1990’lı yıllar - Bozan Aksoy

Mardin Derik ilçesine bağlı bir köyde yaşayan Hasan, erken yaşta evlenmiş yirmi altı yaşına geldiğinde beş çocuğu olmuştu. Eşiyle birlikte hayalini kurduğu evin temelini 1994 yılının mayıs ayında atmış, 200 dönüm arazisine ektiği buğdaydan elde edeceği gelirle o yaz hayalindeki evi tamamlayıp, sonbaharda çocuklar okula başlamadan gönül rahatlığıyla yerleşmenin planlarını yapıyordu.

Temmuz sıcakları geldiğinde buğday hasadını tamamlamıştı. Elindeki parayla inşaatı devam eden evin bütün malzemesini almış, kışlık ihtiyaçlarının yanında çocuklarının okul masrafını da bir kenara koymuştu. Temmuz ayının sonunda nihayet ev bitmiş eşiyle birlikte Mardin’e gidip mobilyaları almış dünyalar onun ve ailesinin olmuştu. Yaz günlerinde jandarma komutanının korucu olmaları yönünde yaptığı teklifleri hep geri çevirmiş köy koruculuğunu ne kendisine nede köylülerine layık bir iş bulmamış bu tavrı jandarma tarafından hep üst makamlara bildirilmişti. Çocuklar okula başladıkları ilk haftada köylerine jandarma baskın yapmış, Hasan’ın hayalindeki evi basmış mobilyalarını da arama bahanesiyle parçalamış bir şey bulmadıkları halde erkekleri köy meydanına toplayıp “ya köy korucusu olursunuz ya da köyü boşaltırsınız” tehdidi almışlardı. O gece Hasan’ın gözüne uyku girmedi bir taraftan eşiyle birlikte yıllardır hayalini kurduğu bu ev bir tarafta ilkokulda okuyan çocuklar. Bütün bunların üstünde Hasan’a göre dünyanın en onursuz işi köy koruculuğu, o gece sabaha kadar pencereden uzaktaki tarlasına baktı bu sene arazisine mercimek ekmeyi düşünüyordu. Oysa jandarma koruculuk ya da köyü boşaltmaları yönünde uyarmıştı. Sabah namazı vaktinde abdestini alıp namaza durduğunda eşi de uyanmış sabah kahvaltısı için mutfağa geçmişti. Sabah namazının son rekâtın da köyün etrafını komandolar sardı. Eşi telaşla odaya girdiğinde Hasan namazlığı duvara asıyordu. Bir an göz göze geldiler, ne yapacağız?

O sabah Hasan ve ailesi sabah kahvaltısına sadece oturdular en büyük oğlu her şeyin farkındaydı. Elinde evirip çevirdiği çay bardağını yere düşürdüğünde ağlayarak” ben köyden gitmek istemiyorum”. Diye ağlamaya başladı. Köyün etrafında komandolar siperlere yatmış çok geçmeden cami hoparlöründen tüm köylülerin evlerinin kapılarını açık bırakmak üzere köyün altında toplanmasını duyuran ses yankılanmaya başladı. Aile dışarı çıkmadan Hasan eşine ve çocuklarına baktı “bu karar hepimizin olsun” korucu olmayı kabul etmezsek köyü boşaltacaklar. Hasan’ın eşi çocuklarına bakıp “hepimiz adına kararı sen ver biz her zaman yanında olacağız. Hasan ailesini alıp köyün altına doğru yürüdüğünde bir an durup yıllarca hayal ettiği kendi deyimiyle villa gibi evi bir kere daha izledi ve sonunda şöyle dedi.” Hayalimdeki evi yirmi altı yaşımda inşa ettim. Köy korucusu olursam 126 yılda geçse bu onursuzluğu üstümden atamam” Hasan’ın bu sözlerini eşi ve büyük oğlu çok net şekilde duydular.

