‘Sahip olmak ya da olmak’* – Banu Bülbül

Ülkenin “kabus yaz”ı ilerliyor. “Yok ediciler” iş başında… Ahlaki değerleri birbirine benzeyen ama zaman zaman çıkarları çatışan (şuranın haracı senin mi benim mi babında) yok ediciler, sömürgenler, eziciler, “ya sev” kısmını bile iptal ettikleri, upuzun bir “terk et” listesi hazırladılar. Göçmenler ve mevsimlik tarım işçileri, hiçbir yerde istenmeyenler listesinin birinci sırasında yer alıyorlar kuşkusuz. Göçmenlerle kentin sokaklarında karşılaşıyoruz, mevsimlik işçilerle kentlerin kıyılarında, tarım alanlarının yakınlarında… Yamalı çadırlarının yanından “ne hayatlar var” diyerek üzüntüyle geçiyoruz. İşte onlarla başlayan liste giderek uzuyor, her geçen gün yeni gruplar ekleniyor. Listeyi yapanların değer yargılarının ne olduğunu anlamak giderek zorlaşıyor. Dindar desen olmuyor, dinci desen kapsamıyor, milliyetçi ama bundan da vazgeçebiliyor. Her tür demagojik süsten, püsten, kostümden sıyrılıp sadeleşerek homojenleşiyorlar…

Kentleri sular basıyor, köylerde, kırlarda tarım ölüyor, bitkiler, ağaçlar, hayvanlar can veriyor, kimi kundaklanarak üstelik… “Ne işi var o çocukların karakollarda, mahkemelerde bir dakika” demeye kalmadan onlarca çocuk tutuklanıyor. Ama şanslı bile sayılırlar çünkü bazıları da öldürülüyor. Ne feci değil mi “şans” dediğimiz duruma, “şanslı” dediğimiz çocuklara bakın…

Kar hırsının, koltuk-iktidar sevdasının gözünü dikmediği yer yok. Ne Rize’de, ne Artvin’de, ne Soma’da, ne Ankara’da ve tabii ki Diyarbakır’da, Van’da “sahipsiz” bırakmıyorlar, mülkü, toprağı, suyu… “Sahip olmak”? Bir çocuğa “arazi almak”, “bahçe almak”, “toprak almak” ne demek anlatmaya çalıştığınız oldu mu hiç? Çok zorlanırsınız. Zorlanmanız da iyidir, geliştiricidir. Çünkü anlattıkça aslında ne kadar anlamsız olduğunu görürsünüz “alma”nın, “satma”nın… Eşyalar, giysiler, yiyecekler almaya, tüketerek birilerini zenginleştirmeye baya alıştık, kendimizi satın aldıklarımızla ifade etmeye de… Belki çocukların bir bölümü de buna yakından tanıklık ediyor. “Bahçe alma”yı “toprak, arazi alma”yı bir çocuğa anlatmaya çalışın ve bırakın zorlandığınız yerden gelişsin zihnimizin çok az kullandığımız yerleri… “Nasıl yani nasıl taşıyacaksın o bahçeyi yanında” diye bir sorsun çocuk… Daha sık “neden?” diye düşünürken bulacağız kendimizi o zaman…

Soma, Ermenek, Torunlar, Silvan, Lice diye uzayan daha ne çok il, ilçe adı eklenebilecek cinayetler listesine şimdi de Hopa eklendi. Doğal felaket mi? İş kazası mı? Terör mü? Değil tabii ki değil… Herbiri birileri daha çok sahip olsun diye, o birilerinin daha çok parası, mülkü, insanı, hayvanı, suyu, uçağı, silahı yani gücü olsun diye işlenmiş ya da en hafifinden göz yumulmuş cinayetler… Ve sahip olanlar, bize ekranlardan hergün görünen, bağıran, çağıran, tehdit eden o adamlardan ibaret değil. Mevzu tümüyle profesyonel politikacılar değil yani… Onlar, buzdağının suyun üstündeki kısmı… Gücün televizyona çıkma bölümüne de ihtiyaç duyup, bağımlı olanlar bir bakıma…

Sürekli dikkatimiz dağılıyor, kafamızı bir an patlayan bombaya çeviriyoruz, öbür taraftaki yangına dönüyoruz ardından hemen sonra sel gidiyor bir başka yerden… Hangisini anlamaya çalışacağımızı şaşırırken, sokuluyoruz birbirimize… Acımızdan, kaybımızdan anlıyoruz, tanıyoruz yanımızdakini… Henüz tam olarak konuşmadık, anlamadık, dinlemedik birbirimizi… Fakat yapmalıyız. Konuşmalıyız, sormalıyız, uzun uzun düşünmeliyiz diğerinin ne yaşadığını… Bu olmaksızın olmayacak. Hatta ölüp gidenleri de dinleyeceğiz yeniden… Mesela tam da Metin Lokumcu’ya kulak vereceğiz şimdi… “HES’ler öldürür” diyerek eyleme giden, polisin attığı biber gazı sonucu kalp krizi geçirerek yaşamını yitiren öğretmen Metin Lokumcu’yu dinleyeceğiz. Diyadin’de özel harekatçılar tarafından öldürülen Emrah ve Orhan’ın öyküsünü dinleyeceğiz. Kamp Armen’in yıkık duvarlarına bakacağız ve o duvarları da dinleceğiz ne hikayeler gömülü orada… Ölen asker Barış’a kulak vereceğiz. Suruç’ta öldürülen gençlere soracağız “Neden gidiyordun Kobane’ye?” diye… Yola çıkmadan önce yazdıklarını okuyarak dinleyeceğiz onları…

Sonra oturup konuşacağız, yaşayanlar olarak. Çok hikaye var peşine düşülecek. Ve dinlediğimiz her öyküde, topraklara çektiğimiz sınırların, senin bahçen, benim tarlam diye süren öykünün verdiği hasarın, zararın ne büyük ne derin olduğuna yeniden yeniden tanıklık edeceğiz. Umut ya umudum ya birgün dilden çoook sözcük silinecek kendiliğinden… İyelik ekleri de nesnelere eklenmeyecek o gün…

*Eric Fromm’un bir kitabının adı