Cana can katan, her yandan gençlik fışkıran o sabah,
gökte alevler saçan güneşin altında yüzen ova,
işte bu uğultuya gebeydi.
Topraktan insanlar bitiyordu,
saban izlerinde ağır ağır kapkara, öç alıcı bir ordu filizleniyordu;
bu ordu pek yakında bütün toprağı çatlatacak olan
gelecek yüzyılların ürünleri için boy atıyordu.
Zola’nın 1885’ te yazdığı Germinal, madencilerin çalışma koşullarını ve yaşamlarını gerçekçi bir dille anlatan önemli bir romandır. ‘Tohum’ anlamına gelir ‘germinal’. Toprakta biten ve filizlenen kapkara bir ordunun tohumu; pek yakında toprağı çatlatacak olan tohum; gelecek yüzyılların ürünlerini vermek için boy atan, filizlenen tohum.
Soma maden katliamından sonra konuşan RTE, bizi 1800’ lü yıllara götürecek şekilde bir açıklama yapmıştı: ‘Bu tür ocaklarda kazalar sürekli olan şeylerdir. Biz bir defa bu tür ocaklarda, kömür ocaklarında, madenlerde, buralarda hiç bu tür olaylar olmaz diye yorumlamayalım. Literatürde iş kazası diye bir şey var. Bu sadece madenlerde olur diye bir şey yok. Bunun yapısında bunlar var.
Hiç kaza olmaz diye bir şey madenlerde yok’.
Yaklaşık 200 yıl öncesi İngiltere’sinden/Fransa’sından örnekler verilerek kıyaslama yapılmıştı Soma’dan sonra. Germinal kitabının/filminin üzerinde durmak belki de bu açıdan daha değerlidir. Bakalım 1860’lı yılların Fransa’sında madencilerin durumu nasılmış; Germinal’ in konusuna girelim şimdi[i].
1885 yılında yazıyor Germinal’i Zola. Gerçek yaşamdan kurgulamak için bu kitabı, maden ocağının bulunduğu yere gider ve gözlemlerde bulunur. Fransa’ da Anzin Maden Ocakları’ nda bir grev patlak vermiştir Şubat 1884’te. Zola soluğu hemen orda almıştır. Günlerce kalır orada. Gözlem ve araştırmalarda bulunur; not defterini düşürmez elinden. Maden ocağı çevresinde barakalar yığılıdır; barakaları gezer. Barakalardaki insanlar açlık sınırındadır; ölümüne çalışır ama açtır; en riskli işi yaparlar ama açtırlar işte.
Kitap, 1860’ lı yılları anlatır. Fransa’ nın Montsou kasabasındaki maden işçilerinin yaşamını ve mücadelesini konu edinir. Madencilerin ve ailelerinin sefalet içindeki yaşamını çok canlı ve gerçekçi bir dille tasvir eder. Kasabadaki işçiler, atadan babadan madencidir. Bu madenci kasabasında doğup bu maden ocağında ölürler. Tüm işçilerin kaderi, daha küçük yaşlardayken madene bir mahkum (mecburiyetin getirdiği mahkumiyet) gibi inmek ve ölüsü çıkana kadar orada çalışmaktır. Çocuklar küçük yaşta madene inip yetişkinlerin sefalet dolu yaşamına ortak olduklarından, hem bedensel hem de ruhsal olarak erkenden yaşlanmaya başlıyorlar. Bedenleri yeterli fiziksel gelişmeyi sağlayamadan kendilerini ağır çalışma koşulları altında bulan çocuklar, beceriksizce yetişkinleri taklit ediyorlar. Onlar gibi davranıyor, alkol kullanıyor ve cinselliği oyunlarının bir parçası haline getiriyorlar. Tek göz odada yiyip içen, yatıp kalkan, banyo yapan kalabalık işçi ailelerinde, mahrem denen hiçbir şey kalmadığı gibi gerçeklik de çırılçıplak ortada duruyor. Aileler çocuklarının eve para getirmeleri dışında hiçbir şeyleri ile ilgilenmiyorlar. Sefalet, onların tüm alışkanlıklarını, yaşamlarını ve ahlak anlayışlarını belirlemiş durumda. Yozlaşan ve çürüyen, açlık içinde ne yapacağını bilmez hale gelen işçiler; patronların, müdürlerin evlerine dilenciliğe giden, kasabanın iğrenç, uçkur düşkünü dükkân sahibinin cinsel isteklerini tatmin etme karşılığında borç alabilen işçi kadınlar?