O gün köyde hiç kimse jandarma komutanının tehdidiyle köy koruculuğunu kabul etmedi. Jandarma komutanın emrindeki askerlere köyü aramalarını söylediğinde aslında bu köyü yakın yıkın anlamına geldiğini cümle âlem herkes biliyordu. O gün akşama kadar bütün köylü jandarma komutanının hakaretleriyle kızgın güneşin altında kavruldu. Küçük çocukların dudakları çatladı, köy meydanından ayrılmalarına sadece tuvalete gitmeleri için izin verildi. Birkaç gözü pek kadının elbiselerinin altında saklayarak getirdiği su dışında kimse su içmedi. Akşam olduğunda bütün köylü hayatlarının en uzun gününü de yaşamış oluyordu. Sonbaharın güneşi altında köylüler sıcaktan ve susuzluktan perişan olurken jandarmanın köy korucusu olmalarına da çok net bir cevap verilmişti.. Akşam olduğunda jandarma komutanı birkaç gün sonra geleceğini tekrar edip gitti. Köydeki birçok evin kışlık yiyecekleri birbirine karıştırılmış kapılar açık olduğu halde kırılmış camlar kimsenin dikkatinden kaçamamıştı. Ertesi sabah köylüler Derik ilçesine doğru yola koyuldular. Köyde kış için ayırdıkları zahireleri önce yakın akrabaların evlerine bıraktılar. Sonrasında ise köy boşaltılırsa neler yapacaklarını eşe dosta bildirdiler. Hasanda köylüleri de köyün boşaltılacağına inanmıştı. Zira bölgede binlerce örneği vardı.

Hasan zaman kaybetmeden Hatay Dörtyol’daki akrabalarıyla iletişime geçmiş kış boyunca barınabilecekleri yer sözü alınca elde kalan eşyalarla birkaç gün içinde yola çıkmıştı. Geride bıraktığı sadece hayalindeki ev değildi. Çok sevdiği dedesinden kendisine miras kalan 200 dönüm arazide kalıyordu. Hatay Dörtyol’a vardıklarında kısa bir süre akrabaların evlerinde kaldılar. Köyden işe yarar hiçbir eşya getirmemişlerdi. Mevsim son bahar ve çocukların okula gitmesi gerekiyordu. Her şeyin para olduğu yeni evlerinde iş bölümü yapmak zorundaydılar. Ailenin büyük oğlu okula gitmeyecek anne ve babasıyla narenciye bahçelerine gidip çalışacaktı.

Hatay Dörtyol’da ilk buldukları iş narenciye toplama işiydi, Rize Mandalina bahçesi yaklaşık onbeş dönümdü sahibi geçen seneye göre daha ucuza işçi bulduğu için çok mutluydu. Narenciye bahçelerinde iş bulmak hiçte kolay olmamıştı bu işi ayarlayan elçi her işçinin günlük yevmiyesinin %10 nu kendisine alıyordu.  Hasan alışkın olmadığı bu iklimde hastalanıp günlerce perişan vaziyette evden dışarı çıkamadı. O günlerde bütün yük on yaşındaki oğlu Azad’ın omuzlarına binmişti.Ailenin o zor günlerinde elçiler yardım etti. Lakin elçilerin verdiği paranın karşılığı yaz mevsimi geldiğinde ödenecekti. O kış Hasan ailesi için soğan toplama mevsiminde verilmek üzere 10 ton soğan karşılığı para aldılar. Bunun anlamı şu idi Hasan ve ailesi soğan tarlalarında çalışacak o yaz soğanın tonu kaç lira ederse elçiden aldığı paranın karşılığı olarak 10 ton soğanın parasını verecekti. Tefeciliğin daha bir katmerli hali…

Kürt nüfusun yaşadığı kırsal bölgeler 1990lı yıllara kadar hayvancılık ve tarım işi yaparak geçimlerini sağlıyordu. Devlet yükselen Kürt siyasi hareketine karşı özellikle köylerde yaşayan halka ya korucu olursunuz ya da köylerinizi yıkarım. 4000 yakın köy, korucu olmayı kabul etmediği için devlet tarafından yakıldı yıkıldı boşaltıldı. Kuşkusuz köy boşaltmalarını planlayanlar Kürt nüfusun gidebileceği illerdeki çalışma sistemini de biliyordu. 1990’lı yıllarda sanayileşen Türkiye ekonomisi tarım alanında çalışacak insan bulamakta zorlanıyordu. 1990’lı yıllar boyunca tarım alanına ucuz iş gücü olarak boşaltılan Kürt köylüleri transfer edildi.

