MİB sözcüsü Yıldırım Doğan: ‘Metal işçileri daha büyük mücadelelere hazırlanıyor’

Metal İşçileri Birliği, Bursa’da başlayan ve yayılan metal direnişinin sesi ve direnişim yayılım alanlarında dayanışma ve eylemlerin büyümesinde etkin oldu. Metal İşçileri Birliği, sendikal bürokrasiye eleştiriler yöneltti ve sermayenin doğrudan bir aparatı haline gelen Türk Metal’e karşı haklı öfkenin de çığ gibi büyümesinde etkili oldu. Metal İşçileri Birliği’nden Türkiye Otomotiv ve Metal İşçileri Sendikası (TOMİS)’e evrilen süreci, metal direnişi ve güncel durumu Metal İşçileri Birliği sözcüsü Yıldırım Doğan ile konuştuk. Doğan ile arkadaşımız Mahmut Yılmaz görüştü.

-Emek örgütlerinden daha çok hareketlerin öne çıktığı bir dönem yaşıyoruz. Antep’te, Kayseri’de ve en son metal direnişinde sendikaların harekete geçirdiği işçilerden ziyade fiili/meşru, patlamalı direnişler hareketler yaşandı. Emek hareketinin güncel durumunu direniş eğilimleri, örgütsüzlük ve sermaye saldırıları bağlamında değerlendirir misiniz?

Tarih sınıf hareketinde yeni bir çıkışı işaret ediyor. Sermaye karşısında hak kazanmak, çalışma ve yaşam koşullarında esaslı değişiklikler yapabilmek için yasaların dar sınırları içerisinde yapılabilecek çok az şey vardır hatta yoktur. Sermaye ağır sömürü şartlarından en küçük bir esnekliği göstermekten imtina ediyor. Bunun iktidar silahını keyfince kullanmakta, gerekirse kendi belirledikleri hiçbir kural ve yasa da tanımamaktadır. Bu da sınıf cephesinden fiili-meşru bir mücadele çizgisinde kararlılıkla ilerlemeyi zorunlu kılmaktadır.

İşte bundan dolayı işçi sınıfı sermaye tarafından kurulan sömürü sistemi kadar onu aşma iradesinden yoksun emek örgütlerine karşı da bir mücadele içerisine giriyor. Bu dün patron sendikacılığına karşı bir mücadele idi. 60’lar ve 70’lerde benzer süreçlerde mücadeleci emek örgütleri oluştu. Fakat 12 Eylül darbesiyle başlayan ve patronların yüzünü güldürmek için yapılanlarla emek örgütleri yine geri bir noktaya sıkıştırıldı.

Bugün görüyoruz ki işçi sınıfı artık bu düzeni kabullenmiyor, mücadelesizliği reddediyor. Hep kaybettiren, elinde avucunda ne varsa yitirmişken işçi sınıfı artık bunların o “makul” sendikacılıklarından bıktı. İşte bu koşullarda fiili-meşru mücadele anlayışı sınıfın geniş bölüklerinde kabul görüyor, yasalcı-icazetçi emek örgütleri ise bu mücadelenin parçası olmak yerine bu sert mücadele yolunda ödenebilecek bedelleri göstererek işçileri korkutmaya çalışıyor.

Burada önemli bir nokta var ki o da işçilerin işten atılma gibi ihtimallere rağmen mücadeleyi seçmesidir. Yani sermayenin de uzlaşmacı sendikal bürokrasinin de tehditleri artık hükümsüzdür. Buna Kütahya Seyitömer Termik Santrali işçilerinden örnek verebiliriz; içlerinden tutuklanan işçiler olmasına rağmen kalanlar yeniden üretimi durdurarak eyleme çıkmış yüzlerce işten atılma ile durdurulana kadar yola devam etmişlerdi. Yine geçtiğimiz yıl İstanbul Greif fabrikasındaki işgalde de benzer bir kararlılık vardı. İşçiler taşeronluğun kaldırılması gibi talepleri kabul edilmeden işbaşı yapmayı reddetti, polis baskınıyla çıkarıldıklarında fabrika kapanana kadar mücadeleye devam etti.

