Alınterinden Gözyaşına: Yarım Kalan Düşlerin Sessiz Çığlığı - Ömer Toprak

Gözlerden süzülen yaşlar, insanlık tarihine düşülen sessiz bir not gibidir; yüzyıllardır işçilerin alın terine ve canına mal olan sömürüyü haykırır. Bugün bu notun en acı sayfalarını, sadece birer istatistik olarak görülen ama aslında her biri birer dünya olan insanların hikâyeleri oluşturuyor. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi'nin verilerine göre, 2026 yılının sadece ilk dört ayında en az 622 işçi hayatını kaybetti. Bu rakamlar sadece soğuk birer veri değil, her biri yarım kalmış bir hayal, dağılmış bir aile ve insanlık onuruna vurulmuş bir darbedir.

Bir sistem düşünün ki; bir insanın canını, bir makinenin verimliliğinden ya da birkaç yüz liralık bir ekipman maliyetinden daha ucuz görsün. İnşaatlarda güvenlik önlemi alınmadığı için betonun soğukluğuna emanet edilen bedenler, tarlada eski ve korumasız bir traktörün altında kalan hayatlar, aslında "kaza" ile değil; kâr hırsı, ihmal ve denetimsizlik sonucu "iş cinayetiyle" son bulmaktadır. Bazı işverenlerin gözünde birer "maliyet kalemi" olarak görülen bu insanlar, toplumun temelini ayakta tutan emektir; ancak bu emek, çoğu zaman betonun ağırlığı altında ezilmektedir.

Bu tablonun en yürek yakan köşesinde ise çocuklar duruyor. Çünkü bu topraklarda yoksul çocuk olmak, ne yazık ki ölümle arkadaş olmaktır. Hatay’da 1 Mayıs İşçi Bayramı’nda bile çalıştırılan 15 yaşındaki Mahir Buğra Karagön, bu düzenin son kurbanlarından biri oldu. Babasının mesleğini öğrenip ileride kendi dükkânını açma hayali kuran Mahir, staj yaptığı pastanede açık bırakılan bir elektrik panosu ve ihmaller zinciri yüzünden hayattan koparıldı. Üstelik bu fidanın "Beni elektrik çarptı" diyerek yaptığı uyarılar daha önce görmezden gelinmişti. Mahir’in yarım kalan hayali, MESEM gibi sistemlerin parıltılı tabelaları ardında çocuk emeğinin nasıl denetimsizce sömürüldüğünün en somut ve en acı kanıtıdır.

2013 yılından bu zamana kadar en az 857 çocuk, oyun oynaması gereken yaşta toprağa karıştı. 5 yaşındaki bir evladımızın oyuncağına değil, toprağa sarılması toplumsal vicdanın iflasıdır. İş cinayetleri artık sıradan birer haber kupürü haline gelmişse, asıl ölen bizim vicdanımızdır. Atanamadığı için inşaatta çalışırken can veren öğretmenler, mobbing yüzünden yaşamına son veren emekçiler, kimliksiz ve dilsiz oldukları için ölümleri bile fark edilmeyen mülteci işçiler... Hepsi, bu gökkubbe altında eşit ve onurlu bir yaşamı hak ediyordu.

Sessizliğimiz, bu adaletsizliğe ortak olmak demektir. Her işçinin sabah evinden çıktığı gibi akşam da sevdiklerine sağ salim kavuşma hakkı, hiçbir kâr hırsıyla ölçülemez. Eğer bugün aynaya baktığımızda patronların hırsıyla gölgelenmiş yüzümüzü görmek istemiyorsak; emeği, insan onurunu ve adaleti savunmak için sesimizi yükseltmeliyiz. Unutmayalım ki, bir insanın canı insanlığın onurudur ve bu onur asla parayla satılamaz. Artık yeter; çocuklar ölmesin, işçiler hayattan koparılmasın, alın teri gözyaşına karışmasın.