ELÇİ NE İŞ YAPAR

1990’lı yıllara kadar Kürt nüfusu ağırlıklı olarak sonbaharda Çukurova’ya pamuk toplamaya geliyordu. Pamuk toplama dönemi yaklaşık iki ay sürer sonbaharda tekrar köylerine geri dönerlerdi. Özellikle okul dönemindeki çocuklar o dönemde okulun ilk günlerinde eğitimlerinden geri kalsalar da çok fazla etkilenmiyordu. Bu işlerin planlanması, Çukurova’daki tarla sahipleriyle ilişkide olan elçiler aracılığıyla yapılıyordu. Pamuk tarlalarında o dönem elçi payı denen para iş bitiminde elçiye verilirdi. Elçi aracı olarak köyden işçileri getirir, çalıştırır ve işçi başına belli bir ücret alırdı 1990 yılarda ise insanların çaresizliğini fırsat bilerek kimi elçiler nerdeyse bir işçinin günlük yevmiyesine yarı yarıya bir oranla ortak oluyordu. Yıllar içinde insanlar bilinçlendikçe elçilerin bu sömürü mekanizması %10 civarına kadar düştü. Bugün bile birçok elçi kış aylarında kendisine borçlandırdığı işçileri tüm yaz boyunca bedavaya çalıştırabiliyor.

Bu korkunç sömürü yaz aylarında da devam ediyor birçok aile nisan ayında başlayan soğan toplama işine giderken çocuklarını okuldan alıyor. Yevmiyeler soğanların ilk toplandığı Çukurova da belli değildir. Haziran başında işçilerin gittiği amik ovasında belli oluyor. bu durum her sene böyle devam ediyor. Soğan tarlasında çalışan işçilerin günlük yevmiyesini elçiler ve tarla sahipleri ortaklaşa belirliyor. Bu pazarlıkta en çok karlı çıkan işçileri bulup getiren elçidir. Elçiler işçi yevmiyesinden pay aldığı için işçinin çalıştığı her gün kazancına kazanç katıyor. Kış ortasında işçilere yazın soğan fiyatı üzerinden borç para veren biri birkaç ayda borç verdiği paranın neredeyse 3-4 katı para kazanıyor.( kışın bir ton soğanın fiyatı 120 lira iken yaz gelip soğan hasat edildiğinde en azından 300-400 lira kışın verilen para yazın toplanacak soğan üzerinden hesaplandığı için. Kışın 120 lira alan biri yaz aylarında 300-400 lira arsında geri ödeme yapmak zorunda kalıyor). Böylesine bir alışveriş sanırım dünyanın en vahşi tefecilik yöntemidir. Elçilerin işi bununla da kalmıyor, soğan tarlasında çadırlarda yaşayan işçilerin günlük ihtiyaçları ki bu gıdaların hemen hemen büyük kısmı kuru yiyeceklerden oluşuyor. Çünkü çadırlarda elektrik yok. Elçiler bu durumu da fırsata çevirerek bazen yüzlerce kişinin alışverişini üzerinden de kendilerine kar payı çıkarabiliyor. Çukurova bölgesinde 2013 yılında soğan işçileri belgeseli için gittiğimiz bütün tarlalarda elçilerin izni olmadan çok az insanla konuşabildik. Buna rağmen insanların yaşadığı o zor şartları belgesele aktarmayı başardık.