Bu iki örnek yeni dönem işçi hareketindeki bir çizgiyi işaret ediyordu. Ve bu metal direnişi bu lokal örneklerin genelleşmiş hali olarak karşımızdaydı. İşçiler ücretli kölelik koşullarına karşı mücadeleyi göze almışken bu yanıyla fabrikanın kapanıp işsiz kalmak üzerinden bakmıyor. Bugün işçiler talepleri için ne gerekiyorsa onu yapan, talebinden geri adım atmayan bir mücadelenin parçası olmak istiyor. Patrondan ve devletten önce karşısına dikilen ve “bunu isteyemeyiz”, “yasada yeri yok” vb. cümleler kuran sendika bürokratlarını dinlemek istemiyorlar.

Bu da sınıf hareketinin gerçekten kendi ayakları üzerinden yükseleceği, yeni patlamaların, kitlesel grev ve işgallerin artık sermaye cephesinin hiçbir kurulu düzeni tarafından engellenemeyeceği bir dönemi işaret ediyor. Türkiye işçi sınıfı bu açıdan ileri doğru yürüyüşünü sürdürüyor.

Sınıf mücadelesinin bugüne kadarki tarihi, zaferlerden daha çok yenilgiler üzerinde yükseldi. Grev ve işgallerin ardından gelen işçi kıyımları, tutuklamalar hatta katledilen işçilerle bu mücadele ilerledi. Önemli olan bu sınırdaki kazanımlar açısından yenilmiş olmak değil, nasıl yenildiğinin derslerini çıkarmaktır. Çünkü yenilgilerden ders çıkaran işçilerle yeni öncü işçi kuşakları çıkıyor, daha güçlü temellerde yeni mücadeleler yaratıyorlar. Zaten bunu yapamayanlar alınan yenilgilerin altında ezilir ve bir daha da ayağa kalkma gücü bulamazken sınıf mücadelesi yeni hareketlenmelerle karşımızda duruyorsa yeni işgaller, grevler, fiili grevler yaşıyorsak bu sınıf hareketinin güncel durumunu ve geleceğini özetliyor.

Lokal örneklerle aktarılan sınıfsal bilinç bugün bize yeni bir dönemin, geçmişte Türk-İş’teki işbirlikçi sendikal bürokrasiye karşı mücadeleci DİSK bayrağını açan işçilerin yeniden ortaya çıkışını işaret ediyor. Dün tek başına bürokrasiyi temsil eden Türk-İş vardı bugün üç konfederasyon çatısı altında farklı renklere, farklı eylem kültürüne sahip ama fiili-meşru eylem çizgisinde geri duruşta ortaklaşan sendikal bürokrasiler gerçeği var. Ve bugün hepsine karşı işçiler yeniden kendi mücadeleleri için adım atıyor.

Metal direnişini başlatan süreç, Türk Metal gibi bir bürokrasi abidesi çete örgütlenmesine rağmen greve çıkan Bosch işçileri tarafından başlatıldı. Bosch işçileri yeniden Türk Metal çetesinden istifa etme yolunu tutmaktansa kendi talepleri için sonuna kadar mücadeleyi savunarak Türk Metal’i etkisizleştirdi. Bugün bu deneyimlerle fiili-meşru mücadeleyi yükselten işçiler elbette buna uygun emek örgütlerini de yeniden şekillendirecektir. Zira böyle bir mücadele için onun kurumsallığı da bir süre sonra kendini bir ihtiyaç olarak ortaya koyacaktır. Fabrika komitesinden başlayarak merkezileşen bir emek örgütü yapısıyla fiili-meşru mücadele çıkışları öfke patlamalarından ileri noktalara taşınabilecek.

Bugün eksik olan tarihsel akış içerisindeki son birkaç adım. Bu da kendini vahşi kapitalizm saldırıları karşısında dolaysız olarak dayatıyor. 21. yüzyılda yüzlerce madenciye tabut sunan sömürü cehennemlerinde çalışanlar, ücretli köleliğin en ağır sefalet koşullarına mahkûm olanlar elbette yeni bir mücadele çıkışını yaratır. Bu açıdan örgütsüzlük duruma da bu kent kent ortaya çıkan sınıf eylemlerinin deneyimleri ile aşılacaktır.

Bundan dolayı yarın örgütsüz yılların dağınıklığını kısa sürede geride bırakacak bir sınıf hareketi yaşanması ihtimali hiç olmadığı kadar yakındır. Artık işgal, grev direniş dönemidir!

