Bir ülkede iş kazaları istatistik değil, hayatlarımızın bilançosudur.
Her ay açıklanan iş kazaları rakamlarını çoğu zaman birkaç satırlık haber olarak okuyoruz. Bir süre sonra sayılar birbirine karışıyor. 155, 129, 150, 190…
Rakamlar büyüyor, hayatlar küçülüyor. Oysa her bir rakamın arkasında bir isim, bir aile, yarım kalmış bir hayat ve eksilmiş bir ev var. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi'nin verilerine göre 2026 yılının ilk yedi ayında Türkiye'de en az 1.279 işçi hayatını kaybetti.
Başka bir ifadeyle, yılın ilk yedi ayında her gün yaklaşık 6 işçi çalışırken yaşamını yitirdi.
Peki bunu yalnızca “iş kazası” olarak değerlendirmek mümkün mü?
Bence hayır.
Çünkü Türkiye'de iş sağlığı ve güvenliği açısından temel kuralları ortaya koyan 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu var.
Kanun açık.
İşverenin sorumluluğu açık.
Risk değerlendirmesi açık.
Önleyici yaklaşım açık.
Buna rağmen insanlar ölmeye devam ediyor.
İşte asıl sorgulanması gereken çelişki tam da burada başlıyor.
Rakamların anlattığı gerçek
2026 yılının ilk yedi ayında en fazla ölüm Haziran ayında gerçekleşti. 228 işçi. Ardından 214 ölümle Temmuz ve 213 ölümle Mayıs geliyor.
Ne kadar basit geliyor, değil mi?
Sadece kaybettik…
Bir sayı daha eklendi.
Bir haber daha çıktı.
Bir cenaze daha kaldırıldı.
Bir evde daha sofraya bir tabak eksildi.
Ve hayat, sanki hiçbir şey olmamış gibi devam etti.
Oysa 6331 sayılı Kanun'un temel yaklaşımı, iş kazası olduktan sonra müdahale etmek değil, kazayı meydana getirecek riskleri önceden belirlemek ve ortadan kaldırmaktır. Kanunun 4. maddesi işverene, çalışanların işle ilgili sağlık ve güvenliğini sağlama ve gerekli her türlü önlemi alma yükümlülüğü getiriyor. İşveren, işyerindeki araç ve gereçlerin güvenli olmasını sağlamak, alınan önlemlere uyulup uyulmadığını izlemek ve denetlemekle de sorumlu.
Yani kanun bize şunu söylüyor:
Önce insan.
Önce güvenlik.
Önce yaşam hakkı.
Peki uygulamada ne oluyor?
Risk değerlendirmesi dosyada mı, sahada mı?
6331 sayılı Kanun'un en önemli araçlarından biri risk değerlendirmesidir. Risk değerlendirmesi; tehlikeleri belirlemek, riskleri analiz etmek ve gerekli önlemleri almak için vardır. Ancak risk değerlendirmesi sadece bir dosyanın içinde duruyorsa, imzalanıp rafa kaldırılıyorsa, işçinin hayatını koruyamaz.
Asıl soru şudur:
Risk değerlendirmesinde tespit edilen tehlikeler gerçekten ortadan kaldırılıyor mu?
Yüksekten düşme riski tespit edilmişse gerekli toplu koruma önlemleri alınmış mı?
Elektrik riski belirlenmişse gerekli teknik önlemler uygulanmış mı?
Trafik riski belirlenmişse çalışanların güvenli ulaşımı sağlanmış mı?
Ezilme ve göçük riski varsa çalışma yöntemi değiştirilmiş mi?
Yoksa bütün bunlar sadece birkaç imza ve birkaç sayfadan mı ibaret?
Çünkü bir işçi öldükten sonra hazırlanacak rapor, alınmayan önlemi yerine getirmiyor.
Kanun önlemeyi emrediyor
İş sağlığı ve güvenliğinin temel mantığı şudur:
Kaza olduktan sonra nedenini araştırmak değil, kaza olmadan önce nedeni ortadan kaldırmak.
6331 sayılı Kanun'un risklerden korunmaya ilişkin yaklaşımı da bu yöndedir. Tehlikenin kaynağında yok edilmesi, risklerle mücadele edilmesi ve toplu korunma tedbirlerine öncelik verilmesi esastır.
O halde soralım:
Bir işyerinde işçi yüksekten düşüyorsa, gerçekten gerekli önlemler alınmış mıdır?
Bir servis aracı kazasında işçiler hayatını kaybediyorsa, ulaşım sistemi ve çalışma organizasyonu yeterince güvenli midir?
Bir işçi göçük altında kalıyorsa, bilinen riskler zamanında ortadan kaldırılmış mıdır?
Bir işçi elektrik çarpması nedeniyle hayatını kaybediyorsa, teknik güvenlik tedbirleri gerçekten uygulanmış mıdır?
Bu soruların cevabı yalnızca “kaza oldu” değildir.
Çünkü kaza olmadan önce yapılması gerekenler vardır.
İş güvenliği bir maliyet değil, yaşam hakkıdır.
Bazen iş sağlığı ve güvenliği için yapılacak harcama bir maliyet olarak görülüyor.
Bir koruyucu ekipman…
Bir güvenlik sistemi…
Bir eğitim…
Bir ilave personel…
Bir bakım…
Bir denetim…
Bir güvenlik tedbiri…
Oysa güvenli çalışma koşulları için yapılan harcamanın karşısında bir insan hayatı vardır.
Bir insanın hayatını korumak maliyet değildir.
Asıl maliyet, alınmayan önlemin bedelidir.
Ve bu bedeli çoğu zaman işveren değil, çalışan ve ailesi ödüyor.