Bu denetimsiz çalışma ortamı devletin göz yummasıyla her gün biraz daha işçilerin hayatını zorlaştırmaya devam ediyor. Çok az bir kesim ki ağırlıklı olarak bunlar elçi ve çevresidir binlerce insanın alın teri üzerinden hak etmediği bir para kazanabiliyor.

Tarımda kadınların durumu:

Akşama kadar kavurucu güneşin altında soğan toplayan genç kadın, geldikleri çadırlarda yemek hazırlama telaşındaydı, babası ve ağabeyleri gölge yere geçmiş kendileri için hazırlanan çayın demlenmesini bekliyorlardı.  Un çuvalından aldığı unu plastik leğende yoğurmaya başladığında sırtında bir sızı hissetti. Ağrıya aldırmadan var gücüyle hamuru yoğurmaya başladı. Küçük kardeşi tarladan topladığı kuru otları ocağın kenarına koymuş hamurun yoğrulup ekmek olmasında ablasına yardım edecekti. Sırtındaki ağrıdan dolayı hamuru geç yoğurdu. Komşu çadırlarda ekmekler pişmiş birçok aile yere serdikleri sofrada yemeklerini bitirmek üzereydi. Yemeğin geç hazırlanmasına kızan baba sunturlu bir küfür savurmuş, kızının gururunu kırmıştı.

Yemek hazır olduğunda ağzına bir lokma bile almadı. Yemek yememesi kimsenin umurunda olmadı. Yorgundu, ayakta duracak dermanı kalmamıştı kızın, Babası ve ağabeyleri yemekten sonra komşu çadırdakilerle koyu bir sohbete dalmış kendisinden de çay yapması istenmişti. Sanki çadırların yegâne hizmetçisi kendisiydi. Sabah ezanıyla başlayan çalışma gecenin yarısına kadar tüm acımasızlığıyla devam ediyordu. Kuru otlarla tutuşturduğu ateş,  uyuya kalmasıyla sönmüş yan çadırda çay bekleyenlerin kendisine bağırmasıyla farkına varmıştı. Meraklanıp gelen ağabeyinden birde sert bir tekme yiyince başını iki elinin arasına alıp çadırın içine girdi. Küçük kardeşi öylesine derin uyuyordu ki olanların farkına bile varmadı.

Çadırlarda sadece birkaç erkeğin sohbet sesi dışında ses kalmadığında genç kadın babasına ait tabancayı kılıfından çıkardı. Sırtındaki ağrı dayanılmaz bir hal aldı. Gözleri çadırın tavanına takıldı. O an ne düşündüğünü hiç kimse bilmeyecekti. Bilinen o gün çok çalıştığıydı. Babası jandarmaya verdiği ifadesinde, kızının çok çalışkan ve terbiyeli olduğuydu.Otopsi için gelen doktorun imzaladığı intihar raporu gün boyu tarımda çalışan kadınların durumunun aslında bir özeti gibiydi.

2012 yılında araştırmaya başladığımız soğan işçilerinin dramını 2013 çekmeye başladığımızda Suriye iç savaşından kaçıp gelenlerinden katılımıyla tarım işçilerinin durumu daha da ağırlaşmıştı. 1990’lı yıllarda köyleri devlet tarafından boşaltılan Kürt vatandaşlara Suriye’nin çeşitli bölgelerinden gelen Kürt akrabalarının da soğan tarlasında çalışmasına şahit olduk. 1990’lı yılların ortasında varını yoğunu bırakıp Çukurova’nın sıcağında tarım işçiliğine gelen Kürtlerin yanına sığınan Rojavalı akrabaları da aslında benzer bir durumu yaşıyordu. İster sınırın kuzeyi Kürtlerin deyimiyle (ser xete u bin xete)güneyinden olsun yaşadıkları durum bir birinden çokta farklı değildi. Sığınabildikleri akrabalarının yanında sadece üzerlerindeki elbiselerle yola çıkan insanları gözü dönmüş elçiler 10 lira gibi çok düşük ücretlerle çalıştırıyordu. Hiçbir insan vicdanının kabul edemeyeceği bu ücretin sonradan öğrendik ki çoğu yerde 3-4 katını elçiler alıyormuş.

