İsmet Aktaş: ‘Mesele yasalcılık ile fiili meşru hak mücadelesi arasında tercih yapmaktır’

Binlerce okulun imam hatipe dönüştürüldüğü, onbirlerce öğretmenin atama beklediği, piyasalaştırma ve şerrileşmenin pervasızca gerçekleştirildiği eğitim ortamında eğitim emekçilerinin fiili, meşru mücadele ve örgütlenme tarihinin simge isimlerinden İsmet Aktaş ile kamu çalışanları hareketini ve öğretmen hareketinin durumunu değerlendirdik. Aktaş ile arkadaşımız Evren Julide Koç görüştü.

-Siz Eğit-Sen Genel Başkanı ve Eğitim Sen kurucusu  oldunuz. Eğit-Sen’in 18 Nisan 1992’deki 1. Olağan genel Kurulu’nda yaptığınız konuşmada tüm çalışanların mücadele birliğinden, grevli toplusözleşmeli sendika hakkı mücadelesinden ve sendikal ilke ve anlayışınızdan bahsediyorsunuz. Eğit-Sen döneminin sendikal hareketinin temel özellikleri ve ilkeleri nelerdi?          

-1990 larda başlayan kamu emekçileri sendikal hak ve özgürlükler mücadelesi, kamu emekçilerinin yaşadığı işçileşme süreciyle doğrudan bağlantılıdır. Osmanlı döneminden başlayarak, cumhuriyetin kuruluş döneminden 1970’lere kadar  devlet memuru olarak çalışan ve toplumsal yaşam da da görece ayrıcalıklı olarak yaşayan kamu emekçileri, 1970’lerde uygulamaya konulan  yeni sermaye stratejileri  sonucu  giderek yoksullaşmaya ve güvencesizliğe doğru sürüklendi. Yani uzunca tarihsel bir dönemde “devletin memuru” olarak çalışan kamu emekçileri bu yıllarda işçileşme sürecine girdi. Ülkemizde özellikle kamusal alanda yaşanmaya başlayan işçileşme süreci  aynı zamanda dünya genelinde yaşanan en büyük proleterleşme dalgasının bir parçası idi. Uzun yıllar boyunca kendisini  “devletin bir parçası” olarak gören kamu emekçileri “devlet memuru ideolojisi”ni de parçalayarak kendilerinin işçi sınıfının bir parçası olduğunu kavradı. Elbette 60’lı yıllarda ortaya çıkan  “memur ” sendikacılığı deneyimleri ile birlikte mücadelemiz işçi sınıfının tarihsel birikimi ve özellikle de Zonguldak madenci yürüyüşü ile işyeri komiteleri ve konseyleri üzerinden gelişen Bahar Eylemleri deneyiminden dersler çıkararak yola koyulmuştur. Sendikalaşma süreci bu nesnel zemin üzerine oturan kamu emekçileri hareketi, sendikal hak ve özgürlükler mücadelesinde geleneksel işçi sendikalarından farklı olarak bir dizi örgütlenme ve mücadele ilkesi oluşturdu. Bunların en önemlilerinden biri, sendikal mücadeleyi ve işçi sınıfı mücadelesini bölmek ve etkisizleştirmek için devletin ve sermayenin ortaya koyduğu işçi-memur gibi statü ayrımını daha başından reddederek, ortak örgütlenme ve ortak mücadeleyi savunmaktı. (Kamu emekçileri ile ortak mücadele platformu kurmakla yetinilmeyip özellikle İstanbul’da İşçi Sendikaları Şubeler Platformu içinde de yer aldık: 80 sonrası ilk yasal 1 Mayıs mitingini İstanbul Gaziosmanpaşa’da işçi sendikaları ve sosyalist, Devrimci çevrelerle birlikte örgütledik). İkinci olarak da; yasalcılık karşısında fiili, meşru ve militan bir kitle mücadelesini temel ilke olarak benimsemek. İşte bu temel ilkeler üzerinde yükselen kamu emekçileri sendikal hareketi,  örgüt içi demokrasiyi ve tüm çalışanların mücadele sürecinin her aşamasında, söz, yetki ve karar sahibi olması anlayışını kendisine rehber edindi. Bizler  günün koşullarında ve elbette birikimimiz ölçüsünde bu ilkeleri yaşama geçirmeye çalıştık. Devletin ve siyasal iktidarın  baskı ve zor kullanma politikalarına  rağmen ” sendika hakkımız söke söke alırız” şiarıyla sendika kurma ve örgütlenme hakkını kazandık. Ben 1990-1995 yılları arasında geçen bu dönemi sendikal hak ve özgürlükler mücadelemizin  birinci dönemi diye tanımlıyorum. Bu dönemde  mücadeleye önderlik eden ( sadece merkezde değil Anadolu’nun çeşitli il ve ilçelerinde de) değişik siyasal görüşlerden Devrimci, Sosyalist ve Yurtsever kamu emekçilerinin katkısı kuşkusuz belirleyici önemdedir. Eğer mücadelenin birinci dönemi  devletin ve siyasal iktidarın baskı ve yasaklamalarına rağmen başarı ile sonuçlanmışsa bunda mücadeleyi yürüten arkadaşlarımızın omuz omuza, güvene ve kararlılığa dayanan  tutumlarının ve sendikal program ile politikalarımızı bu alanın ihtiyaçlarına uygun olarak belirlememizin  payı çok büyüktür.
 
