AKP’li yıllar içinde, en az 15 bini aşkın işçinin “iş cinayetlerine” kurban edildiğini biliyoruz. Bugün artık işçilerin çalıştıkları iş sebebiyle yaşamlarını yitirmesi, bu ülkede yaşayan ve azıcık haber takip eden herkesin ilk ağızda sayacağı sorun başlıklarından biri oldu. Ucuz ve güvencesiz işçi gücü ile dünyada Türkiye’nin rekabet şansını artırmaya çalışan iktidarlar, iş cinayetlerini ortadan kaldırmak yerine sorumlular tayin edecek yasal düzenlemeleri getirdiler.
6331 sayılı Yasa bu anlamda, iş cinayetlerinin ve meslek hastalıklarının sorumlularını tayin eden bir yasa olarak karşımıza çıkmıştı. Öte yandan Yasa, sermayenin iş cinayetleri ve meslek hastalıkları ile ilgili sorumluluklarını üzerinden alırken, kamu idaresini de sadece alanı düzenleyici bir konuma çekti. Yasal düzenleme hedefe, iş güvenliği uzmanlarını ve işyeri hekimlerini koydu. Böylece sermayenin rekabet gücü korunmuş oluyordu. Bir yandan da toplumda oluşturulmuş “ekonomik büyüme histerisi”, iktidarın “işin fıtratı bu” tarzı açıklamalarının dayanağı, örtüsü olmuştu.
OSGB MACERASI
Yasal düzenlemelerle alana davet edilen küçük ve orta sermaye, mantar gibi açılan ve bugün itibarı ile sayıları 2 bin seviyesine varan “ortak sağlık güvenlik birimleri” (OSGB) ve sayıları 260 olan “işyeri hekimleri ve iş güvenliği uzmanları eğitim kurumları” ile alanda kendini gösterdi. 6331’in getirdiği rüzgar ile kısa zamanda büyük paralar kazanma hevesindeki OSGB şirketleri, kuralsız bir piyasada savaş vermeye başladılar.
Yapacakları kârlar için iş cinayetlerinin ve meslek hastalıklarının tüm günahını yüklenmeye hazır olan OSGB’ler, hem sermayeyi hem de Hükümeti rahatlatmıştı. Ancak 2012’de çıkan Yasa ile birlikte başlayan OSGB macerasının bugün itibarıyla “İşçi Sağlığı İş Güvenliği” (İSİG) alanında hiçbir şeyi iyiye götürmediğini somut olarak görüyoruz. OSGB’lerin devreye alındığı zamandan beri meslek hastalıkları tespitinde bir artış olmadığı gibi, iş kazalarının da giderek arttığını gözlemliyoruz. Şüphesiz burada suçlanacak özne OSGB değil, İSİG alanında iyileştirme yerine sermayenin çıkarlarını korumaya yönelik adım atmış olan siyasi iktidardır.
HAYIR DUASI YETER!
Bugün İSİG alanında yaşadığımız facia ortamına derman olsun diye getirilen OSGB şirketlerinin yarattığı tabloyu gören iktidar, OSGB’leri hedef tahtasına koyarak kendini korumaya çalışmaktadır. Çalışma bakanlığına bağlı, ilgili kurumun başında bulunan bürokrat bugün OSGB’ler için şöyle konuşmaktadır: “Biz kimseye para kazansın diye bir sistem kurdurmadık. Biz iş kazası olmasın, meslek hastalığı olmasın diye sistem kuruyoruz. Para kazanmayabilir, her şey para kazanmak değildir. İnsan kazanmaktır esas olan. Siz oradaki 20 senelik yetişmiş bir ustayı iş kazasından kurtarabiliyorsanız, bu para kazanmaktan çok önemli. Para dediğiniz nedir ki? Hayır duasını alırsınız, diğer türlü beddua alırsınız. Kazandığınız paranın hayrı olmaz”.(1)
Bunu söyleyen bürokratın belli ki kendi ve bağlı bulunduğu erk adına hayır duasına ihtiyacı yoktur. Öte yandan yine belli ki İSİG alanında yaşanan sorunlara ilişkin patronların bir sorumluluğu olmadığını düşünmektedir.