Eğitim vermek yetmez
İş sağlığı ve güvenliği eğitimleri elbette önemlidir.
Ancak çalışanı eğitmek, bütün sorumluluğu çalışanın üzerine bırakmak anlamına gelemez.
“Eğitim verdik.”
“Talimatı imzalattık.”
“KKD teslim ettik.” demek yeterli değildir.
Çünkü çalışan verilen talimatı uygularken kullanacağı güvenli ekipmana, uygun çalışma ortamına, yeterli personele ve güvenli çalışma organizasyonuna da ihtiyaç duyar. İSG'nin gerçek anlamı, çalışanı tehlikeye karşı yalnız bırakmamaktır.
Çalışan sustuğunda güvenlik kültürü de susar
Çalışanların tehlikeleri korkmadan bildirebilmesi ve “Bu iş güvenli değil.” diyebilmesi, güçlü bir iş güvenliği kültürünün göstergesidir. 6331 sayılı Kanun’un da temel yaklaşımı; çalışanların görüşlerinin dikkate alınması ve tehlikelere karşı gerekli önlemlerin alınmasıdır.
Çalışanın konuşması sorun değil, güvenliğin ilk adımıdır.
Asıl sorun, çalışan konuştuğu halde önlem alınmamasıdır.
Çünkü işyerinde çalışanların katılımı olmadan gerçek anlamda bir İSG kültüründen söz etmek mümkün değildir.
Sendikalar ve çalışan temsilcileri de burada önemli bir işlev üstlenmektedir. İş sağlığı ve güvenliği sadece işverenin, İSG profesyonelinin veya işyeri hekiminin meselesi değildir.
Bu, bütün çalışma hayatının ortak sorumluluğudur.
1.279 insan bize ne söylüyor?
2026'nın ilk yedi ayında 1.279 işçi hayatını kaybetti.
Bu sadece bir rakam değildir.
1.279 aile…
1.279 yarım kalmış hikâye…
Binlerce insanın hayatını etkileyen binlerce acı…
Ve belki de en önemlisi:
Önlenebilecek 1.279 ölüm ihtimali.
Burada hepimizin kendisine sorması gereken soru şudur:
6331 sayılı Kanun'un amacı çalışanları korumaksa, risk değerlendirmeleri yapılıyorsa, eğitimler veriliyorsa, denetimler gerçekleştiriliyorsa, neden insanlar hâlâ işyerlerinde ölüyor? Sorunun cevabını yalnızca “dikkatsizlikte” aramak kolaydır.
Fakat gerçek iş güvenliği yaklaşımı, suçu çalışanın üzerine bırakmak yerine sistemdeki eksiklikleri sorgulamayı gerektirir.
Çünkü güvenlik kültürü, çalışanı suçlamakla değil, tehlikeyi ortadan kaldırmakla gelişir.
Kanunun ruhuna uygun bir çalışma hayatı mümkün
6331 sayılı Kanun bize aslında önemli bir çerçeve sunuyor:
Tehlikeyi önceden belirle.
Riski değerlendir.
Önlemi al.
Çalışanı bilgilendir.
Eğit.
Denetle.
Eksikliği gider.
Ve bütün bunları kaza olmadan önce yap.
Buna rağmen bir iş cinayeti gerçekleşiyorsa artık sadece “ne oldu?” diye değil,
“Neden önlenemedi?”
Diye sormalıyız.
Daha da önemlisi:
“Bu ölümden önce hangi önlemler alınabilirdi?”
Çünkü bir insanın hayatını kaybetmesinden sonra yapılan en mükemmel risk değerlendirmesi bile onun hayatını geri getirmeyecektir.
6331 sayılı Kanun bize bir yükümlülük tarif ediyor. Ama kanunların gerçek anlamı, kâğıt üzerinde yazdıklarıyla değil, hayat kurtardıkları ölçüde ortaya çıkar. Bugün 1.279 kişinin ardından hâlâ aynı soruyu soruyorsak, artık sadece mevzuatı değil, uygulamayı da sorgulamanın zamanı gelmiştir.
Çünkü:
İş kazası kader değildir.
İş kazaları önlenebilir.
İş sağlığı ve güvenliği bir formalite değil, yaşam hakkıdır.
Ve 6331 sayılı Kanun'un en temel amacı olan çalışanı koruma sorumluluğu, kâğıt üzerinde değil, işyerinin her metrekaresinde hayat bulmalıdır. Bir işçi daha ölmeden, bir aile daha yıkılmadan, bir çocuk daha babasız kalmadan…
Önlem alınmalıdır.
İşyerlerinde ki Sessiz Ölümler
İş kazalarında kaybettiğimiz her can, yalnızca bir istatistik değil; bir ailenin, bir çocuğun ve bir hayatın eksilmesidir. 2026 yılının ilk yedi ayında en az 1.279 işçi çalışırken hayatını kaybetti. Böylesine ağır bir tablo karşısında insanın aklına şu soru geliyor: Bir savaşın ortasında bile bu kadar insanı kaybetmiyoruz belki, her gün işe giderken neden bu kadar insanımızı kaybediyoruz? Üstelik bu ölümler, önceden belirlenebilecek ve gerekli önlemler alınarak büyük ölçüde önlenebilecek risklerin sonucunda gerçekleşiyor. Bu nedenle iş kazalarını sıradanlaştırmamalı, rakamların arkasındaki hayatları görmeliyiz. Çünkü işyerleri ölüm alanı değildir; hiç kimse ekmeğini kazanmak için canını ortaya koymak zorunda değildir.
Güvenli ve sağlıklı çalışma hakkı, ertelenebilecek bir talep değil, temel bir insan hakkıdır.
Her işçi, işten evine sağ salim dönmelidir.