Kamu emekçileri sendikal mücadelesinin başarılarında elbette tüm iş kollarında örgütlenen ve mücadeleye katılan  o dönemde adını Kamu Çalışanları Sendikalar Platformu (KÇSP) dediğimiz mücadele ortaklığının  yani birleşik mücadelenin önemi asla unutulmamalıdır. Kuşkusuz bu mücadelede uzun ve köklü bir mücadele geleneğine sahip olan eğitim  emekçilerinin rolünü burada vurgulamalıyım.

-1990’ların başında ortay çıkan sendikal hareketin  başarısı neden sürdürülemedi? Bu süreçte sendikal mücadeleyi olumsuz etkileyen faktörler nelerdir?

-Birinci dönemi, yani sendika hakkını kazanan kamu emekçileri hareketi, “özgür toplu sözleşme ve grev hakkını elde etme” diyeceğimiz ikinci dönemi ne yazık ki kazanamamıştır. Mücadeleyi etkisizleştirmek ve önünü kesmek amacıyla çıkarılan yasalar gerçek ve özgür bir toplu sözleşme yapma olanağını ortadan kaldırmış, kamu emekçileri sendikalarını bir orta oyununa ortak etmiştir. Bu durumda elbette bizim de uzun dönemli bir sendikal strateji oluşturamamamızın payı vardır. Sendika hakkını kazandıktan sonra “fiili toplu sözleşme ” dönemi diye adlandırdığımız sürece ilişkin tartışmaları tüketemeden “alan dışından kaynaklı”  ayrışmalar ile Türkiye sosyalist hareketinin önemli bir bölümünün ciddi bir  toplumsal hareket  dayanağı oluşturmadan partileşme dalgası içine girmesi, kamu emekçilerinin mücadelesinde ilk ciddi kırılmaya neden olmuştur. O güne kadar alanın yakıcı ve sahici sorunları üzerinden plan program yapan kamu emekçileri yasal partilerin ortaya çıkışıyla birlikte  “dışarının” beklentilerini önceleyerek; alana ve kitlelere ve tabii ki mücadeleye yabancılaşmaya ve de iç rekabete girişmişlerdir. Yani “büyü bozulmuştur” Bu hastalıklı bakışın ne o siyasal partilere ne de sendikal harekete bir katkısı olmadığı bugün daha iyi görülmektedir. Eğitim emekçileri örgütü ve mücadelesi bu olumsuz dalgadan en fazla etkilenen kesimi olmuştur. “içeriden ” aldığımız bu yaraya bir de çıkarılan sendikalar yasası ve mücadeleyi görüşmelere kilitleme, aidatın maaştan bile değil (işveren devlet tarafından) sendikalara aktarılması ve sendikal örgütte kitle inisiyatifinin, doğrudan demokrasinin gerçekleşememesi bir yabancılaşma sorunu yaratmıştır. Kitleye yabancılaşma ve yaratılan mücadele değerlerine yabancılaşma. Bütün bu problemlere bir de devletin kurdurduğu ve besleyip büyüttüğü  “devlet sendikaları”nı eklersek  işin rengi daha da açığa çıkar. Kamu emekçileri hareketini var eden mücadele ve örgütlenme ilkelerinden uzaklaştıkça hareketimiz devlet sendikaları ile onların istediği ve sınırlarını belirlediği alana hapsolmuştur. Oysa yasalcılık zemininde devlet sendikaları ile yarışmak ve de kazanmak kamu emekçileri hareketini büyütmez. Nasıl büyüyeceğini görmek için nasıl kurulduklarına bakmak gerekir. Bu hareket sokakta kuruldu ancak kamu emekçilerinin talepleri için sokakta mücadele ederek büyür.
 