-Sendikal örgütlenmelerin sınıfsal bakış açısından uzaklaştığı, geleneksel sendikaların sınırlı bir işçi kategorisinin ekonomik-sosyal çıkarlarını savunduğu ve mülksüzleşme ve proleterleşme süreçleri sonucunda işçi sınıfının nicel büyümesine paralel örgütlenme adım ve anlayışlarının oluşmadığı bunun da sendikal hareketin krizinin dinamiklerinden birisi olduğu ifade ediliyor. Öte yandan şu da bir gerçek ki Türkiye sendikal hareketinin bürokratikleşmesi ve işçi sınıfına yabancılaşması en temel meselelerden birisi. Bürokratik sendikal yapılar Althusser’ci dil ile mevcut sistemin işleyişini baki kılan ve sistemin işleyişine tabi olan ideolojik aygıtlar haline geldiler. Sendikal hareket krizi nasıl aşacak? Sınıf eksenli birleşik bir emek mücadelesinin yaratılması olanakları ve güçlükleri nelerdir?

Sınıf kendi yolunu açıyor. Sendika bürokratları ne zamanki “çağdaş sendikacılık” adını telafuz ederek ya da etmeden bu çizginin pratiğine geçti, geçmiş kimliklerine kenara bıraktı işte o zaman yabancılaşma başladı. Siz sermaye devletinin çizdiği sendikalar yasasının sınıf örgütüne karşı bir saldırı olduğunu baştan kabul edip buna karşı bir refleks geliştirmezseniz en ileri yöneticiniz dahi gericileşir. İşte bu sınıfa yabancılaşmadır. Sınıfa karşı sınıf olduğunu unutan en basit işçi haklarını dahi savunacak bir mücadeleyi öremez. Bakın, dönüp taşeron cumhuriyetine karşı işçileri direnişe çağıracak kadar “ileri” bir çizgi savunucuları örgütlü oldukları belediyelerden, fabrikalara yasadışı -bunu vurgulamak lazım, düzenin yasalarına bile karşı gelerek ana firma işinde taşeron çalıştırılmasına sessiz kalınıyor- taşeron çalışmaya sessizdir. Ya da Greif işgali gibi taşeron çalışmaya karşı ileri bir sınıf eylemini desteksiz bırakarak, yok sayarak ne kadar mücadeleye yabancılaştıklarını gösterirler. Siz böyle yaparak sadece Greif işçilerini değil örgütsüz binlerce işçiyi de emek örgütlerinden soğutursunuz. Bizim birçok sendikalaşma deneyimimizde işçilerden gelen en çok karşıt düşünce “bu sendikalara üye olsak ne olacak” savıdır. Siz umut vaat etmiyorsunuz, söylevlerde militan, coşkulu, kararlı olup uzlaşmacı bir tutum takınarak sınıf örgütünden çok şirketlerin insan kaynakları personeli konumunda kalırsınız.

Sermaye ve uşak takımı sınıf mücadelesinde bir açık verirse gerisinin geleceği teziyle yaklaşmakta ve hiçbir mücadelenin başarıyla sonuçlanmaması gayesi gütmektedir. Buna maalesef mücadeleye yabancılaşmış, tahakkümün ortaya çıkardığı koşullarda sendikacılık yapan ve bu koşullara kendi düzenleri için rıza gösteren güçler de onlara katılmaktadır. Bu da işçi sınıfının ayağa kalkışına karşı saf tutmakta, bilinçli-hesaplı davranmaları anlamına geliyor. Bu artık yabancılaşmadan da öteye geçiştir. İşgaller, fiili grevlere karşı maceracılık eleştirisiyle çıkanlar artık sınıf mücadelesinin önünde aşılacak birer engeli işaret ediyorlar. Kurulu düzenlerini aşan, ezberleri bozan işçi bölüklerini kırmak için acımasızca davranmakta sermayeden geri durmayan bir emek örgütü sıfatı kabul edilemez ama bir gerçektir.

