Katliam ve direnişler: Genelde ilki canların düştüğü yer, ikincisi de başkaldırılan şirketin namıyla anılır. Dersim, Maraş, Çorum, Roboski, Suruç, Ankara Katliamı... Divan, Greif, Zegna, Arçelik, Bilgi, Balcalı, Tofaş Direnişi.. Ermenice’de Meds Yaghern, yani ‘Büyük Felaket’ denen katliam gibi tek yerle imlenemeyen nüfus mühendislikleri hariç. ‘Özel güvenlik bölgesi’ ilan edilerek, paravan çekilerek tek tek katledilenler hariç. 15-16 Haziran gibi, tek işyerine sığmayan, kente taşan direnişler hariç.
İş cinayetleri ise bu ikisinin kesinliğinden mahrumdur. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi, basına dayanarak iş cinayetlerini raporladığında, can verenlerin hangi işyerlerinde canverdiğinin, sorumlu şirketlerin hangileri olduğunun üçte birinin bilgisine bile ulaşamaz. Kar amaçlarken can öğüten şirketler sorumluluklarını, ‘ticari sır’, ‘ticari itibar’ kisvesinin arkasına saklar. ‘Hayatını kazanırken hayatını veren’in nerede can verdiği, hisdaşlık yaşanamayacak, o şirketin ürettiği, senin tükettiğin meta ile ilişkilendirilemeyecek, soyut bir ‘il’ referansı ile üçüncü sayfa haberlerine sıkıştırılmıştır. Halbuki, yerler, yer isimleri, ne de önemliler! ‘Coğrafya kaderdir’, denegelmiş. Adı koyulmamış coğrafya ise kendi kaderinin hikayesini, kahramanlığını kaybettirir insana. Yanına kimin düştüğünü bilemezsin. Mekansız bırakılmak, imkansızlıktır. İmkanın bilgisi, mekandan akıp da gelir. Halk direnişi için dağ neyse, emek direnişi için işyeri, şirket odur. Kapitalizmin coğrafyasını dağlarla alıp veremediği vardır. Kapitalizmin, ne kadar cesurca da kaleme alınsa, mekanı olmayan büyük sözlerle çok sorunu yoktur ama emeğin yerelinin, yani işyerinin somut bilgileriyle bezenmiş direnişle alıp veremediği vardır. Kenara yazar bunları, unutmaz...
Kalkınma dediğimiz şeyin ölçütü ise mekansızsızdır: ortalama kişi başına gelir veya toplam tank, salça, buğday... miktarı... Ortalama, hangi ortaya düşer? Çorlu nereye, Cizre nereye, Hopa nereye, Hacılar nereye? Toplam, hangi topluluğa düşer belki? Kimin rızkına tank, kiminkine özel sağlık düşer? Kimin nasibi tatil, kimin nasibi hurda demirdir? Bir T.C. sorunu olan ama ismi ısrarla ‘Kürt Sorunu’ tutulan tüm bu zülumların nedeni, uzun zaman ‘bölgenin az kalkınması’ ile ilişkilendirildi. Kalkınma, ‘Kürt Sorunu’nu’ da ortadan kaldıracaktı bu anlayışa göre. Fakat sene 2015, aylardan Ekim: Biz biliyoruz ki ne Kürt illerindeki savaşa, ne de sözde çalışma barışı içinde her gün 20’den fazla işçinin canını alan iş cinayetlerine kalkınma deva değildir. Sorunun kendisi, deva olamaz. Zira kalkınma, katliamsız olmaz. ‘Hiçbir medeniyet eseri yoktur ki, aynı zamanda bir barbarlık eseri olmasın!’ Çünkü kalkınma, alt-üstsüz, emek sömürüsüz, insanın insanı yönetmediği bir ortamda olamaz. Azınlığın sermaye, statü, imkan, imtiyaz, tanıdık biriktirdiği, çoğunluğun sağlığından, canından, onurundan, ekmeğinden vermediği bir kalkınma olmaz. En kalkınmış dönemlerde zorunlu göç mağduru Kürt işçiler kentlerdeki işlerin, kırsaldaki mevsimlik işlerin en güvencesizini, en tehlikelilerini, en kirli, en kötü ücretlendirilmişlerini üstlendiler. Şimdi üstüne memlekete Suriyeli savaş göçmenleri, mülteciler geldi. Kalkınmanın, en muhtaç durumda olanı, en çok sömürmesi ise baki kaldı.
Kalkınmanın olmazsa olmazlarından ‘sözde’ çalışma barışı ortamı, yani olağan çalışma koşulları her gün, evet her gün en az 20 ila 30 işçinin canına mal oluyor. Beş can iş kazalarından ani ölümle, kalanları ‘gizli salgın’ tabir ettiğimiz meslek hastalıklarının uzun vadeli sonuçlarından dolayı hayatını kazanırken, hayatını kaybediyor. İşyerlerindeki ‘olağan çalışma koşulları’ altında, Kürt illerinde adı koyulmamış, OHAL’li savaş yaşandığı dönemden daha fazla insan öldü. Şimdi tekrar çatışmalar başladı, Kürt illerindeki çatışma tüm Türkiye’yi sardı. Çatışma ortamı ve çalışma ortamındaki katliam, olağanüstü katliam ve olağan katliamlar birbirinin içine geçti. Faili meçhul kılığındaki faili meşhurlar meydanlarda, işyerlerinde, iş yollarında, keskin nişancı yerleştirilen damlarda, dağlarda, hanelerde keyfiliğin ve gizli kapaklılığın zulmünü yaşatıyorlar.
Ve biz işçi sağlığı mücadelesini kurarken, bir bakıyoruz; Kürt halkının özgürlük mücadelesinin terminolojisini kullanır, aynı yolu gider olmuşuz. İlk derdimiz aynı İnsan Hakları Derneği’nin kurulduğu, Özgür Gündem’in atalarının çıkmaya başladığı zamanlardaki gibi, önce ‘can kaybını, kaybedilenleri, görünmez kılınanları’ görünür kılmak. Sözde olağan çalışma barışı içinde zülmun var olduğunu kanıtlamak için, bir ‘varlık mücadelesi’ olarak ‘yokluğu’ sayıyoruz: İş cinayeti raporlarında ölü beden sayıyoruz, ölüm şekillerini anlatıyoruz, ölmek zorunda değiliz diyoruz. Yaşam için can için. Emek, ömre yayılmış candan başkası değil zira.