-Hangi siyasi parti veya grup egemense KESK’e ve sendikalara kendi politik gündemlerini ve pratiklerini dayatıyor. Velhasıl grupçu önceliklerin, sendikal mücadelenin önünü açmak bir yana tıkayıcı bir rol oynadığı defalarca deneyimlendi. KESK nasıl oldu da bu hale geldi, grup çıkarlarına ve gruplar arası koltuk pazarlıklarıyla belirlenir hale geldi?

-Meselenin özü sendika -siyaset ilişkisinin doğru kurulamayışında yatıyor. Sendikalarda var olan gruplar meşrudur ve daha önemlisi değerlidir. Ayrıca gruplar arası ittifaklar da programatik bir temel üzerinde geliştiği sürece kabul edilebilir bir durumdur. Ancak bu siyasetler emek alanına dair  bir çerçeveyi çizip, içinin doldurulmasını yani siyasetin alana tercümesini alandaki kadrolara bırakmak yerine, ülke geneline dair siyasal programlarını bire bir alanda mücadele eden taraftarlarının önüne koymayı tercih ediyorlar. Bunu neden yapıyorlar, sendika siyaset ilişkisini neden doğru kuramıyorlar ya da alanın sorunlarını ve nesnelliğini neden göz ardı ediyorlar diye sorulabilir. Bence yine yukarıda belirttiğim gibi gerçek ve ciddi bir emek hareketi, ya da toplumsal hareket olmadan siyaset sahnesine çıkan partiler, siyasal çevreler  uzunca bir dönem varlığını kamu emekçileri alanındaki dinamiğe bağladılar (Burada Kürt siyasal hareketini ayırmak gerekiyor. Ancak onlar da kamu emekçileri alanı dışında ve halk içinde ciddi bir tabana ve güce dayanmasına rağmen kendi öznel politik problemlerinin çözümü mücadelesinde kamu emekçilerini hareketlenmeye yönlendirmiş ancak bu alanın somut ve nesnel sorunlarına yeterli ilgiyi göstermemişlerdir. Yani siyaset-sendika ilişkisini onlar da diğer sol çevreler gibi pragmatik bir bakışla ele almışlardır.) Kuşkusuz bu ülkede eşitlik, özgürlük, demokrasi ve barış gibi yakıcı meselelerde sendikaların yapacağı önemli  işler vardır. Yani sendikalar baskılara, yasaklara, adaletsizliğe ve savaşa karşı tutum almak ve bu meseleleri mücadele programının içine yerleştirmelidirler. Ancak bu yakıcı meselelerde tavır alınırken kamu emekçilerinin ekonomik, demokratik, sosyal ve siyasal talepleri ikinci plana atılmamalıdır. Ayrıca kapitalizmin neo liberal döneminden geçtiğimiz bu dönemde özellikle kamusal alanın tasfiyesine karşı net bir mücadele programı geliştirmek sendikaların temel görevleri arasındadır. Neo liberal kapitalizmin emeğe ve doğaya karşı kırlarda ve kentlerde sürdürdüğü saldırılar karşısında bugünün sendikaları birer hak mücadelesi örgütü olarak kendilerini yenilemelidir. Oysa hem işçi sendikalarında hem de kamu emekçileri sendikalarında hakim eğilim nedeniyle  sendikal hareket bir bütün olarak  geleneksel sendikacılık çemberi içinde sıkışmış bir durumdadır.

-Siz 1990’lı yıllarda işyerlerinden yükselecek sınıf sendikacılığı pratiklerinin sendikaların bütününe hâkim hale gelmesine, çalışanların bütün süreçlerde söz yetki ve karar hakkına sıklıkla vurgu yaptınız. Bu vurgular bugün için hala geçerli mi?