Tarım işinde çalışan kadınların ise durumu daha da berbat Ayşe Hanım sabahın beşinde kalktığını söyledi. Erkenden kalkıp çocukları ve eşi için kahvaltı öğlen tarlada yemek içinde bir şeyler hazırlaması gerektiğini söyledi saat altıya kadar bir saniye bile boş durmadığını altıda kahvaltıya kalkanlarla birlikte bir şeyler yiyip saat yedi olmadan öğlene yemek için bir şeyler hazırlayıp, saat yedide tarlaya gitmek için yola çıktığını söyledi. Akşam yedi sekiz bazen saat dokuza kadar tarlada kaldıklarını akşam çadırlara geldiklerinde ise akşam yemeği için yiyecek yemek hazırladıklarını söyledi. Bu zor koşullarda yinede 15-16 yaşında kızları olduğu için çok şanslı olduğunu söylüyordu en azından kızları kendisine yardım ediyordu. Haftanın yedi günü çalıştıkları için banyo ve çamaşır yıkamada ciddi sorunlar yaşadıklarını bazen haftada bir ancak banyo ve elbiselerini değiştirebildiklerini iş yoğunluğuna göre durumun daha da uzadığını üzülerek söyledi.

Yine hasta çocuğuyla soğan tarlasına gelen Fidan sekiz yaşındaki oğlunun omuriliğinde kist olduğunu tedavi olması gereken çocuğun soğan tarlasında olduğunu gözyaşları içinde anlattı. Birçok insanın yeşil kart uygulaması olduğunu da gördük ama Fidan dört çoğuyla birlikte soğan tarlasında olduğunu çocuğunu hastaneye götürdüğünde tedavisinden hiç para alınmasa dahi diğer çocukların karınlarını doyurmak için çalışmak zorunda olduklarını ekledi.

Genç kızların çoğunda erken yaşta evlilikler oluyor aslında gençler evliliği bir tür tarım işçiliğinden kurtulmak olarak görüyor birçoğu çocuk yaşta evleniyor. Kendisi daha çocukken çocuk doğurup bakmak zorunda kalıyor, bu durum bir süre sonra evlenerek tarım işçiliğinden kurtulma hayali kuran birçok genci tekrar soğan tarlasına geri getiriyor.

Gençlerin çoğu depresyonda çok büyük kısmı intiharı düşünüyor ve maalesef bir çok genç kadın bir gece babasının veya akrabasının tabancasıyla yada çadır direğine kendini asabiliyor. Türkiye’de bu kesimin intiharları maalesef haber değeri bile taşımıyor. Tarım alanında birde aile kararıyla öldürülen kadınlar oluyor. Kadınların erkeklerde kat be kat çalışmak zorunda olduğu tarım işçiliğinde kadına biçilen 7/24 çalışmaktan başka bir şey değildir.

“PİVAZ” belgeseli için gittiğim işçi çadırlarında, Zeynep hanım çocuklarına temiz su bulamamaktan şikâyet etti. Adana’daki sağlık müdürlüğüne başvurduğumuzda, orada bulunan görevli, isminin ve görüntüsü olmamak kaydıyla bazı açıklamalar yaptı. Çukurova da yeraltı sularının uzun zamandır kullanılan kimyasal ilaç ve gübrelerden dolay içilebilir su kaynağı olmadığını söylemesi bizi hiçte şaşırtmadı. On binlerce işçinin çalıştığı Çukurova da maalesef yeraltı sularından başka içebilecekleri bir su kaynağı da yok. Bu durum en çok kadınları zor durumda bırakıyor özellikle küçük çocukların durumunu ilk kadınlar fark ediyor kendilerince ilkel önlemler alıyor ama hiçte etkisi olmuyordu.

