Zamanı yaşamla kurmak - Özlem Uluca

Aslında bu yazı 8 Mart’ın ertesinde kadınlık halleri ve bunun emek süreçlerindeki seyri üzerinden günü yorumlamak üzerine kurgulanmıştı. Ne kadınlık halleri ne toplumsal cinsiyet rolleri ne de emek süreçlerinde yaşamak adına verdiğimiz hiçbir mücadelenin ayrılamazlığı üzerinden birkaç kelam etme çabasına eğilirken, kalemi kıran şiddet ile alt üst edilen zihinlerin tezahürüne dönüştük 13 Mart günü. Evet, bir nevi tezahür... Çünkü silikleştirilen bir yığın, kitle olarak algılanmak ve öyleymişiz duygusu ile bunalımların en ücrasına sıkıştırılmak istenirken biz; ya bir yaşama sancısı halinde karamsarlığa bürünüyor ya da sessizliğin sesine dönüşüveriyoruz.

“Tarih sayfasında anmadığımız yaprak kalmadı” diyor birisi, bir dostum da “Artık acılarımızı yumruklarımıza yazmaktan bıktım” demişti bir zamanlar. Ölümle yaşamın bir aradalığı böylesi arafta bırakabilir arkada kalanları. Ancak zamanı bütün olarak algılamak ve ne ile mücadele edeceğimizi, kimle dayanışma kuracağımızı bilmek; yıkılmak istenen umudumuzu inşa etmenin bir aracı olabilir. Hareket etmeden zamanın bütünlüğünü, tarihimizi ve bunun günün içindeki işleyişini algılamadan söze girişmek onun içinde kaybolmamıza sebep oluyor. Hâlbuki bize yönelen baskıda yitirilen ve bu tarihle adını aklımızda iz eden dostlarımızın, mücadele arkadaşlarımızın, halkımızın ardından sözler veriyoruz. Ne güzel demiş Gülten Akın;

Sözler davranırsa bizden önce

Tohum çürür yozlaşır tarla

Yabancılaşırız kendi toprağımıza

Zamanı parçalayan, bizi yaşadığımız alana kilitleyen ancak buna rağmen bu sistemin her adımında var olan bizler için hayatı kendimize yormak ancak onu bizlerin yarattığını da anımsamaktan geçiyor. 8 Mart’ta sokaklara çıkmamızı sağlayan gerçekliği unutmamızı isteyen sistemin diline karşı koyan kadınlara uzatılan şiddet ne ise evdeki emeğini görünmez kılan, yaşadığı baskıyı o alana kapatan egemenliğin kaynağı, devletin ve sermayenin de erki aynı kaynaktan besleniyor. Zulmetmek vücut buluyor. Tarihi böyle örüyor. Bizlerse o tarihin duvarlarını inşa eden emekçiler -arasına hapsedilenler- o duvarı yıkacak gücün onu yaratan ellerimizde olduğunu göremiyoruz. Yabancılaşıyoruz. Her gün ömrümüzü kısaltan koşullarda çalıştırılıyor, çalışırken öldürülüyor, sokakta yürürken öldürülüyor, kadın olduğumuz için öldürülüyor ya da doğamıza sahip çıkmak için bir araya geldiğimizde yine o erk’in namlusuyla burun buruna geliyoruz. Dehşete düşüyoruz o an. İnsanlıktan dem vuruyoruz, vicdandan... Sözler sıralıyoruz ancak bizi hapseden duvarlara vurmuyoruz dostların adını kazıdığımız yumruklarımızı. O yüzden çürümeye yüz tutuyor tohum, yozlaşıyor tarla...

8 Mart’ı alanlara taşıyan tarihteki cüret ne ise bugün her alanda yaşatılması gereken umut da odur. Mücadele ancak yanımızdaki ellerin emeğiyle dayanışmakla büyür. Ve bize zulmedenin egemenliğine vurulacak darbe ancak böyle inşa edeceğimiz umudun kapısını vurur. Ancak o zaman yaşamak için çalışmak zorunda bırakılan bizlerin çalışırken ve sadece nefes alırken bile ölümle burun buruna neden bırakıldığını anlamlandırmış oluruz. Bugüne taşınan tarihin yapraklarına sadece bize zulmedenin değil ona karşı koyanların da sesini taşımış oluruz. Bu yüzden bizleri gündelik hayatın koşturmasına sıkıştırıp, mağdur rolünü giydiren sistemin sesini duymaya çalışmaktansa 8 Mart’ta yaşamını yitiren kadınların mücadelesini taşımak gerek. Yaşamı herkes için yaşanılır kılmak isteyen insanda ve isyanda ısrar edenlerin yüreklerini taşımak gerek her gün yürüdüğümüz yollara, çalıştığımız atölyelere ve yaşadığımız evlere...
 
Özlem Uluca