Gezi Parkı Direnişi sürerken kendisini linç eden kalabalığa Ali İsmail Korkmaz’ın son sözleriydi. İki yıl sonra 10 Ekim 2015 itibariyle 104 can, 104 ayrı yaşam öyküsü, 104 ölüm... 30’u ağır toplam 53’ü yoğun bakım olacak şekilde, 131 yaralı... Ankara! DİSK, KESK, TMMOB ve TTB’nin çağrısıyla düzenlenen “Barış, Emek ve Demokrasi” mitinginde barış türküleri, barış halayları bomba sesleriyle bölündü. Vuruldular, vurulduk! Bu topraklarda barış demenin bedeli, başka bir dünya hayal etmenin bedeli oldukça ağır oldu.
10 Ekim’de Ankara’da, Türkiye’nin sürekli gözetlenen başkentinde, şehrin göbeği olan tren garında iki bomba patlatıldı. Bizler de cinayeti gördük. Bombalar patladıktan sonra, alana ambulanstan önce biber gazı ve TOMA geldi! Tren garında ölüm ve kan yetmemiş olacak ki, bu kin ve nefret dolu senaryoya, insanlık dışı bir yaklaşımla bir de biber gazı eklendi.
Birçok açıklamamızda yer verdiğimiz gibi, gösteri kontrol ajanlarının gerek etkin maddeleri olan “oleoresin capsaicin (OC) ve o-klorobenzilidenmalononitril (CS)” gerekse de etkin maddelerinin çözünmesi için kullanılan “Diklorometan (DCM, metilen klorür), Trikloroetan (Metil kloroform), Metil izobutil keton” gibi çözücülerine maruz kalınan miktar, süre ve kişinin tıbbi geçmişine bağlı olarak kronik ve akut etkileri uzmanlarca sağlığa zararlı ve ölümcül olarak nitelendiriliyor.
O halde ölümlere ve yaralanmalara sebep olduğu bilinen bu kimyasal silahın, yaşam savaşı verilen bir ortamda, Ankara Garı önündeki katliamın hemen ardından, henüz bombalar patlamışken kullanılması açıkça cana kast etmek olmuyor mu? Katliamı perçinleyen bu tutumun adının nefret suçu olduğunu söylemeye gerek var mı? Maruz kalan insanları o alandan hızla uzaklaşmaya zorlama özelliğindeki bu kimyasal silahın, alanı terk edemeyecek durumda olup ölümle pençeleşen ve son nefesini orada veren yüzü aşkın insana yaşamlarının son saniyelerinde yaşattığı ızdırabın, hızla o alandan uzaklaşmaları imkansız olan yaralıların nefes almalarını zorlaştırarak tedavi süreçlerini ağırlaştırmış olmasının ve ilk yardıma koşan hekim ve sağlık çalışanlarının gazdan etkilenerek ilk yardıma ara vermek zorunda kalmalarının hukuki, insani ve vicdani sorumlularına soruyoruz. Bu insanlıktan kopuşun izahı nedir? Hangi gerekçeyle olursa olsun kolluk kuvvetlerinin bu tutumunun bir izahı bulunmuyor. Kendilerine yönelmiş protestolara karşı bu katliamın sonuçlarını ve vahşetini yok sayarak, plastik sopaları, tekmeleri veya atılan pet şişeleri gerekçe göstererek kullanılan biber gazı, ancak kendi yurttaşlarını “düşman” olarak gören bir devlet anlayışı ile izah edilebilir. Ne yazık ki Ankara Garı önünde kolluk kuvvetlerinin yaralıların bulunduğu mekana gaz kullanabilmiş olmaları orada bombalara maruz kalarak ölen ve yaralananlarla, onlara yardıma koşanları düşman olarak görüyor olmaları ile açıklanabilir. Kendi yurttaşlarını düşman olarak gören bir devlet anlayışı, hükümet anlayışı ise çürümenin sonuna gelmektir. Kaldı ki, miting yapan emek ve meslek odası üyesi yurttaşlarına karşı savaştığını öngören bu anlayışa şunu hatırlatmak isteriz: Kimyasal silahların ve bu kapsamda “biber gazının” “savaşta” düşmanlara karşı kullanılması bile Cenevre konvansiyonuna aykırıdır ve savaş suçu kapsamında değerlendirilir.
Ölümcül bir kimyasal silah olan biber gazının ülkemizde ve dünyada yasaklanması çağrımızı yinelerken, ölümle pençeleşenlerin üzerine biber gazı kullanan bir ülkenin yurttaşları olarak sizler adına utanıyoruz. 10 Ekim’de Ankara’da biber gazını kullananlara, onlara biber gazını böyle kullanabilecekleri özgüvenini verenlere, önceki katliamlarından sonra “destan yazdınız” diyerek sırtlarını sıvazlayanlara son söz olarak; bu tür insanlık dışı tutumlara yarım yüzyıldır maruz kalarak yaşamını ve direncini sürdüren Filistinlilerden ödünç, direnişçi Leyla Halid’in sözleriyle yanıt veriyoruz:
“Çiçeklerimizi koparabilirler ama baharın gelişini durduramazlar.”