Çadırda on gün gibi uzun bir süre 40 derece sıcakta titreyen kadının sıtmaya yakalandığını ancak kocası bir hafta sonra götürdüğü sağlık ocağında öğrenmişti biz gittiğimizde 14. Günde iyileşecek diye umut ediyordu. Kadınların bir diğer sorunu tuvalet sorunu erkekler için çok fazla sorun olmasa da kadınlar için tam bir facia. Dış parazitlerle kadınlar ve çocuklar yaz ayları boyunca uğraşmak zorunda kalıyor. Bereketli topraklarda milyonlarca insana emekleriyle her gün çalışan tarım işçileri maalesef bu zor şartlarda adeta ölümüne savaşıyor. Hiçbir kuralın olmadığı özellikle kadınların ve çocukların hayatlarının çok zor geçtiği bu iş alanında sosyal güvenlik ise devlet kademelerinde bir tanıdık aracılığıyla alınan yeşil Kart’tan başka bir şey değildir.

TARIM ÜRÜNLERİ VE TÜCCAR

Tarım alanında çalışan işçiler nisan ayı itibariyle göç yollarına çıkıyorlar. Aynı dönemde bir diğer hareketlilikte tüccarlar tarafında gerçekleşiyor. İşçiler tarlada iş bulmak için elçilere günlük yevmiyelerinin %10’dan fazlasını vermek zorunda iken, tüccarlar tarla sahiplerinin ürünlerini ucuza almak için harekete geçiyor. kimi tüccarlar bir yıl öncesinin ürünlerini tamda bu mevsimde piyasaya sürerek tarladaki ürünün fiyatını düşürebiliyor özellikle uzun süre dayanabilen ürünler üzerinde çok etkili olabiliyorlar bu durumda hem işçiler hem de tarlada ürün yetiştiren çiftçiler büyük sıkıntılar yaşıyor. Tarlada çok ucuza alınan ürünün fiyatı büyük şehirlerde on katına kadar çıkabiliyor.

Türkiye gibi ülkelerde tarım alanında çalışan işçilerin yaşam şartlarını belirleyen maalesef piyasayı elinde bulunduran büyük şirketlerdir. Sabit bir fiyatın olmadığı mevsimine veya ihracata göre fiyatların yükselip düştüğü bir durumda stokçuların spekülatörlerin herhangi bir engelle veya hukuki yaptırımla karşılaşmamaları üretici ve işçiler üzerindeki sefalet her geçen gün daha büyüyor. Türkiye tarımı bilimsel yöntemleriyle hayata geçiremedi ya da geçirilmek istenmedi için, işçiler geleneksel yöntemlerle çalışmaya devam ediyor.

Uzun zamandır GAP projesi ile sulu tarıma geçmeye çalışan Şanlıurfa’daki tarım arazileri neredeyse Hollanda gibi bir ülkenin büyüklüğüne eşittir. Oysa Hollanda tarımda kullandığı bilimsel teknik yöntemlerle yıllık 150 milyar dolar gelir elde ediyor. Oysa Türkiye tarımına en fazla göç veren illerin başında Şanlıurfa gelmektedir. Sanırım bu örnek dünyada tektir. Tüccarın ve komisyoncuların büyük bir rant kazandığı tarım sektöründen işçiler aileleriyle birlikte sefaletin en büyüğü yaşamaktadır. Yıllar önce Viranşehir den Adapazarı’na fındık toplamaya gelen bir dostum fındık tarlası sahibinin memleketinde kaç dönüm arazisi olduğunu sorması üzerine oda yüz dönüm arazim var demiş. adam inanmamış ve kendisine yalancısın demişti. Gerçekte o dostumun 100 dönüm arazisi vardı ve son baharda 15 dönüm arazisi olan Adapazarlı bir köylünün fındık bahçesine fındık toplamaya gitmişti. Tüm aile yaklaşık iki ay fındık tarlalarında çadırlarda yaşamıştı. Kimine inandırıcı gelmese de Türkiye’deki durum budur.