HEKİMLER ETİK İHLALLERE SAVRULUYOR
İşyeri hekimleri bu süreçten en çok etkilenen gruplardan biri oldu. Çok büyük sayıda, bireysel sözleşme ile işyeri hekimliği yapan hekimin sözleşmeleri feshedilerek, işyeri hekimliği hizmetleri çalıştıkları şirketler tarafından OSGB’lere verildi, hizmet taşeronlaştırıldı. Şirketlere giderek daha ucuz fiyatlar vererek iş kapmaya çalışan OSGB’ler, bir yandan bireysel sözleşmeli işyeri hekimlerini işlerinden ederken, bir yandan da çalıştırdıkları işyeri hekimlerini de inanılmaz az ücretlere mahkum ediyorlar. OSGB çalışanı işyeri hekimleri, aralarında ciddi mesafeler olan işyerleri arasında mekik dokuyarak hayatlarını kazanmaya çalışıyorlar.
Bütün bu kaotik ve büyük oranda işlevsiz olan sistem, aslında çalışanların sadece yüzde 30’una ulaşıyor. Çünkü Türkiye’de yüzde 40 oranlarında kayıt dışı çalışma devam ediyor. Öte yandan işçi sayısı anlamında yasal zorunlulukların dışında kalan büyük bir grup var. Oysa son on yılda ülkemizde gerçekleşen iş kazalarının yüzde 60-70’inin 50’nin altında işçi çalıştıran işyerlerinde meydana geldiğini görüyoruz.
OSGB’ler tarafından, piyasa rekabeti içinde çok düşük ücretlerle alınan taşeron hizmetlerden hekimlere de çok az bir pay düşmesi, bazı durumlarda işyeri ziyareti yapılmayan, işyeri dışında, işçi görmeden doldurulan “periyodik muayene” formları örnekleri ortaya çıkarıyor. İşyeri hekimleri böylece çok düşük ücretlere, sermayenin sorumluluklarını üstlenmiş ve etik ihlallere doğru savrulmuş oluyorlar.
SENDİKALAŞMA ORANI DÜŞÜK, TEHDİT BÜYÜK
İşyeri hekimliği eğitim kurumlarının yetkinliği de oldukça tartışmalı durumdadır. Öte yandan, örneğin Kars’taki bir eğitim kurumuna Muğla’dan bir hekimin kayıt yaptırması gibi yaşanan örnekler, mevcut eğitimlere de katılınmadığı yolunda kuşkular oluşturmaktadır. İşyeri Hekimleri Derneği ve tabip odalarının iyi niyetli eğitim çalışmaları, çok kısıtlı bir hekim grubuna ulaşabilmektedir. Bunlar daha ziyade tabip odalarına yakın olan bir hekim grubudur. Bugün “piyasa koşullarında” işyeri hekimliği yapan hekimlerin çoğunluğu ise, tabip odalarına üye bile olmamaktadır. Bu durum onları aslında piyasa karşısında daha da zayıf konuma iten sonuçlar oluşturmaktadır.
Sendikalaşma oranlarının çok düşük olması ve alanın denetimsizliği işçi sağlığı için oluşan tehdidi büyütmektedir. İşini kaybetmemek için işverenlerle OSGB üzerinden arasını iyi tutmak zorunda kalan işyeri hekimleri; meslek etiği, yasal ceza tehditleri, OSGB baskısı altında kalmaktadır.
Sermaye yanlısı, emek karşıtı tüm bu düzenlemelerin sonucunda ülkemizde meslek hastalıklarını tespit edemiyoruz. Bunun temel sebebi olarak yasal “meslek hastalıkları tanılama” süreci öne çıkıyor. Ancak bunun yanı sıra; giderek piyasa koşullarının, sermayenin çıkarlarının, işçi sağlığı karşıtı yasal düzenlemelerin içinde, üstelik örgütsüz duran zayıf, taşeronlaştırılmış işyeri hekimi figürünün işçi sağlığı konusunda oluşan büyük gedikteki katkısını akılda tutmamız ve buna göre adımlar atmamız gerekiyor.
*İşyeri Hekimi
***
Doktor ‘ölürsün’ diyor SGK ciddiye almıyor
Meslek hastalığına yakalanan kum taşlama işçisinin yaşadıkları, Sosyal Güvenlik Kurumunun (SGK) son derece ölümcül bir sorunu, en hafif ifadesiyle ciddiye almadığının açık göstergesi. Ciğerlerinde toz olduğu tespit edilen ve doktor tarafından kedisine iyi bakmazsa hayatını kaybedeceği söylenen İşçi M.Ç, “Doktorum mümkün olduğunca dinlenmem gerektiğini söyledi. Eğer bu mesleği yapmaya devam edersem ölürmüşüm. Ben de malullen emekli olmak için SGK’ye başvurdum. Ancak 3 aydır yanıt bekliyorum” diyor.