 -Sendikalarda kitlelerin söz, yetki ve karar sahibi olması ve bunun örgüt hukukunda açıkça belirlenmesi vazgeçilebilecek ve konjonktürel bir durum asla değildir. Sendikalar  kamu emekçilerinin  örgütü  olduğuna/olması gerektiğine göre onlar kendi sendikalarında irade olmalı ve iktidar olmalıdırlar.  Sendikalarda seçilenler  görevlendirilmiş kadrolardır. Yönetenler değildir. Onlar ancak kamu emekçilerinin iradesinin ortaya koyduğu programı yürütmekle görevlidirler. Sendikalarda sözün, yetkinin ve kararın kamu emekçilerine  ait olması ilkesi doğrudan demokrasinin de bir gereğidir. Ne yazık ki bu ilke genel olarak bütün sendikalarda işlemez haldedir. Bu durum kamu emekçileri kitlesinin sendikalardan uzaklaşmasına sebep olurken; Sendikaların da işyerlerine ve kamu emekçisi kitlesine yabancılaşmasına yol açmaktadır. Burada yapılması gereken en uçtaki kamu emekçisinin  görüş ve önerilerini sendika merkezine taşıyacak bir örgüt modelini geliştirmektir. Bu gün sendikalarda kabul gören örgüt modeli yukarıdan aşağıya  hiyerarşik  ve dikey bir  modeldir. Bu model demokratik değildir. Bu modelle kamu emekçileri kendi sendikalarında gerçekten söz, yetki ve karar sahibi olamazlar. Bugün sendikaların işyerleriyle ve dolayısıyla kamu emekçisi kitlesiyle bağı kopmuştur. Genel merkezden gelen programların şubeler aracılığı ile telefon ya da mesaj yoluyla işyerlerine ulaşması bir karşılık bulamamaktadır. İş yerlerindeki bir iki “duyarlı ” üyenin toplantılara katılıyor olması bunun en açık kanıtıdır. 1990-1995 arasında işyerleri ile sendikanın ilişkisi  bu günlere göre çok daha canlıydı. Genel merkezde görev yapanlardan şube de görevli olanlara, hatta sendikada görevli olmamakla birlikte  kendi bölgesindeki işyerlerini sürekli dolaşan, toplantılar yapan sendika aktivistlerinin kolektif çabası ile büyük kitleler sürece katılmış, mücadelenin öznesi olmuştur. O dönemde, böyle dinamik bir sendikal yaşamı esas aldığımız ve uyguladığımız için başarı kazanılmıştır.

-Sendikal görev ve uzmanlıklarda liyakati hesaba katmayan bir yaklaşımla sürekli olarak taraftar gözeten, “partizanlık” yapan, görevlendirmeler dikkat çekiyor. Çarpık temsil ilişkilerini de düşündüğümüzde sendikal hareketin tabanıyla bağı gittikçe zayıflıyor. Bu zafiyetlerin aşılma dinamiklerini nerelerde görüyorsunuz?

-Bugün artık temsili demokrasi nasıl çözüm olmuyorsa, sendikalarda da temsili seçimlerden vazgeçilmeli ve tüm üyelerin katılımını esas alan doğrudan seçim modeli benimsenmelidir. Mevcut durumda herhangi bir  gruba üye olmayan ancak çok yetenekli ve çalışkan bir kamu emekçisinin seçilmesi şansı sıfırdır. Çünkü seçilen arkadaşlarımız politik grup aktivistlerinin iradesi üzerinden seçilme şansını buluyorlar. Bu nedenle kitlelerin iradesini arkasına alan her bireyin seçilebilmesinin yolu açılmalıdır. Böylelikle ancak gerçek temsil ve liyakat ortaya çıkabilecektir.

-1990’ların ikinci yarısında gençlik hareketinin temel gündemi eğitim ve sağlığın piyasalaştırılmasıydı. Bu dönemde KESK’in özellikle eğitim ve sağlık gibi iki işkolunda ancak halk muhalefetinin öncüsü ve sözcüsü haline gelerek sıçrama kaydedebileceğini gören siyasi ve sendikal açılım neden etkili olamadı?