Soruya dönecek olursak bu elbette baki değil. Bu durumu yaratan da tek başına sendikalara çöreklenmiş bürokratlar değil. “Çağdaş sendikacılık” diyenlere karşı sınıf sendikacılığı çizgisi bugün örgütsüz ve lokal örneklerle açığa çıkıyor. Bu belirtiğimiz direniş hareketleri ile kendini gösteriyor. Bu çizgiyi savunanların emekleriyle yarın bu inşa edilebilir olacak. Bu da birleşik bir sınıf mücadelesini sağlıklı bir temele kavuşturacaktır. TEKEL direnişi bu ülkede sınıf dayanışması için önemli bir deneyimdir. 78 gün binlerce kişiyi besleyen bu sınıfın mücadeleye verdiği değeri gösterdi. Bu ileri çıkış eylemlerinde kendini daha güçlü var edecektir. Metaldeki fiili grevlerde de bunun yeni örneğini gördük. Düne kadar grevler nasıl finanse edilebilir diye tartışan, sendikanın kasası toplu grevleri karşılayamaz diyenlere karşı işçiler kendi dayanışma örgütlenmeleri ile çözüm üreterek çıktı. İşte yarın metaldeki direnişe tekstil işçilerinin göndereceği yemekler, gıda sektöründeki işçilerin destek yürüyüşleri, petro kimya işçilerinin maaşlarından bir günlük katkıları ile bu mücadele yükselecektir. Keza metal direnişinde gördük ki sınıf da Haziran Direnişi’nden etkilenerek başta sosyal medya üzerinden olmak üzere hızla dayanışma mesajları verdi. Bu da birleşik mücadelenin aslında ne kadar da doğal bir zemine sahip olduğunu gösteriyor.

Böyle bir süreçte gerçek bir sınıf önderliği yaratılırsa bu amaca da ulaşılması zor olmayacaktır. Böyle bir önderlik mücadeleyi olası saldırıları göğüsleyerek örgütlemek üzere seferber olur, sınıf kimliğiyle hareket ederek birleşik mücadeleyi de olmazsa olmaz sayar.

-Sosyalist sol genel olarak, Birleşik Metal İş’in ertelenen grevine metal işçilerinin fiili grev ve direnişinden daha çok ilgi gösterdi. BMİS’in grevi sol jargona uygundu ve sol politik göndermelerle doluydu, metal direnişinde ise biz Gezici değiliz diyenler çoğunlukta gözüküyordu. Sosyalist sol kültürel zeminlere sıkışık haliyle metal direnişiyle ancak uzaktan destek mesajlarıyla sınırlı bir ilişki kurdu. Kamuoyu ancak Metal İşçileri Birliği üzerinden metal direnişiyle ilgili doğrudan bilgi sahibi oldu. Sosyalist solun sınıf zeminlerine bu kadar uzak düşmesini hangi süreçlere bağlıyorsunuz?

Bu siyasetin ve kimliğin sınıf merkezli kurulup kurulmamasıyla ilgili bir sonuçtur. Sosyalist hareketin Türkiye’deki gelişimi içerisinde bakıldığında bu sonuç kaçınılmaz. Fakat tarih ileri sarılmaya devam ediliyor. 12 Eylül darbesinin ardında Türkiye Devrimci Hareketi içerisinde muhasebesini yapan ve sınıf mücadelesini önüne artık daha farklı alan devrimci yapı da artık var. Sosyalizmi savunup sınıftan kopuk bunu tanımlayanlarsa sadece propagandif bir sınırda kalmaya mahkûmdur. Bunun için sosyalist hareket tek başına metal direnişine değil sınıfa yabancılaşmış, iktidar perspektifini yitirmiştir. Bugün gözü Syriza ya da Podemos örneklerindedir. Bundan dolayı aslında yıllara yayılmış öncü depremlere rağmen sol hareket sınıfın yükselen mücadelesini anlayamadı.

