Türkiye’de meslek hastalığı denilince bu işle biraz uğraşanlar çok iyi bilir ki ülkemizde meslek hastalığı tanısı koymak, sistemimizde imkansıza yakındır. Bu iddialı bir söz biliyorum. Ama gerçekler bu. Rakamlara bakıyorsunuz; iş kaza sayılarına bakıyorsunuz, dünyadaki ve Avrupa’daki sıralamamıza bakıyorsunuz, sonra bilimsel yayınları inceliyorsunuz, Türkiye’deki sanayi alanlarını, iş kollarını hesaplıyorsunuz... Olması gereken, bir yılda meslek hastalığı tanısı koymamız gereken rakamlara ulaşıyorsunuz. Her yıl dünyada meslek hastalığından ölen işçi sayısına bakıyorsunuz, Türkiye’yle karşılaştırıyorsunuz, beklenenle gerçekleşen arasında inanılmaz bir uçurum var.
Burada ana soru şu gerçekten bizim işçilerimiz meslek hastalığına yakalanmıyor mu yoksa işçiler yakalanıyor da biz tanı mı koyamıyoruz?
Bütün dünya bunu biliyor ki bir ülkenin işçi sağlığı ve iş güvenliğindeki başarısının en önemli göstergesi iş kazası sayısının azlığı ve bu paralelde meslek hastalığı tanısı koymadaki yüksekliğidir. Hatta erken dönemde tanı almalarının başarıda en önemli etkendir.
Ülkemizde rakamlar ise bunun tam tersidir. İş kazası sayısı çok fazlayken, meslek hastalığı tanısı konan işçi sayısı o kadar azdır ki! Hep yazılarımda aynı soruyu sormaya devam edeceğim, bir hekim olarak.
Tanısını bile koyamadığınız hastalıkların tedavisini, önleyici tedbirlerini nasıl alacaksınız ?
ERKEN TANI ÖNLEMİ GÜÇLENDİRİR
Meslek hastalıklarını tespit etmenin en önemli kazanımı şudur. Meslek hastalığı işyerinden kaynaklanan, işçinin çalıştığı süre zarfında maruz kaldığı, kimyasal, fiziksel, biyolojik veya çevresel faktörlerden kaynaklı iyilik halinin bozulmasıdır. Hatta bunun ölüme, kalıcı iş göremezliğine veya iş gücü kaybına yol açan sonuçları oluşmaktadır. Bu sonuçların doğmaması için işyerlerinde koruyucu ve önleyici faaliyetlerin belirli bir plan çerçevesinde ve uzun soluklu önlemler alınmalıdır. Örneğin bir metal iş kolunda faaliyet gösteren bir fabrikada beklenen bazı mesleki hastalıklar yıllar boyu süren bilimsel çalışmalar sonucu belirlenmiştir. Örneğin kurşun zehirlenmesi veya ağır metal tozlarıyla oluşabilecek pnömokonyozlar (Akciğer- solunum sıkıntısı hastalıkları). Fakat bu genel beklenen hastalıklar her fabrikaya özgü ayrı nitelikler taşımaktadır. Eğer o fabrikada çalışan işçi kardeşlerimizin bu hastalıkları erken dönemde tanı alabilirse ve sebepleri doğru tespit edilebilir ise koruyucu önlemlerin etkinliği de ona göre güçlü olabilir.
Peki ülkemizde bazı iş kollarında kesin oluşabileceğini bildiğimiz meslek hastalıklarının bile tanısını koyamamamızdaki faktörler nelerdir?
Her yazımda aynı cümleyi belki sık tekrara düşüyorum ancak iş güvenliğinde ve işçi sağlığındaki ana problemimiz bu olduğu için, tüm ayrıntı sebepler buna çıkıyor. İş güvenliği ve işçi sağlığına hangi açıdan bakıyorsunuz?
TÜRKİYE’DE MALİYET HESABI YAPILIYOR
Bizim ülkemizde üretimin arttırılması , her ne pahasına olursa olsun üretim alanlarının ve iş imkanlarının arttırılması, bunun içinde işverenin sorumluluk ve yükümlülüklerini en az seviyede tutmak. İşçinin sağlığı ve güvenliği açısından bakılırsa maliyetlerin artması ve işverenin bundan kaçması sonucu üretimin azalmasından korkulması. Bu da sağlıksız ve güvenliksiz üretim hattının oluşmasına yol açıyor.
Bu ana sorunumuz olmakla beraber meslek hastalığına özgü sorunlarımız ise önümüzde dağ gibi duruyor. Öncelikle meslek hastalığının tanısı ülkemizde şu mekanizmayla konulabiliyor. İşyerinde çalışan işyeri hekimi işçinin hastalığını meslek hastalığı olarak öngörürse buna ön tanı diyoruz. Bu tanı kesinleşebilmesi için işyeri hekiminin işveren bu durumu bildirmesi ve işvereninde SGK’ye 3 iş günü içinde bu durumu bildirip hastayı bu tanının kesinleşeceği bir merkeze sevk etmesi gerekiyor.