 -Kabul etmeliyiz ki; o dönemde gençliğin gördüğü tehlikeyi kamu emekçileri göremedi. Gençlik hareketi eğitim ve sağlığın piyasalaştırmasına karşı çıkarken neo-liberal dönemin yıkıcı olacağını önden gördü. Eğitim ve sağlık  ile  başlayan  kamusal alanın tasfiyesi ve kamusal hizmetlerin piyasaya açılması ile  bugün yakıcı bir sorun olan güvencesizlik saldırılarını o günden gören gençlik hareketinin aksine kamu emekçileri sendikaları bir önceki dönemin özellikleri üzerinden pozisyon almaya çalıştı. O dönemde bu yıkıcı sermaye stratejisini gören ve “parasız eğitim, parasız sağlık” diyerek kamu emekçileri hareketinin dikkatini gelen büyük tehlikelere çekmeye  çalışan Devrimci Öğretmenler  ve Devrimci Kamu çalışanlarının, yaşanan politik ayrışmalar (ÖDP’nin kuruluş süreci) nedeniyle etkisiz kaldığını söylemeliyim. Ne yazık ki; kendisi neo-liberal dönemin işçileşen yeni işçi kitlesi olma gerçeği üzerinden sendikal mücadeleyi sürdüren kamu emekçileri bu yıkıcı programın tümünü görme  ve ona göre konumlanma becerisini gösteremedi. Oysa sendikal mücadelede tarih sahnesine yeni bir sendikal hareket olarak ortaya çıkan kamu emekçilerinden beklenen içinden geçilen dönemin sermaye saldırılarına karşı  mücadelede öncülük yapmaktı. O günlerde eğitimde ve sağlıkta başlayan neo-liberal saldırılar şimdilerde hemen tüm kamusal alanı  piyasaya açarak, milyonlarla ifade edilen  güvencesizler kitlesini de ortaya çıkardı. Yani özetle belirmek gerekirse kamu emekçileri sendikal hareketi,  o dönemde etkili ve güçlü bir  atılımı yapmayarak  sadece kamusal alanın tasfiyesine ve piyasalaştırılmasına seyirci kalmadı aynı zamanda bugün kendisinin de boğazına sarılan güvencesizliğin yaygın ve “normal” bir hal almasını gerçeğiyle karşı karşıya kalmış oldu.

-Gelinen noktada sendikal hareketin yeniden örgütlenmesi ve ilkeli, mücadeleci bir sol politik anlayışla yoluna devam etmesi ihtiyacı ortada duruyor. Bu nasıl başarılacak? Sendika siyaset ilişkisi nasıl olmalıdır?