Birleşik Metal-İş’in grevinin bile altında yatan metal işçisinin tabandan gelen basıncını, metal işkolundaki sömürüye karşı mücadelenin birikimini görmediler. Ama Birleşik Metal-İş yönetiminin AKP muhalifi söylemlerinden hoşlandılar, Nazım’dan şiirlerle süslenen konuşmaları grev kararlılığı olarak değerlendirdiler. DİSK’i sınıf örgütü olmaktan çok sol bir yapı olarak gördükleri için kendilerine zemin sayarak destek verdiler. Ki bu da miting ve grev yürüyüşlerine katılımla, kendi basınlarında haberlerine yer vermek sınırındadır. Yoksa biz grev alanlarında mücadeleyi yükseltme amacıyla yer alan sol hareketten, grev yasağına karşı mücadeleyi fiilen sürdürme çabasıyla siyasal kitle çalışması yürüten, Birleşik Metal-İş yönetimini tutumundan dolayı eleştiren bir genel sol tutumdan bahsedemiyoruz. Bunu yapanlar istisna olarak olsa da genel sol hareket payına bu sınırlıdır.  Sol hareket grev yasağını metal işçisinin ve işçi sınıfının öz gücünü harekete geçirip çiğneyip geçmek üzere bir mücadeleye dönüştürmeyi hedeflemedi. “AKP ile sandıkta hesaplaşma” çağrısı yapmayı yeterli gördü. Metal işçisinin öfkesi sandık hesapları yapan reformist hareketlerin oy hanesine yazılmaya çalışıldı. İşte bu sosyalizm ve sınıf mücadelesi üzerine atılan propagandif nutuklara karşın gerçekte sınıf zemininde mücadeleden kaçınıldığının, sınıf dışı mücadele kimliğinin bir yeni örneği oldu.

Bu Metal direnişi sürecinde çok daha açık yaşandı. Sol genel olarak ne zaman, niçin başladığını bile bilmeden, fiili-grevin ne anlama geldiğini tartmadan kaba siyasal reklam için alana gelmekten, kendine üç beş ilişki yakalamak üzerinden yaklaştı. Ama bu sınıf içindeki diğer direniş ve grevlerden farklı olduğu yerde istediğini alamadı. Sınıfın kendi geriliklerinin bu yaklaşıma engel olduğu doğrudur ama bunu kırmak için çaba harcamayan sol hareket de suçsuz değil. Sol, ezberini bozmak yerine bu hareketin değerini küçümseyip seçimlere yönelik çalışma yapmaya devam ederek aslında sosyalist mücadelenin asıl temelinden uzak düşmeye devam etti. Bu da sosyalist olma iddiasındakilerin esasında sınıf mücadelesinden uzaklıklarının sonucudur. Oysa sosyalizm işçi sınıfı olmadan bir anlam taşımaz. Kendi maddi özünden uzaklaşır çünkü.

Sendikal bürokrasinin ve reformizmin süreç içerisindeki rolünü açığa çıkarmak ve kavramak önemlidir ama bu bir tek yanlılık üretmesi doğru değildir. Sınıf nasıl ki kendi mücadelesinin emek örgütlerini yarattığı gibi sosyalist hareket içinde de devrimci sınıf mücadelesinin öznesi şekilleniyor. Çünkü bu güçlerin etkinliğinin bir zemini varsa, bu geri mücadele kimlikleri etki alanı bularak gerçek mücadeleyi gölgeliyorsa bunu yaratan karşılarındaki gücün yeterince hazır olmaması, yeterince olgunlaşmamış olmasıdır. Yani bir kez daha sınıf mücadelesi tarihi kendi devrimci öznesini de yaratırken ötekilerin de düzen içi, reformist bir temele savruluşu sürecin akışı gereği yaşanacak doğal bir dönemin yaşandığını gösteriyor.

-DirenEmek söyleşilerinde ortak bir öngörü dillendiriliyor: İşçi havzalarının başka fırtınalara gebe olduğu, esas olan bunlar patlamadan buralarda güçlü mevziler tutabilmek, bunu da siyaseten kendini gizlemeden işçici bir romantizme de saplanmadan yapabilmenin gereği vurgulanıyor. Bu öngörüyü paylaşıyor musunuz?

Son dönemde “işçici romantizm” eleştirisi genel bir kalıp olarak nakarat halinde kullanılmaya başlandı. Lakin bu yapılırken sınıf mücadelesi ile işçici romantizm denen sürüklenme birbirine de çok karıştırıldı. Bunlar arasında kalın çizgiler var fakat tartışmalarda atlanabiliyor. Öncelikle “sınıf mücadelesini yükseltmeden nasıl bir siyasal mücadele yürütülebilir?” sorusunu sormak lazım. Zira gerisi teferruat. Sınıf mücadelesini yükseltme iddiasını siyasi mücadele ile bir tutamazsınız. Bugün sınıf örgütlü bir özne halini almadıkça hangi siyasal mücadeleyi yürütebilirsiniz. Evet, seçimlere giren, mevcut hükümetleri eleştiren, adaletten dem vuran protestocu bir siyasal mücadeleyi kast ediyorsanız bunu “siyaseten kendini gizlemeden” yaparsınız. Ama mesele esasında bir iktidar mücadelesi, sermayenin topyekun saldırılarına karşı sınıfın mücadelesiyle çıkmak ise bunu kaba siyasal çıkarlarınızdan öteye tutar, gerçek bir alternatif olabilecek hareketi esas alarak yol yürürsünüz.

