Bu yazının derdi içten ve içeriden bir sesin dışarıdan da duyulmasına aracı olmaktır. İçtendir; çünkü anlatılmaya çalışılacak olanların etkisi yazanın etinde ve kemiğindedir. İçeridendir; çünkü ele alınan emek sürecinin kanlı canlı işçisidir.
Hizmet işkolunda yeme-içme, eğlence hizmeti sağlayan yerlerdeki üretim ilişkileri tüm diğer işkollarında olduğu gibi modern kapitalist dünyanın ürünüdür. Bu işkolunda da sermaye sahibinin amacı kârını artırabileceği kadar çoğaltmaktır. Yine her kapitalist işletmede olduğu gibi bu üretim sürecini belirleyen kaçınılmaz ve zorunlu unsurların muhataplarından en önemlisi işçilerdir. Bu yazıyla da çalışma koşullarının nasıl olduğu, işçilerin cephesinden sürecin nasıl görüldüğü ve nelerin yapılabileceğini aktarmak istenmektedir.
Bu tarz bir işletmeye giden kişinin- müşterinin önüne gelen ve onu mutlu etmesi zorunlu olan sıcak yemek, soğuk içecek, canlı müzik, hijyenik ortam, kendini evinde gibi rahat ve özgür hissetmesi için akla gelebilecek her şey ancak işçinin emek gücüyle sağlanmaktadır.
Olduğu yerde duran bir ocak, fırın, buzdolabı, tava, tencere, müzik sistemleri vd. amacı para kazanmak olan patron için hiçbir şey üretemeyeceği açıktır. Parasını harcayarak dükkânı tutan kişi, çeşitli üretim araçlarını, mutfak malzemelerini, temizlik malzemelerini, hammadde olan gıda ürünlerini satın alarak -çeşitli vergi bedelini ve yıpranma paylarını da hesaplayarak- ihtiyacının bir parçasını tamamlamıştır ancak bu kadarıyla amacına ulaşmaz. Her patronun farkında olduğu; bu sabit sermayenin tek başına değer yaratmasının imkânı yok. Bunlar ancak kendi değerlerini ortaya çıkan ürünün içerisine gıdım gıdım aktararak, eritirler. Bir miktarı bir tabak yemekte, diğer miktarı demlenen çayda, hazırlanan kokteyldedir.
Sayılanların hepsi yatırımın parçasıdır ancak kar ettirecek asıl parça yani işçiler olmadıkça üretim süreci başlayamaz. Bu aşamada devreye giren bizler de maliyetliyizdir, ne var ki “en pahalımız” dahi kendi maliyetinden daha fazla bir değer yarattığı için iş bulabilir. İşletmeye giren hammaddeyi biz işler ve istenilen, yeni şeklini verip, sunarak değer katarız. Ancak bu haliyle ürün, tüketime hazır hale getirilir ve satılır, patronunun elde ettiği toplam paranın yatırılan ilk paradan fazla olmasının koşulu da aldığımız ücretin kattığımız değerden az olmasıdır. Müşterinin memnuniyeti kârın daha fazla olması için araçtır.
Gidilen hiçbir restoranda lahmacun isteyen birinin suratına çiğ hamur ve kıyma-soğan gökten düşmüyorsa sebebi biziz. (Bazen çok istesek de olmaz) Ve hamur gibi kısa sürede tükenip bitmediğimizden, kendimizi (ertesi gün işe gelebilmek için) yenileyeceğimiz kadar dinlendikten sonra döngü yine başlar.
İşte bu kendimizi yenileme süresinde -ve elbette yaşamak için- yapmak zorunda olduğumuz harcamaların bedeli olan; gıda, kira, ulaşım, giyim vb. masraflarımızın karşılığı olarak da bizim değerimiz (ücretimiz) belirlenir. Genelde ise ücretimiz, masraflarımızı karşılamaz. Başta değinildiği gibi içerisinde sömürüldüğümüz yer, tipik kapitalist işletmedir.
Emekçi ve kapitalist kadar birbirine karşı konumu bu kadar net olan başka iki sınıf yoktur, bize kapının yeri ve çalıştığımız yerin aşevi olmadığı sürekli hatırlatılır.
Ne var ki çalıştığımız işletmelerde dayanıksız tüketim maddeleri olan gıdaların istenilen şekilde hazırlanması, servis edilmesi, bunun gün içinde defalarca ve hızla tekrarı, ortaya çıkan ürünün yine hızla tüketilmesi, bizlerin yaptığı şeyin bir değeri olmadığı düşüncesini oluşturmakta. Bizim emeğimiz olmasa da tüm bunlar doğal olarak gerçekleşebilir düşüncesi aklımızda yapışıktır.
Daha da önemlisi, bu emek sürecinde değeri oluşturanın; mekânın konumu ve güzelliği vb. gibi özelliklerinden kaynaklandığı düşüncesi hem patron tarafından sürekli vurgulanmakta, müşterilerce farklı biçimlerde (dekorasyonu överek, tabakların fotoğrafların çekerek, konumlarını paylaşarak) sık sık onaylanmakta, işçiler açısından da genelde kabul edilmektedir...