Romandaki ailenin büyük babası Bonnemort Baba, daha sekiz yaşındayken madene inmiş, tam üç kez madenden ölmek üzereyken çıkarılmıştır. Bir keresinde saçı sakalı kavrulmuş, bir diğerinde kursağına kadar toprakla dolmuş, üçüncüsünde ise karnı kurbağa gibi suyla şişmiş bir şekilde kurtarılmıştır. Dokuz kişilik ailede çocuklarla birlikte beş kişi çalışıyor, ama eve getirilen para ailenin karnını doyurmaya bile yetmiyor. Asıl olan açlıktır; çoğunluktadır Turgut Uyar’ın deyişiyle.
Her gün sabahın 4’ ünden öğleden sonra 3’ e kadar madende çalışıyorlar. Madenden dönüldüğünde, temizlik, ortadan kesilip leğene dönüştürülen bir fıçı içinde, sonunda mürekkebe dönüşen aynı suda yıkanarak gerçekleşiyor. Çocuklar ikişerli yatıyorlar ve aynı odayı paylaşıyorlar. 15 yaşındaki Catherine, gelişmemiş sıska vücuduyla, hastalıklı dişetleriyle, madenci kıyafetleriyle, bir kızdan çok tam bir oğlan çocuğuna benziyor.
Romandaki karakterleri yakından tanımak önemlidir. Çünkü bunlar romana sıkışıp kalmış karakterler değiller, bugün de yaşamaktalar. Kimi zaman fabrikamızdaki suskun işçilerden birine benzetiriz birini, kimi zaman mücadelede tanıdığımız bir öncü işçiyi görürüz orada.
Etienne, öfkeli ve zapt edilemez kişiliği ile haksızlıklara karşı verdiği tepkiler yüzünden işten atılmış, aç kalmamak için iş ararken bu kasabaya gelerek madende iş bulan birisidir; makinisttir aslında. Maheude Kadın, romanın merkezine oturan madenci ailesinin cefakâr anasıdır; Maheu ise bu ailenin babası. Maheu, Etienne ile tanışana kadar, koşullara boyun eğmekten başka çaresi olmadığını düşünen, canına okuduğu halde çalıştığı işe şükredecek kadar geri bilinçte olan bir madencidir. Dürüst ve herkesin güvendiği bir işçidir.
Romanda farklı tipte işçi karakterlerine yer veriyor Zola. Korkunç sefalet içinde geçen yaşam koşullarının kaypaklaştırdığı, ispiyoncu, güvenilmez, yükselme tutkusuyla patronun gösterdiği küçük bir kırıntı için işçi arkadaşlarını bir anda satabilen Chaval gibi işçilerin yanı sıra, tüm kötü koşullara rağmen umudun bitmediğine işaret eden işçiler de var. Roman, tüm bu karakterlerle örülü bir şekilde, işçilerin kıpırtısızlığının sonsuz bir hareketsizlik olarak algılandığı bir ortamda mücadelenin nasıl da aniden yükseldiğini ve nasıl bir gelişim gösterdiğini anlatıyor.
On yıl öncesine kadar geçinebilecek kadar ücret alabilen işçilerin, bu süre zarfında yıldan yıla aldıkları ücretlerin düşmesi ve en son da çeşitli bahanelerle yeniden ücret kesintisi yapılması, madenciler arasında rahatsızlık yaratmaya başlar. Başkaldırı filizlenir ve nihayetinde grev patlak verir. Bu mücadelede alınan sınıfsal tutumlar ibret vericidir. Kitlenin önüne geçip yaptıkları şeyi küçümseyen, onların kendilerine zarar verdiklerini söyleyenlerden bar sahibi Rasseneur’dan tutun da grevi küçümseyip işçilerin hiçbir şeyi değiştirecek güçleri olduğuna inanmayan, iş araçlarına zarar vererek patronların batırılacağına inanan ve bunun için de tek başına hareket eden anarşist Suvarin’e kadar sınıf mücadelesi patlak verdiğinde doğru bir perspektife sahip olmayanların nasıl çuvalladığının örnekleriyle dolu Germinal.
Evine dilenmeye gittiği müdürün karısının Maheude Kadın’a söylediği yalanları, burjuva sınıfı bugün de tekrarlıyor bizlere: İnsan iyi niyetle her türlü talihsizliği yener; ama madenciler, tanrının onlara nasip ettiği bu işte dürüstlükle çalışmalarına rağmen, biriktirebilecekleri parayı bulmak bir yana bir lokma ekmek alacak kadar bile kazanamaz duruma gelmişlerdir. Bu yüzden de daha madenden çıkar çıkmaz tüm olanları unutabilmek, yazgıya kolay boyun eğebilmek için ellerine geçen üç kuruşu içkiye yatırıp gırtlaklarına kadar borca batarlar. Patronlardan birinin karısının diğer burjuva kadınlardan birine gerçek bir yeryüzü cenneti olarak gösterdiği yer, pislik, çamur ve çocukların açlıktan ve hastalıktan öldüğü sefil işçi mahallesidir. Burjuvalar, işçilerin burada yaşamalarını bile çok görmekte, onların gerçek yerinin yeraltının kilometrelerce derinlikleri olduğuna inanmaktadırlar.