Bu noktada metal direnişine dikkat çekmek gerektiğini düşünüyoruz. Bu hem sınıf içinde biriken öfkenin ne kadar büyük bir enerjiyle ileri eylemleri açığa çıkarabileceğini gösterirken on yılların siyasal mücadele yürüten güçlerinin başaramadığını da birkaç haftalık pratiğinde ortaya çıkardı.

Sermayenin seçimler vesilesiyle işçi ve emekçileri, Kürt halkını parlamentoda çözüm safsatalarına ikna etmeye çalıştığı bir zaman diliminde metal işçileri kurtuluşu fiili grevlerde aradı. Sendikal bürokrasilere takılmadı, düzen partilerinin seçim vaatlerine aldanmadı, kendi bağımsız mücadelesini ördü. Döndü, yasaların yasakladığı, mahkemelerin zamana yaydığı mücadele yollarını fiilen kazandı.

Ama siyasal mücadele, “demokratik Türkiye”, “sınırsız eylem ve örgütlenme hakkı” vb. şiarlara indirgendiği için bu sloganı atmayan bir sınıf hareketi siyasal mücadeleden kopuk görülüyor. Tekrar soralım; grevlerin yasaklandığını bir dönemde fiili greve çıkan ve grevleri meşru hak olarak sermaye ve devlet nezdinde kabul ettiren işçi bölükleri en ileri demokratik hak mücadelesi vermiyor mu?

Bu açıdan öngörüyü paylaşmıyoruz. Çünkü solun atladığı bir nokta var tam da metal direnişi gibi sınıf mücadelelerinin yükseldiği böylesi süreçler olmadan gerçek bir siyasal mücadele de örülemez. Bunun yadsındığı her siyasal mücadele tanımı iktidar iddiasından mahrum bir protestocu çizgidir. Haziran Direnişi’nin handikabı buydu, işçi sınıfı kendi örgütlülüğü ve sınıfsal kimliği ile direnişin parçası olmadığı için bu toprakların en kitlesel ve güçlü eylemleri kesintiye uğradı. “Hükümet istifa!” sloganı bile kendi sınırında bir mücadele talebi olmaktan geri kaldı. Haziran Direnişi, Metal direnişi ile gördüğümüz sınıfın örgütlü bir özne olarak sözünü söylememesidir. Ki bu hala devam ederken siyasal mücadeleden bahsederken “İşçici romantizm” diyerek görevleri yadsımak daha tehlikeli.

Bugün bu topraklarda eleştirdiğimiz geri sendikal mevziler bile işçilerin neredeyse yüzde onuna ulaşmış değil. Yani milyonlarca işçinin en geri sendikal mevzilerden bile yoksun olduğu bir dönemde siyaseten kendini gizlemek tanımı kaba reklamcılık ile kendi ismini gösterme çabasını ifade eder. Bizce siyasal olarak kendini gizlememek metal direnişinde Türk Metal çetesine karşı mücadele bayrağı açma çağrısı yapmak, çözümün seçimlerde değil mücadelede olduğunu vurgulamak, yasalara, yargıya karşı fiili-meşru mücadelesini örmek üzerinden şekillenir. Biz siyasal bir çizginin gizlenmesini böyle anlıyoruz.

“İşgal, grev, direniş!” sloganı siyasal bir çizgidir. Siyasal mücadele salt AKP’ye karşı olamaz, sermayeyi hedeflemelidir. Metal direnişi sermayenin kalbi metal sektöründe işbirlikçi sendikal bürokrasi, sermaye devleti, patronlar örgütü MESS’in düzenini sarsan mücadele hedefiyle son yılların en güçlü siyasal mücadelesini yaratmıştır. Bunu böyle görmeyip metal direnişini “ekonomik talepli bir mücadele” diye okursanız, “siyasal olarak söz söylemedi” derseniz bu, sınıf mücadelesinin özünden uzaklaşmaktır. Bugün metal direnişinin merkezi Bursa’da AKP’li işçiler AKP’nin sermaye hükümeti olduğunu söylüyorsa, polisin patronlara hizmet ettiğini biliyorsa, işbirlikçi sendikalara karşı işçiler kendi taban örgütlülüklerini yaratıyorsa, yıllara yayılan kararlarıyla hukukun işlemdiğini kavramışsa bunlar siyasal bir sonuçtur. Bu sonuçlar yayılmadan, yeni örnekleriyle bu kavrayışın ürünü kazanımlar oluşmadan siyasal bir mücadele örülemez.

