraktığı bu artık yirmili günlerde, hem de 13 Ekim için öğretmen, liseli ve üniversite öğrenci sendikaları bir eylem çağrısı yapmış iken, öncelikle sürekliliği selamlamalıyız.

Bunun sebebi yalnızca ülkenin kuzeyinden güneyine doğusundan batısına uzanması, hatta sınırları da aşıp Belçika (Walon bölgesi), daha küçük ölçekte de Hollanda ve İtalya’da taşması değil. Elbette ki gerek yaygınlığı ve kitleselliği gerek kitlelerin meşru şiddetini doğallığında uygulaması ve buna karşı tekelci burjuvazinin hiç kimse tarafından seçilmemiş hükümetinin talimatı ile bu zamanda bile şaşırtacak sayıda gözaltı bize bir karşı ısrarı gösteriyor. Fakat ona bu güç ve tempoyu sağlayan sürekliliğe baktığımızda işçi sınıfının, gençliğin çalışma ve yaşam koşullarının bastırılması için açılan savaşın kendisini ve buna karşı sınıfsal toplumsal mevzilerini koruma mücadelesini görüyoruz. Bugünün eylemci liselileri, üniversite öğrencileri, emeklilik yaşının yükseltilmesine karşı yapılan eylemlerde, Nahel için protestolarda ve daha birçoğunda kendilerine yer açmışlardı. CGT sendikası başkanı Sophie Binet onları ilkokula 2014’de başlayan, pandemiyi, uzaktan eğitimi görmüş, yaşam ve eğitim koşulları sürekli geriye gitmiş bir kuşak olarak tanımladı ve feda edilmemelerini istedi. Gelecek duygumuzun yersiz olmadığı apaçık görünüyor. Öyle ki, eylemler yalnızca öğrenci ve işçi gösterileri ile nam salmış Paris, Strasbourg, Rennes, Nantes, Marsilya, Lyon, Toulouse, Tours gibi kentlerle sınırlı kalmıyor, deniz aşırı sömürgelerde ses veriyor. Seçimlerde faşist parti RN’nin yüksek oy aldığı ülkenin güneyinde, tuzu kuru Nice, Cannes, Toulon gibi yerlerde beyaz yaka göçmen ailelerine mensup öğrenciler bile blokaj görüntülerini hevesle paylaşıyor.

Eylemin talepleri hep eğitim ile anılıyor. Eğitime ayrılan bütçenin artırılması -liseli öğrenci sendikalarının ifadesiyle masaya 10 milyar euro koyulması- banliyödeki ve kent merkezindeki okullar arasında eşitlik, eğitim koşullarının iyileştirilmesi, dersliklerde klima koyulması öğretmen açığının giderilmesi (3), sınıf mevcutlarının azaltılması, okullarda hemşire, çıraklık eğitmeni alınması, okul binalarının durumunun düzeltilmesi, tuvaletlere sabun, tuvalet kağıdı, kurutma kağıdı koyulması, farelerin, böceklerin itlaf edilmesi, sınıflar ve müfredatın iyileştirilmesi, yemekhane ücretlerinin düşürülmesi, yemek kalite ve miktarının artırılması, eğitim sisteminde kapsamlı reformlar yapılması, yüksek öğretim yerleştirme sistemi Parcoursup’ün kaldırılması, yüksek eğitimde 150.000 kişilik yeni öğrenci kontenjanı açılması, 2026 ders yılında başlatılan cep telefonu ve internet yasağının kaldırılması, eylem yapılan okullardaki özgül taleplerin karşılanması -eylemlerin ardından ilk karşılık bulan bu oldu, tıpkı grev ya da direnişteki işyerinin çevresindeki fabrikalarda çalışma koşullarının bir nebze düzeltilmesi ve 3000 öğretmen alımına karar verilmesi gibi. Taleplere, eylemlerde göstericilere uygulanan ve arsızca orantılı denilen polis şiddetine son verilmesi de eklendi.(4)