YA TAŞERONDA OLSAYDIM
Hastalığını “Sabahları nefes alamıyorum. Öksürüğüm kesilmiyor, kendimi veremli bir hasta gibi hissediyorum. Allahım diyorum canımı al kurtulayım” diye anlatan M.Ç, çalıştığı firma tarafından kum taşlamadan farklı bir bölüme alınmış. Bu yüzden kendini şanslı görüyor: “Uluslararası bir firma olduğundan durumu dikkate aldılar. Eskiden taşeron firmalarda çalışıyordum. Durum çok vahimdi. Güvenlik önlemlerini alacağımız malzemeleri vermiyorlardı. Ya taşeronda olsaydım acaba ölür müydüm diye kendime soruyorum. Çünkü o zaman taş kumlama yapmaya devam edecektim. Ekmek parası, başka çarem de, mesleğim de yok. Bak SGK 3 aydır malulen emeklilik başvuruma yanıt bile vermedi. Ya şimdi taşlama işini yapmak zorunda kalsaydım. SGK’den yanıt gelene kadar ölseydim. Çocuklarım ne olurdu ?”
M.Ç. daha önceki deneyimlerinden taşeron firmalarda çalışan işçilerin nelerle karşılaştığını çok iyi biliyor; “Taşeron firmalarda kural şu. Sen ne kadar az masrafla çok iş yaparsan o kadar iyisin. İyi iş yapmışsın, kötü iş yapmışsın, senin can güvenliğin varmış, adam ona bakmıyor. Çok maaş istersen kaliteli malzeme kullanmak istersen adamlar sana ‘güle güle’ der. Ondan dolayı taşeronda çalışan kimse evime ekmek götüreyim derdiyle sesinin çıkarmıyor.”
YAŞ 43, EVDE 3 ÇOCUK
Okutmak zorunda olduğu üç çocuğu olan M. Ç, “Belki 30 yaşında olsaydım bu hastalığı işten atılmayayım diye örtbas ederdim. Ama yaş 43. Yarın bu firma çıkış verirse ne yapacağım? O yüzden SGK’ye başvurdum. Malulen emekli olmak istedim. Hatta işlemler çabuk olsun diye belgeleri elimle SGK’ye teslim ettim. Ama kurumdan ses seda yok” diye anlatıyor.
ROBOT GİBİYİM
Fabrika işçisinin çalışmaktan başka bir ‘sosyal’ faaliyeti olamayacağını belirten
M.Ç, bir gününü şöyle özetliyor: “Büyükşehirde asgari ücretli birisinin geçinmesi mümkün değil. Ben 700 lira ev kirası ödüyorum. Bu şekilde firma bana sahip çıkmasaydı, ben bu işi yapmaya devam ederdim. Mecburum geçimim. Eskiden kalma kredi var, onu ödüyorum. Zaten işten çıkıp eve gelince hurda toplamaya çıkıyorum. Firmadan iyi maaş alıyorum ama kredi olunca yetmiyor. 3-5 de hurdadan kazanıyorum. Çocuk üniversiteye gidecek onun masrafları var. Robot gibiyim. Sabah işe gidiyorum, akşam 17.30’da evdeyim, biraz dinlen, sonra hemen hurda toplamaya git. Sonra gel bir bardak çay iç, hemen yat, sabah yeniden kalk.”
BİR TÜRKİYE GERÇEĞİ
SGK’den umutla olumlu bir yanıt beklediğini söyleyen M.Ç, derdinin emekli olmak olmadığını özellikle belirtiyor. Çünkü malulen emekli olunca maaşının düşük olacağını biliyor. “İleride ölüm kapımı çalınca en azından çocuklarıma bir güvence kalsın istiyorum” diyor. İşin aslı malulen emekli olunca da evde durmayacak. Borçlarını kapatmak, evi geçindirmek için çalışmaya devam edecek. Doktorun “Bu mesleği yaparsan ölürsün” uyarısını dikkate alarak, daha az zarar göreceği bir iş bulacak. Malulen emeklilik konusunda ona cevap vermeyen SGK’den kaçacak. Mecbur buna çünkü artık SGK, emekli olup çalışanlardan da prim ödemesini istiyor. M.Ç, tüm bu yaşadıklarını ve yaşayacaklarını “bir Türkiye gerçeği” ifadesiyle özetliyor.