Etienne, Maheu’nun evinde kiracı olarak kaldığı süre içinde akşamları yaptığı sohbetlerin ürününü almaya başlar. Bu sohbetler, mücadele patlak verdiğinde Maheu’nun işçi arkadaşlarına cesurca öncülük yapmasına yarar. İlk zamanlar onun anlattıklarını deli saçması şeyler olarak dinleyen Maheude Kadın bile bir süre sonra değişmeye, patronsuz bir dünyayı, adil ve insanca bir yaşam sürecekleri günleri düşlemeye başlar. Önceleri gerçekleşemeyeceğini düşündüğü bu mutlu düşleri dinlerken hem kendisinin hem kocasının anlatılanların büyüsüne kapılmasından da korkan Maheude Kadın, sahip olduğu adalet duygusuyla delikanlıya hak verir. Ama delikanlının şiddetten yana sözlerini kınar, onu fazla kavgacı bir insan olarak görür. Oysa grev başladıktan sonra, aynı kadın, teslim olmaktansa ölümüne mücadele etmekten bahsedecektir. Burjuvaları bir çırpıda temizlemek, açlıktan nefesi kokanların emeğiyle semiren o hırsız zenginlerden yeryüzünü kurtarmak için cumhuriyetin ve giyotinin gelmesini isteyecektir.
Etienne uzun geceler boyunca Maheu’nun ailesine bıkmadan usanmadan bildiklerini anlatırken, Bonnemort Baba(büyük baba) da maden ocağında tükettiği ömrünü düşünür. Dışarıda olup bitenlere gözlerini ve kulaklarını tıkayarak yeraltında bir dolap beygiri gibi çalıştığı elli yıl boyunca (Etienne: Kaç yıldır giriyorsun madene?; Bonnemort Baba: Elli sekiz yaşındayım, sekiz yaşımdan beri girerim madene. Sen hesap et artık.) patronlar, iliğini kemiğini sömürmüşlerdir. Oysa şimdi işçiler uyanmaya, bir tohum gibi toprağın derinliklerinde baş verip filizlenmeye başlamışlardır.
Eşleri ve çocuklarıyla artık açlıktan kırılmak yerine harekete geçmek gerektiğine inanan isyancı madenciler, diğer madenlerdeki işçileri de greve ikna etmeye çalışır. İşçiler ‘ekmek ekmek’ çığlıklarıyla burjuvaların yaşadıkları yerlere saldırırlar. Kendileri açlıktan kırılmak üzereyken onların bolluk içinde yaşamalarına tahammül edemez ve ‘kahrolsun burjuvazi, yaşasın toplumsal eşitlik’ diye bağırırlar. Yıllarca sessiz kaldıktan sonra birden coşkun bir sel gibi ileri atıldıklarında nasıl korku perdesini yırtabileceklerini ve akla hayale gelmez şeyler yapabileceklerini gösterirler. Ama örgütsüzlükleri nedeniyle, patronların hileleri onları kolaylıkla gelgitlere sürükleyebilmekte, bölüp dağıtabilmektedir. Yaşadıkları, tüm gücünü toplayıp kabarmış olan bir nehrin, o gücü doğru yere akıtacak arklar olmadığında gerisin geriye cılızlaşıp, nasıl kuruyup gittiğini de göstermektedir.
İşçilerin isyanı yenilgiyle sonlanırken, Germinal buna rağmen umudun asla sönmediği, işçi sınıfının tekrar ayağa kalkacağı mesajıyla biter. O umutsuzluğu değil umudu aşılar işçilere.
Dünyayı ellerinde tutanların köle olmaktan çıkıp efendi haline gelmelerinin önündeki tek engel, bu dev gücü devrimci bilinçle donatacak bir örgütlülüğün eksikliğidir. Bu dünyayı değiştirme iddiasında olanlar Etienne gibi inatla ve yılmadan çalıştıkları, işçi sınıfının devrim mücadelesinin kaldıracı olan devrimci örgütlülüğün yaratılmasına omuz verdikleri ölçüde bu engelin de üstesinden gelinecektir. Umut, örgütlü mücadelededir.