-Bu durumdan çıkmak için öncelikle plan ve programı alanın ihtiyaçları üzerinden yapmak ve kitleleri sendikal mücadelenin özneleri durumuna getirmek gerekir. Elbette sendika- siyaset ilişkisini de doğru yerine oturtmak gerekiyor. Sol örgütler kendi taraftarlarını ve alan dışında oluşturulmuş programları sendikal harekete dayatmak yerine hareketin bir alan örgütü gerçeğini görerek onu daha da ilerletecek, kitlelerin mücadelede özne olduğu bir duruma getirmek için kendi siyasal düşüncelerini alana tercüme etmeyi önüne koymaları gerekmektedir. Sendikalar siyaset üstü ya da dışı örgütler değildir. Ancak gerek alanın sorunlarına gerekse ülkenin demokrasi, özgürlük ve barış gibi temel meselelerine alanın içinden oluşturulmuş bir programla müdahale edilmelidir. Sendika- siyaset ilişkisinin yanlış kurulması aynı zamanda dinamik bir alan olan emek alanını kısırlaştırır ve etkisizleştirir. Sol siyasetler genel olarak emek hareketinin özel olarak da kamu emekçileri hareketinin tıkanma noktalarını iyi tespit ederek bu tıkanmanın nasıl aşılacağına dair genel bir çerçeveyi alana sunmalıdır. Aksi durumda hem sendikal hareketin kendisi hem de sol siyasetler  etkisizleşme ve küçülme sürecinin izleyicisi olarak  yuvarlanıp giderler. Sendikal hareketin ortak örgütlenme ve ortak mücadele ilkeleri bugün daha fazla ihtiyaç duyulan bir ilkedir. İşyerlerinden başlayarak ve kadrolu, sözleşmeli, taşeron  gibi devletin içimize bir hançer gibi soktuğu  bu yapay statüler reddedilerek tüm çalışanların ortak mücadele ve örgütlenmesine dair bir seferberlik ilan edilmelidir. Bu sürece devrimci bir müdahale yapılmaz ve gerçek bir yenilenme gerçekleşemezse durum her gün daha kötüye gidecektir. Sendikal harekete  “yeni bir işçi” kitlesi olarak katılan ve bugün KESK içinde örgütlenen emekçiler tüm olumsuzluğa rağmen işçi sınıfı örgütlerinin en dinamiği gibi görünmektedir. Ancak onların da karşı karşıya kaldığı sorunları çözmeye girişirken hızla geleneksel işçi örgütleri gibi davranmaya başladığını gözlemlemekteyiz.
Bugün kamu emekçilerinin büyük bir bölümü sözde toplu sözleşme görüşmelerini bile izlemiyor, izleyenler de acaba hükümet yüzde kaç maaş artırımı yapacak diye bekliyor. Yani “sendikam  taleplerimi gerçekleştirecek mi?” diye bakmıyor. En iyi bakışla söylersek, hangi sendikacı ne diyecek, diye haberleri izliyor. Oysa bu görüşmeler kendi hak ve taleplerinin durumu ile ilgili değil mi? Bu durum doğal bir sonuçtur. Mücadeleyi ya da görüşmeleri sendikacıların işi olarak gören kitleler elbette seyirci koltuğunda otururlar. Bir an önce en küçük birimlere kadar tüm işyerlerine ulaşmalı üyelerle-kitlelerle örgütün bağı kurulmalı. Bu da eğitim emekçilerini (tabii ki tüm kamu emekçilerinin) taleplerini bir mücadele programına dönüştürüp sözde toplu sözleşme masasını devirerek, masayı işyerlerinde kurmakla olacak bir şeydir. Yani fiili ve meşru mücadele ile fiili bir toplu sözleşme  süreci başlatılmalıdır. Bu süreç ancak bir hak mücadeleleri anlayışı ile başarıya ulaşabilir. Protesto  veya kampanya biçiminde değil. Artık eğitim  ve bilim emekçilerinin taleplerini velilerin ve öğrencilerin taleplerinden ayırarak kazanamayacağımız bilinmelidir. Okul dönüşümünü  veli ve öğrencinin sorunu olarak gören öğretmen kendi sorunlarını çözmek yolunda yalnız kalacaktır. Eğitim hakkı mücadelesi eğitim ve bilim emekçilerinin ekonomik, sosyal, mesleki sorunları için mücadele ile okul dönüşümleri, gericilik, ırkçılık, cinsiyet ayrımcılığı ve paralı eğitime karşı mücadele programının ortaklaştırılması ile kazanılacaktır. Saldırı hepimize yapılmakta direniş de hep birlikte olmalıdır. Yani toplumsallaşmış bir sendikal harekete ihtiyaç vardır. Eğitim Sen programını daraltıp geleneksel çizgiye doğru hızla savrulurken sendikal hareket içinde kendini ifade edemeyen kimi mücadele dinamikleri ortay çıkmakta ve sendikamız ya bu gelişmeleri izlemekte yada dışarıdan temsili destekle yasak savmayı tercih etmektedir. 4+4+4 sürecinde başlayan gericilik ve okul dönüşümleri ile ilgili parçalı mücadelelerde bunu gördük. Ataması yapılmayan öğretmenler mücadelesinde bunları yaşadık. Şimdi sendikacılar “ama destek verdik, açıklama yaptık” falan diyeceklerdir. İşte tam da mesele burada, “destek” dışsal bir ilişkidir. Oysa ataması yapılmayan öğretmenlerin sorunu da gericilik ve okul dönüşümleri sorunu da Eğitim- Sen’in sorunu olmalıdır. Bırakalım sorunlara sahip çıkmayı, ataması yapılmayan öğretmenler (tüzük değişikliklerine rağmen )sendikanın gerçek üyeleri bile sayılmıyor. Tabii ki meseleye böyle bakmazsanız, yani öğretmen olduğu halde ataması yapılmayan arkadaşlarımızı sendikaya  gerçek üye bile yapmazsanız, onlar sizin için dışarıdan birileridir. Yasalar, yönetmelikler izin vermiyor diye bu meselelere duyarsız kalanlara bir şey söylemek ve bir soru sormak gerekir; Hak ve özgürlükler yasalardan önce gelir. 1990’larda sendikalar kurulurken yasalar, yönetmelikler mi izin vermişti? Mesele yasalcılık ile fiili meşru hak mücadelesi arasında tercih yapmaktır. Siyasetler de sendikal hareket içindeki taraftarları da bu olumsuz gidişi seyretmek yerine neler yapılabileceğine dair politikalar üretmelidir.

İsmet Aktaş kimdir?

İsmet Aktaş öğretmenliğe Kayseri’nin bir köyünde 1972 yılında başladı. 1974 yılında Anamur’a atandı ve aynı yıl içinde TÖB-Der şube yönetiminde görev yaptı. 1982 yılında İstanbul’a atandı. 12 Eylül’den sonra öğretmenlerin sendikal örgütlenmesinde bir geçiş örgütü olan Eğit-Der içinde çalıştı. 1990 yılında kurulan Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası’nda (Eğit-Sen) kurucu genel başkan olarak görev yaptı. Eğit-Sen ile Eğitim İş sendikalarının birleşmesiyle ortaya çıkan Eğitim Sen’in kurucusu oldu. Aktaş hala eşitlik, özgürlük ve barış mücadelesini kararlılıkla sürdürüyor.