Bu süreçte ülkedeki üç liseden birinde blokaj yapıldı; ülke çapında yüzbinlerce kişinin katıldığı gösterilerde liseli, üniversiteli öğrencilerle öğretmenler, veliler ve ileri işçiler omuz omuza verdi. Tekelci burjuvazinin korkusu büyüdü. Başbakan Lecornu meclis görüşmelerinde siyahlara ve kuşaklar boyu yerleşik de olsalar -çoğu Cezayir, Fas, Tunus kökenli- emekçilere duyduğu nefreti saklamıyordu. Sanki her yerde Ladj Ly filmlerinden sahneler yaşanıyordu.(5) Gözü dönmüş bir hiddetle saldıran ve şiddeti orantılı kullandığı söylenen polis yüzde 82’si 18 yaşın altında 7 bin kişiyi gözaltına aldı. Bu, 1961 Cezayir Savaşından bu yana en yüksek gözaltı sayısıydı. Eylemlerde kullanılan sersemletici el bombalarından bir öğrencinin eli koptu -tepkiler üzerine İçişleri Bakanı bu malzemenin kullanımını askıya aldığını açıkladı, birçok öğrenci copla pervasızca dövüldü, boğulmaya çalışıldı, yaralandı. ‘Hiçbir taviz verilmeyecek’ ulumaları, eylemlerin sebepleri yerine kırılan dökülen yerlerin gürültüsünün çıkarılması, eylemciler için “Onlar aslında lise öğrencisi değil, dışardan gelenler” çarpıtmaları eksik kalamazdı. Eylemlerin cereyan ettiği -Paris bölgesinin en yoksul, göçmen, 1,7 milyonluk yoğun nüfusu ve sol partilere oy vermesi ile tanınan- Saint Seine Denis departmanı ile ilk ve tek siyah belediye başkanıyla Saint Denis banliyösünde öğrencilere desteğe gelen LFI (Boyun Eğmeyen Fransa) başkan, milletvekili ve meclis üyeleri ile velilerin dayanışması yine tanıdık biçimde LFI liselileri kullanıyor kirli demagojileri ile karşılandı. Liselilerin ardı ardına sayıldığında bu denli meşru talepleri hazırda başlamış 2026 seçimleri ve parlamenter turnuvalara dahil edilmeye çalışıldı. Liselileri aileleri ile kuşatmak ve eylemden caydırmak için zararların aileler tarafından tazmin edilmesini dayatan “Kamu malına zarar veren öder” yasası 27 Ekim’de senatoda görüşülecek. Le Monde gazetesi yasanın çok fazla karşı davaya sebebiyet vereceği başlıklı haberinde hem bunun faşist Marine Le Pen’in politikaya gireli beri istediği şey olduğunu hem de sözde karşıtını yazıyor -suçluyla suçsuzu ayırmak gerektiğini!

Öğrencilerin eylemleri ve meşru şiddeti liseli sendikalarınının ardından işçi sendikalarının, özellikle öğretmen sendikalarının, velilerin ve muhalefet partilerinin çağrılarıyla daha da özgüvenli hale geldi. Ülke tarihindeki birden fazla başkaldırının temaları bu sürecin de slogan seti haline geldi. Sarı Yeleklilerin eylemlerinde olduğu gibi başı kesilen kral, Paris Komünü, 1968 Mayısı geri çağrıldı. Monarşinin adı yine Macronie oldu, Milli Eğitim Bakanı Edouard Geffray’in adı kelime oyunuyla Epinard’a çevrildi (ıspanak). Liseliler mukavva kutulara kendi yazdıkları TikTok ve rap dilinden dövizler taşıdılar.

Eylemi kim örgütledi desek herhalde bu tacı kimseye takamayız. Her ne kadar 2023 yılında altı lise sendikası birleşmiş olsa ve bunun mutlaka bir faydası bulunsa da bu çapta bir eylemi kimse ben örgütledim diyemez. Fakat kuşkusuz burjuva demokrasisinin azalan koşulları altında da örgütlenme ve eylem fikrinin canlı tutulmasında liseli sendikalarının, onların bağlı oldukları parti ve örgütlerin (6), işçi sendikalarının vb. de mutlaka payı vardır. Nitekim hükümet ve bakanlıkla yapılan görüşmelere Liseli Öğrenci Sendikal Birliği ile Üniversiteli Öğrenci Birliği katıldı. Çıkışta açıklamaları onlar yaptı, bu görüşmeleri yapmak için bile 10 günümüz geçti ama hala somut sonuç yok, eyleme devam dediler. Eylemlerde her bir liseli, üniversiteli ve öğretmen sendikası temsilcisi tek tek konuşarak mücadelenin demokrasisini de yaşadılar. Televizyon programlarında hemen her gün gerek sıkıştırmak gerek görüş almak biçiminde liseli öğrenci sendika ve örgütlerinden temsilciler çağrıldı. Temsilci Fransız ve Paris içi iyi bir liseden ise sözü nispeten serbest bırakıldı, banliyölerden geliyorsa daha fazla sıkıştırıldı. LFI’ye (Boyun Eğmeyen Fransa) veya parlamento dışı sola yakın ise daha kötü, cumhurbaşkanı adayı Gabriel Attal’ın çizgisinde ise daha iyi anlayışlı sorularla karşılandı, vb.

BİRLEŞE BİRLEŞE YÜRÜMELİYİZ
Her yıl 1 Mayıs’ın ardından tatil moduna giren sendikalar Eylül ayında kitlesel bir yürüyüşle şehre geri dönüşünü ilan eder. Aradaki zamanda spontane gelişmelere sahne olsa bile rutin böyle seyreder. Bu yıl sendikalardan bu rutin de yetersizdi. 29 Eylül’de salt kamuda çalışanlar grev ve gösteri yaptılar ve bu da ülke çapında 200 bin kişi gibi zayıf bir sayı ve grevdi. Oysa işçi sınıfının, gençliğin, kır yoksullarının karşısında mali oligarşinin bütçe bataryası çoktan ateşlenmiş durumda. Üç yıldır direkt atama yöntemiyle, seçilmemişler eliyle yönetiliyoruz. 2024’de meclisi feshetmek zorunda kalıp seçime giden Macron ve aslında mali oligarşi seçimi kazanan partilere hükümet kurma görevi vermedi. Bir yandan parlamenterizmin çıkmaza götürdüğünde ısrar ederken aynı zamanda seçme hakkının çok değişik biçimlerde elimizden alındığı, parlamentonun incir yaprağının da düştüğü bir rejim biçimlenişine karşı mücadele etmek zorundayız. Kah yapılmış seçim sonuçları uygulanmıyor, kah Hindistan’da olduğu gibi muhalif bölgelerden seçmen yoğunlukları listelerden siliniyor, kah seçmen iradesine kayyımlarla el koyuluyor. İhtiyaçlarımız ve arayışımız büyür, doğrudan demokrasi düşünce dünyamızda yer bulurken oy hakkının dahi çiğnendiği en alt düzleme doğru çekiliyoruz.

