O kadar kan revan günlerden geçiyoruz ki, arada bir sürü dram ve bir sürü suç -bu deyimi kullanmayı istemiyorum ama- kaynayıp gidiyor. Her sabah gazetenin gündem toplantısında o gün yaptığımız sayfaları eleştirirken birbirimize sahillere vuran mülteci cenazelerinden söz edip, “Yine bir şeyleri atlamışız” diyoruz ama sonra gün başlıyor; kuşatılmış kentler, tanklarla dövülen mahalleler derken, aklımız başımızdan gidiyor. Kötü niyetten değil; umursamazlıktan değil ama böyle oluyor işte...
Aslında mesele göründüğünden daha derin. Mesele yalnızca her gün şu kadar insanın Ege’nin soğuk sularında yaşamını yitirmesi değil. Ortada, uluslararası mahkemelerde yargılanması gereken bir suç var.
Soru basit: Bir ülkenin sahillerinin belli noktalarına yığılan ve oradan karşı kıyılara geçmek isteyen mülteci sayısı, üç beş ayda nasıl olur da 10 kat birden artar?
Hiç öyle kenarından köşesinden geçmeden, bu sorunun yanıtı nedir? Bu kadar insanı, bu kadar kısa sürede denize döken etken nedir?
O kadar karmaşık bir yanıtı yok bu sorunun; gayet basit! Dünyanın her yerinde, umutsuzca savrulan mültecilerin ve tüm ezik toplulukların kendine özgü bir fısıltı gazetesi, bir haber ağı vardır. Siz, devlet olarak elinizdeki şırıngayla bu ağa belirli bir mesajı enjekte ederseniz, o mesaj hızla yayılır ve genel bir davranış biçimi yaratır. Örneğin bu mesaj, “Şu bölgenin sahilleri her şeye müsait, kontroller filan yok, isteyen karşıya geçiyor” şeklindeyse; kısa bir süre sonra o bölgeye doğru bir hareket başlar. Evleri ocakları dağılmış, yaşam umutları kırılmış yüzbinlerce insan her şeye, her dedikoduya inanmaya hazırdır çünkü. Sonra sahillerden ceset toplamaya başlarsınız artık.
Bu söylediklerimin yazılı bir belgesi, kanıtı olur mu? Tabii ki hayır! Bu tür şeyler için bakanlıklar yazışma filan yapmaz elbette. İşler başka bir kanaldan yürür. Siz yine bir yandan “Suriyeli kardeşlerimiz” edebiyatını sürdürürsünüz; ama artık bu yük ağır gelmeye başlamıştır. Daha doğrusu, mesele bal gibi de sınıfsaldır; mültecilerin hali vakti yerinde olan küçük bir azınlığı, zaten ya sistemle bütünleşmiştir ya da çoktan çekip gitmiştir. Geriye kalanlar ise ucuz köle işçi olarak işe yarayacak olan bir bölümü hariç artık yüktür.
İşte o zaman, Burhan Kuzu’nun twitter’da ağzından kaçırdığı şey olur: “AB, nihayet Türkiye’nin restini anladı ve kesenin ağzını açtı. Ne demiştik? ‘Sınırı açar tüm Suriyeli mültecileri üzerinize salarız.”
Nedir bu? Bildiğiniz suç! Hiç yumuşatılacak tarafı yok. Söylenen şudur: Biz, Alan bebeğin katiliyiz! Biz, belli bir tarihten sonra, Avrupa’ya şantaj yapmak için, bilerek ve isteyerek mülteci yığınlarını belirli noktalara yönlendirdik, sınırları ve kontrolleri gevşettik ve insanları dalgaların içine attık.
Peki, bu durumda, aylardır soğuk sular içinde can veren yüzlerce insanın katili kimdir? “İnsan tacirleri” diye bir laf var; maalesef özgür basından arkadaşlar bile bu sözü pek seviyorlar ve kullanıyorlar. Nedir insan taciri? Zincirin son halkası! Mültecilerin olduğu her yerde bu adamlar vardır; her zaman da olacaktır; çünkü bu iş kârlı iştir! Arz-talep yasalarını her zaman sistemin temeli olarak gören anlayış, iş insan canına gelince neden cıvıtıyor? İşte talep, işte arz!
Burada ucuz bir mafyatik işten değil; devlet yöneticileri tarafından işlenen korkunç cinayetlerden söz ediyoruz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bizzat Kuzu’nun itiraf ettiği gibi, bilerek ve isteyerek, taammüden cinayet işliyor ve işlemeye devam ediyor. Cizre’deki Miray bebeğin polis kurşunuyla katledilmesi ne kadar insanlık suçuysa, Alan bebeğin Ege sahilinde öldürülmesi de o kadar insanlık suçudur.
Yunanistan Cumhurbaşkanı Prokopis Pavlopoulos dün ne dedi biliyor musunuz? Aynen şöyle: “Türk makamları insan kaçakçıları ile birlikte çalışıyor. Resmi daireler insan kaçakçılarından haberdar değilmiş gibi davranıyor ama bu konuda elimizde deliller var.”
Biri Cumhurbaşkanı Başdanışmanı, öbürü bildiğin cumhurbaşkanı... Farkında mısınız, aslında ikisi de aynı şeyi söylüyor.