“Siyasette en iyi hizmet yalın değerlere dayanarak verilebilir; sadakat gibi, vefa gibi, tevazu gibi, kolektifin anlamı gibi...”
Manuel Valls hükümetinin genç kuşağından eğitim bakanı bir televizyon programında konuşuyor. Ekonomi bakanı Emmanuel Macron'u gıyabında “kesiyor”. Macron, Pazar günü çalışma yasasını geçen yıl tekelci patronlara sunan isim. Burjuva siyasete göre gençse de, neoliberalizm kadar yaşlı!
2017 devlet başkanlığı seçimlerine soyunmak üzere Ağustos'ta bakanlıktan istifa eden Macron, startını verdiği kampanyası sırasında herkesin bildiği sırrı açıkladı: “Ben sosyalist değilim...” Tekelci patronlar örgütü MEDEF'le yaşam öyküsü ile de bütünleşik Macron'un itirafı Sosyalist Parti'de yukardan aşağı rahatsızlık yarattı... Sosyalist Parti üyesi bir diğer başkan aday adayı, Macron için, “O zaten ne sağcı ne solcu” -türkçeleştirirsek “ne kokar ne bulaşır”- dedi...
Buraya gelirken
“İşçi sınıfının olgunluk derecesini” ölçmekten başka bir şey olmayan genel oy hakkı, Fransa'da birçok kez (genel, yerel, bölgesel, devlet başkanlığı, Avrupa Parlamentosu, yerel sorunlar...) kullanılıyor; devlet başkanlığı ve parlamento seçimleri iki turlu yapılıyor. Bu seçimler öncesinde parti adayları kendi aralarında yarışıyor, partililerin ve aynı zamanda tüm kamuoyunun gözü önünde rekabete girişiyorlar. Birbirlerinin açıklarını ortaya seriyor, hatta kuyusunu kazıp çelme takıyorlar. Hem bir çeşit denetim, hem de toplumsal içerilme sanısına dayanak oluşturan bu uygulamalarla, burjuva demokrasisine cazibe katılıyor.
Sosyalist Parti, 2011 seçimlerinde Sarkozy'nin neoliberal atağına duydukları öfke ve tepkiyi cebine koyarak işçilerin oylarını almıştı. Emperyalist tekelci burjuvaziye hizmet pratiğine en sonu anayasanın parlamento oylamasını atlama imkanı veren 49.3 maddesini kullanıp İş Yasası'nı da ekledi. 12 genel grev ve gösteriye kılını bile kıpırdatmadı. Her biri bir neoliberal yasaya imza atan bakanlarının adını da Sarkozy'nin yanına kazıttı. Pervasızlıkları İş Yasası'yla daha da perçinlenen tekeller ardı ardına 2017'den itibaren binlerce işçiye yol vereceklerini duyuruyorlar. Gazeteler her gün yeni bir işten çıkarılma öyküsünü anlatıyor. (Misal, bir hipermarket kasiyeri 85 centime'lik (kuruşluk) bir açık nedeniyle işten atılmış.) Üstelik bunlar daha başlangıç sayılır...
Sosyalist Parti, burjuva merkez sağ ile dönüşümlü bir rol paylaşımına sahipti. Son yirmi yılda değişmeyen tabloya göre seçimlerin ilk turunda ırkçı faşist Ulusal Cephe (Le Pen'den kızına devreden) partisi hatırı sayılır bir oy alır; ikinci turda ise oylar bu tehlikeye atfen ya merkez sağ ya da SP adayına verilirdi. Tabii bu kez tekelci sermayenin artık ertelenemez ihtiyaçları ne pahasına olursa olsun uygulanmak üzere Sosyalist Parti'nin eline neoliberalizmin programını tutuşturdu. Devlet başkanı Hollande tarihe bu yasayı uygulayarak geçmekten onur duyacağını açıkladı.
12 genel grev ve gösteriye rağmen, neoliberal İş Yasası çıktı. Grev, boykot ve blokajlar, sokak çatışmaları, burjuvaziye kadife eldiveni attırdı. Bildik “cam çerçeve kıranlar” demagojileri, tutuklamalar, ev hapisleri... İşçi kitleleri umut diye bakıp oy verdikleri Sosyalist Parti'ye artık inanmıyor. 2017 seçimlerinde burjuvazinin elindeki bu opsiyon tüketilmiş olacak. İşçi mücadelesi ne denli birleştirici-arındırıcı güce sahip olsa ve yasada belirli geriletmeler sağlansa da, sınıf mücadelesi tek kale bir maç değil. IŞİD'in Charlie Hebdo, Bataclan, Nice katliamları ve basına daha az yansıyan terörist saldırılarıyla birlikte, İslam-göçmen karşıtlığı kılığındaki faşist Le Pen hiç de bir korkuluktan ibaret değil. Postane, market, hastane, kütüphanelerde olağanlaşan aramalar, okul girişlerindeki artan güvenlik tedbirleri, polis-asker devriyeleri, hızlı geçen bir motorun, cep telefonuna yüklü ezan sesinin yarattığı iritasyon, bütün bunlar bizzat işçilere nüfuz ediyor.
Kaldığımız yerden
Neoliberal İş Yasası'na karşı mücadelede ortaklaşan sendikalar 6 Temmuz'daki final toplantısında yasa çıksa da mücadeleyi bırakmayacaklarını, tatil dönüşü sürdüreceklerini duyurmuşlardı. Aktif üyelerin katıldığı toplantının ivmesi, kararlılığı yüksekti. Konuşmalarda ezberler değil, eylemin yeni koparılmış ekmek sıcaklığı yansıyordu. İşçiler yasa çıktı diye yazıklanmak, duruma uyarlanmak yerine mücadelenin yeni etabında onu geri çektirmeyi düşünüyorlardı.
Yaz aylarında Hollande'a toplu olarak atılan kartlara “Dönüşte görüşürüz” yazıldı. İşçiler sözlerini tuttular. Şimdi burjuvaziye 15 Eylül'de genel grev randevusu veriliyor. Genel grev 7 işçi ve öğrenci sendikasının (CGT, FO, FSU, Solidaires, UNEF, UNL, FIDL) ortak çağrısı ile yapılacak.
Genel grevler şimdiye dek kitleselliği ile sendikal örgütlülükleri aştı. Dans'ın alışılageldik kurallarını bozdu. Burjuvazinin ayağına bastı. Bu toplumun yüzde 71'i İş Yasası'na karşı. Daha fazla değil daha az (32-36 saat) çalışmak, böylelikle işsizliğin tüm işçilerin üzerine yıkılışından bir nebze kurtulmak, artan hayat pahalılığına karşı ücretlerini yükselterek korunmak, patronların artık daha pervasızca kemirdiği sendikal özgürlükleri savunmak, emeklilik süresini kısaltmak istiyor.
Burjuvazinin kolayca vazgeçemeyeceği neoliberal saldırıya karşı mücadelenin kazanılması, onu bulandıracak sulara girmeden ilerlemeye bağlı.