İşçi Sağlığı ve Güvenliği Yasası - S.Murat Çakır

AKP hükümetinin 3 Ekim 2005 tarihinde Avrupa Birliği’ne tam üyelik için yaptığı başvurudan sonraki görüşmeler ile birlikte işçi sağlığı ve iş güvenliği konusundaki uyum çalışmaları başlamıştır. Çünkü görüşmeler Avrupa Birliği ve Uluslararası Çalışma Örgütü kurallarına uyum sağlama zorunluluğunu getirmişti. Bu noktada işçi sağlığı ve iş güvenliği ile ilgili hazırlanan ilk yasa taslağı Aralık 2005 tarihinde öncelikle sermaye örgütlerine gönderilmiştir. Aynı taslak Ocak 2006 tarihinde de emek örgütleri ile paylaşılmış ve görüş istenmiştir. Tasarı daha sonra 2008, 2010, 2011 yıllarında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde gündem olmuştur. Bu sürecin sonunda 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Yasası 30 Haziran 2012 tarihinde Resmi Gazete yayınlanmıştır.

Peki, gerçekten bu Yasa’ya ihtiyaç var mıydı? Esas olarak kapsam genişlemiştir. Tanımlar ve yükümlülüklerde netleşme olmuştur. Ancak bugüne kadar beş kez ekleme ya da değişiklik yapılmıştır. Bu durum Yasa’nın tartışmalı olduğunun ve artan işçi sağlığı ve iş güvenliği sorunlarına bir çözüm olamadığının da bir göstergesidir.

1- Çalışan tanımının kapsamı kısıtlıdır. Örneğin 2.maddenin C bendinde ev hizmetleri kapsam dışında bırakılmıştır. Peki ev hizmetlerinin bütünüyle kapsam dışına alınmasının gerekçesi nedir?

2- İşyeri tanımının kapsamı kısıtlıdır. Sadece işyeri, eklenti ve araçları belirtmektedir. Peki işçinin ulaşım, beslenme, barınma vb. sorunları bir bütün değil midir?

Ülkemizde güvencesiz çalışmanın egemen olduğu ve küçük işletmelerdeki işçi sayısının çokluğu örneğin ulaşımda işçinin kendi imkanları ile işe gidip gelmesine yol açmaktadır. Peki trafiğin yoğun olduğu ve işçilerin önemli bir zaman diliminin yolda geçtiği, diğer yandan trafik kazalarının sık yaşandığı hatta durakta otobüs, servis bekleyen işçilere araçların çarptığı Türkiye’de bu yaşanan ölümlere ne diyeceğiz?

3- Tanımlamalar, işçi sağlığı ve iş güvenliğinin hak yerine hizmet haline gelmesi, metalaştırma ve dolayısıyla ortaya çıkan piyasalaşma süreci dikkate alınarak yapılmıştır. Bu yüzden tanımlamaların kapsamı daraltılmıştır.

4- Mesleki eğitimdeki çocuklar dışarıda tutularak 4+4+4 eğitim sistemi ile birleştirilerek çocuk işçilik meşrulaştırılmış ve ağır işlerde çalışmalarının önü açılmıştır.

5- İşçi sağlığı ve iş güvenliğinin metalaşması ve ‘dışarıdan alınabilir bir hizmet’ haline gelmesi süreci derinleştirilmiştir. Ortak Sağlık ve Güvenlik Birimi adı verilen kurumlar piyasalaştırmanın cisimleşmiş halidir.

6- İş güvenliği uzmanı ve işyeri hekimlerinin sorumlulukları ağırlaştırılmıştır. İş güvenliği uzmanının çalıştığı şirkete ise yaptırım yoktur.

7- İşyeri tehlike sınıflarının tespitinde, o işyerinde yapılan asıl iş dikkate alınmıştır. Oysa asıl işin bölümleri denmeliydi. Zira az tehlikeli sınıftaki işyeri tehlikesiz işyeri midir? Bu konuda birçok itiraz olacaktır. Nitekim bu yıl içinde sinema filmi, video ve televizyon programları yapım faaliyetlerinin ‘az tehlikeli’ olan sınıfı, ‘tehlikeli’ olarak değiştirilmiştir.

8- Çalışmaktan kaçınma hakkı sadece kağıt üstünde vardır. Çalışmaktan kaçınma hakkını kullanıp iş durduran işçiler alakasız bir biçimde işten çıkarılmakta ve hepsinin gerekçesi de 4857 Sayılı İş Kanunu’nun 25.maddesinin 2.bendine göre yani “Ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller ve benzerleri” gerekçesine dayanmaktadır.

6331 Sayılı Yasa’ya eleştirilerin hepsini yazmaya kalksak bitmez. Ancak bu söylediklerimize son üç yılda artık katliam düzeyine ulaşan ve giderek artan işçi ölümlerini eklediğimizde durum daha somut anlaşılacaktır. İşçi sağlığı korunmamakta, yasa bu anlamda çözüm olmamaktadır. Yasada varolan haklar bile engellenmektedir. Bu noktada işçi sağlığı ve iş güvenliği mücadelesinde özsavunmayı da tartışmak ve somutlaştırmak gerekmektedir...