Adım adım ilerleyelim ve sorunları görelim isterseniz. İşyeri hekimimiz farz edelim çok bilgili ve işyerine çok hakim bir meslektaşımız ve kendisine gelen hastanın ön tanısını meslek hastalığı olarak düşündü. Öncelikle işverenine bu durumu iletmekle yükümlü ve bu hastayı ondan alacağı sevk yani onun da onayıyla meslek hastanesine sevk etmek istedi. İlk sorun burada başlıyor. Hiçbir işveren çalışanının hastalığını mesleği ve işyeriyle ilişki kurulmasını istemez. Bu durumu farklı yollardan halletmesini isteyecektir işyeri hekiminden. Burada işyeri hekiminin direnmesi ve mesleki etiğine bağlılığı ön plana çıkacaktır. Ama size hatırlatayım bu sistemde işyeri hekiminin maaşını yine o işveren ödemektedir. Bütün ipler yine işverenin elindedir. Farzedelim işyeri hekimimiz bu direnci gösterdi ve hastayı sevk etti.
SADECE 3 HASTANE VAR
Ülkemizdeki meslek hastalığı kesin tanısı koyan 3 tane meslek hastalığı hastanesi vardır. Bunlar İstanbul, Ankara, Zonguldak. Burada gerçekten meslek hastalığı tanısı koyabilecek ekipman ve uzman sayısına hiç girmiyorum. Bu rakamlar sağlık bakanlığında mevcuttur. Şu kadarını söyleyeyim uzman hekim sayısı 12’dir. Yılda ortalama 400 bin meslek hastalığı beklenilen bir ülkede durumun vahameti ortadadır. Laboratuvarların yetersizliği, yardımcı personel sayısındaki sıkıntılar da diğer kamu hastaneler birliği hastanelerindeki sıkıntılarımızla aynı düzeydedir.
Bu hastanelerimizin eskiden kalan bir meslek hastalığı kültürü olmasına rağmen sağlık sisteminin topyekün ticarileştirilme sürecinden de etkilenmiştir. Özellikle hastanelerin sanki birer şirket gibi düşünülüp kendi ekonomik döngülerini kendilerinin sağlaması politikası bu tip koruyucu hizmetler veren sağlık kurumlarında kâr amacı gütmediklerinden hastanelerdeki gelişmelerin önü tıkanmıştır. Araştırma, geliştirme ve önleyici çalışmaların yerini fatura edilebilir tedavi etme politikası almaya başlamıştır. Bu da meslek hastalıklarını önlemede ciddi darbe vurmuştur.
İŞYERİNİ REKLAM ETME
Bu sebeplerle şu an ülkemizdeki bir işyeri hekimi herhangi bir işçiye meslek hastalığından şüphelenir ve onu meslek hastanesine sevk etmek isterse sevk formuyla beraber işyerinden işveren veya işveren temsilcisinin tedavi ve masrafları üstlendiğine dair belge de gönderilerek hasta kabulü yapılmaktadır. İşverenin bu durumdaki tepkisi ve yaklaşımını düşünürsek öncelikle “Hocam bu işi bizim revirde halletsen hastayı tedavi etsen güzel olurdu” ile başlayıp, sonrasında “Kardeşim ben sana her ay şu kadar para veriyorum bir de bu sorunu hem halledemiyorsun hem de bizi riske sokup sanki işyerim hastalığa sebep oluyormuş gibi reklam olacağım sen yollama bu hastayı, bırak işçi mesai sonrası devlet hastanesine gidip tedavi olsun o zaman” noktasına kadar uzanıyor. E, maaşını işverenden alan işyeri hekiminin düşeceği durumu düşünün. İşvereni takmadan etik davranıp hastayı meslek hastanesine sevk etse hastane işverenin tedavinin masrafını ödemeyi kabul eden dilekçesi olmadığı için hastanın kabul edilmeme riski var. Bu durumu öğrenecek olan işverenin işine son verme riski var. Bütün bu olasılıkları gören ve devlet tarafından güvence altında olmayan işyeri hekimi sonunda işverenin istediği yollardan birini seçmek zorunda kalıyor.
Bütün bu sebepler özellikle son dönemde işyeri hekimlerinin ortak sağlık ve güvenlik birimlerinde çalışmaya zorlanması sonucu taşeronlaştığını da düşünürsek meslek hastalığı tanısındaki bu sayıların neden düşük olduğunu yeterince anlatmaktadır.