Liselilerin isyanı bu rutini bozmakla kalmadı. Aynı zamanda taleplerin direkt sınıfsal toplumsal banda oturmasıyla saflaşmanın sıkıştırılmak istendiği kültürel, dini motiflerin de etkisini azalttı -sadece azalttı diyelim, çünkü bu çok kaşınan bir konu. Neyse ki eylemler Müslüman ve göçmen nüfusun daha fazla olduğu yerlerle sınırlı kalmadı. Böyle olduğu yerlerde de açık sebepler kimin Ladj Li’nin “İstenmeyenler”inden sayıldığını gösteriyordu. Kurtlu yemekler, kırık pencereler, boş geçen dersler asıl buralardaydı çünkü. Öyle ki kent merkezlerindeki eylemler kendilerini daha çok destek mücadeleleri olarak tanımladılar.

Lecornu hükümetinin sağlık katkı payları, işsizlik sigortası süre ve miktarları, emekli maaşları, vergiler, aile ödeneği, kira ödeneği gibi sosyal harcamaları tırpanlayan bütçe kısıtlamalarına önümüzde gitgide yükselen Marine Le Pen’in somut tehlikesi ekleniyor. Marine Le Pen tekelci burjuvaziye işçi ve emekçilerin boğazından 125 milyar euro tasarruf vadediyor ve önce Fransızlar diyerek aynı işçi ve emekçileri birbirinden ayırmaya girişiyor. Liselilerin sendikalarla buluşarak başlayan ve böyle yürütülmesi yaşamsal olan eylemi faşist tırmanışa da anlamlı bir karşı ağırlık oluşturuyor. Ancak işçi sınıfının (sadece kır değil kentlerde de) kendi taleplerinin arkasında durması ve faşist karşıdevrimci bayraklara hayat hakkı tanımaması, işçi sınıfının ileri kesimlerinin önünde bir görev olarak durmaya devam ediyor. Ne tek bir çatışma ne de kesimsel talep ve mücadelelere sığarak ilerlenebilir; sağlam bir ideolojik politik liderlik ihtiyacının yakıcılaştığı, bu uzun bir yoldur.

DİPNOTLAR:

(1) https://www.radiofrance.fr/franceinter/podcasts/le-grand-reportage-de-france-inter/le-grand-reportage-du-mercredi-30-septembre-2026-3748999 

(2) Bunlardan birinin tam yerini anlayıp vardığımızda eylem dağılmıştı. Fakat seçilen mevkideki yol yapım çalışmasının birçok barikat malzemesini sağladığı, civar işyerleri sahiplerinin de en azından o anda kimseyi polise teslim etmeyeceği -çoğu Kuzey Afrikalı Arap ve Müslüman- anlaşılıyordu.

(3) Bu seçilmemişler hükümetine Sosyalist Partinin onay verme gerekçelerinden biri öğretmen kadrolarının iptal edilmemesiydi. Yeni bütçede bu da paspas edilecekti.

(4) Eylemlerin sınıfsal arka planında sivri noktayı eğitim koşullarındaki eşitsizlik oluşturuyor. Banliyölerde çok daha açık olarak görülen bu sorunlar kent içindeki okullarda da yok değil. Kamu hizmetlerindeki yıkımı şehrin hem merkezi yerlerinde hem de banliyölerdeki kurs, hastane vd kurum deneyimlerimize çoktan kaydetmiştik. Emekçi semtlerinde artan yoksullaşma ve daralan imkanlar, günlük ihtiyaçların dahi karşılanamaması, işçi ailesinin yaşadığı yıkım ile birlikte öfkeyi büyütüyor.

(5) Mali kökenli yönetmen Ladj Ly günümüzdeki göçmen sorunlarına ışık tutan “Sefiller” -Cannes’da ödül aldı- ve 2023 tarihli “5. Blok/İstenmeyenler” adlı filmlerinde polisi ve şiddetini başlı başına bir figür olarak işler ve ezilenler yönünden adaleti sağlamadan filmi bitirmez. Göçmenleri yekpare değil onları sisteme eklemleyen sosyal sınıfsal katmanları ile ele alışı, solun burada genellikle kültürel diyerek uzlaştığı cemaatsel ilişkilere içerden ve eleştirel yaklaşımı filmlerinin gerçeklik duygusunu artıran güçlü yanlarıdır.

(6) Bu bağlılık bizdeki komsomol mantığından farklı.