SON SÖZ

1990’lı yıllar boyunca Türkiye’de yaşanan düşük yoğunluklu savaş bahane edilerek 4000’e yakın köy boşaltıldı. Türkiye’de ciddi bir göç dalgası yaşandı. Benzer bir göç olgusu çok uzun yıllar içinde olsa nispeten etkileri çok daha az olabilirdi. Köylerin boşaltılmasıyla hayvancılık bir anda düşüşe geçti. Göçün yaşandığı ilk yıllarda şehirlere akın eden insanlar çok düşük ücretlerle çalışmak zorunda kaldı. Zamanla biten hayvancılık bugünden baktığımızda en büyük etkisi hayvansal ürünlerin fiyatında görülmektedir. Dünyanın hiçbir yerinde 15-20 yılda bu denli bir fiyat artışı olması görülmemiştir. Devlet boşalttırdığı köylerde yaşayan insanları tarımda ucuz iş gücü olarak batı bölgelerine gönderdi. Kısa dönem için işçiler hariç herkes halinden memnundu. Sanayileşemeyen tarım bugün geldiği nokta itibariyle sadece komisyoncu ve tüccarları memnun etmekten başka bir fayda sağlamamıştır.

Tarımın bilimsel teknik yöntemlerden uzaklaşması üreticileri çok bilinçsizce yöntemlere yönlendiriyor. Maliyetlerin pahalı olması ürünün satılması önündeki engeller düşünüldüğünde tarım alanında gelecek düşünülmeden hormonlu kimyasalların pervasızca kullanımı yaygınlaşmaktadır. Bu gün Türkiye’nin neresine giderseniz gidin GDO’lu ürünleri piyasada çok rahat görebilmektesiniz. Üstelik devletin GDO’lu ürünleri kullanmayı kısıtlayacak çokta etkileyici bir hukuk sistemi de bulunmamaktadır.

Türkiye’de tarım alanında çalışanların sorunlarına çareler aranmalı başta üniversiteler olmak üzere bu alanda şimdiye kadar elle tutulur bir sonuca ulaşmadılar. Umarım bundan sonrası için gerek tarım alanında çalışan işçiler gerekse devlet sağlıklı bir çalışma yürütür. Tarım alanında çalışan insanları eğitim ve sağlık hizmetlerine kavuşması için alınacak basit önlemlerle olumlu sonuçlar alınabilir yeter ki bir şeyler yapılmasına karar verilsin. Sosyal hukuk devletinde yüz binlerce insan temel eğitim ve sağlık hizmetlerinden faydalanamıyorsa bu durumdan toplumu idare eden herkes sorumludur. Bugüne kadar sendikaların sesinin bu alanda hiç duyulmamış olması şahsen beni şaşırtmasa da umarım bundan sonrası için demokratik kitle örgütleri bu sessizliğe bir son verir.

Yaşadığımız çağ her ne kadar elektronik iletişim çağı olarak adlandırılsa da soframıza gelen soğanın binlerce yıl önceki yöntemlerle toplanıyor olması gereceğini görmezlikten gelemeyiz. Bir tarafta televizyonlarda teknoloji harikası cep telefonlarında konuşturulan tarım işçilerini izleyip yaptığı işin binlerce yıl önceki gibi eski yöntemlerle yapıldığını anlamak için müneccim olamaya gerek yok sanırım. Her şeye rağmen umutlu olmak istiyorum. Dilerim her sene özellikle okullarından alınan çocuklarının durumunun en azından bundan sonra düzeleceğine inanmak istiyorum. İnsanoğlu yaşadıkça tarım ürünlerine ve toprağa ihtiyaç olacaktır.

Çok geç olmadan, bu güne kadar bilinçsiz yöntemlerle kirlettiğimiz topraklara ve bu topraklarda çalışan insanların sorunlarına daha gerçekçi bakmak zorundayız.