Bugün Suriye ve Irak topraklarına yönelik savaş politikaları için emperyalistlerle hazırlıklar yapılırken, Suruç Katliamı’yla başlayan devrimci ve ilerici güçleri hedef alan katliam ve baskınlarla toplumsal mücadele kesimleri hedef alınırken sınıf örgütlü olmadığı için bunlara karşı gerçek bir mücadele öremiyoruz. Hala protesto sınırında kalıyoruz. Ama içerde ve dışarıda savaş ve saldırganlığı durdurmak için sınıf mücadelesi yükselmelidir.

Bunun için, bize göre görev tam da bu siyasal sınıf mücadelesi için çalışmaktır. Metal direnişi sürecinde söylediğimiz bir söz vardı; biz bir milyonu aşan metal işçisinin örgütlü mücadelesini hedefliyoruz bugün çeşitli sendikalara üye iki yüz bini bulan metal işçisi arasında sendikal bir rekabet değil amacımız. İşte asıl siyasal mücadele budur.

Yarın yüzbinlerce metal işçisi örgütlü olduğunda ücret iyileştirmesi için fiili-grevlerden emperyalist savaşa karşı genel grevlere giden bir mücadele hattına ulaşacak zemin olunacak. Bu da sermayenin siyasal politikalarına karşı sizin söz söyleyebileceğiniz, her politikası karşısında başka bir dünya mümkün diyebileceğiniz gerçek bir propaganda ve alternatifi yaratma zemini verecektir.

-Metal İşçileri Birliği sıklıkla işçilerin söz ve karar sahipliğine, özyönetimci kapasitelerini esas alan fili-meşru mücadele ve örgütlenme hattına vurgu yaptı. Bu vurgu sendikal hareketin genel sorunlarının çözümüne dair bir politikayı da içeriyor. Türkiye Otomotiv ve Metal İşçileri Sendikası kuruldu ve kuruluş bildirgesinde bu vurgular öne çıktı. Sendikal hareketin bürokratlaşmasının önüne nasıl geçilecek? Türkiye Otomotiv ve Metal İşçileri Sendikası’nın örgütlenme süreci nasıl ilerliyor?

Bu süreç hareketin devamıdır. Bu yanıyla sadece bugün yeni bir sendika kuruluşu değildir. TOMİS bir çizgi olarak bugün tüzüğüyle, mücadele ilkeleriyle değerlidir. Eğer hareketin sendikal örgütlenmesi olma iddiasını başarırsa bürokratikleşme karşı güvencesi tabandan örgütlenmenin kurumsallığı olacaktır. Yoksa farklı bir isim altında farklı söylevler taşısa da yönetimin kararı bu diyen bir yapıya dönüşmek için düzen zaten bir dayatma içerisinde. Yasalar, hukuk bürokratik kastı dayatıyor. Ama bu bürokratik kastın en güçlü örneğini aşarak fiili-grevleri yaratanların ardıllarının oluşturacağı bir sendika buna karşı fabrika, vardiya, bölüm (ÜET, TÜT vb.) komitelerine dayanarak karşı bir direnç oluşturacaktır. Ve dediğimiz gibi sınıf sendikal bürokrasiye karşı mücadele döneminde olduğu yerde bu alanda da ileri adımlarını açığa çıkarması kaçınılmazdı. TOMİS’in bu açıdan ilk örnek olacağını ama son da olmayacağını düşünüyoruz. Bunun için bugün TOMİS’i destekliyoruz. Fakat bunu yaparken hareketin ruhundan uzaklaşırsa, koltuk hesapları yapanlara zemin verirse geriye düşeceği uyarısı ve buna karşı üstümüze düşen sorumlulukla eleştirilerimizi de sakınmayacağımızı belirterek söylüyoruz.

Fabrikalar Arası Kurul’u yaratan hareket TOMİS’i şekillendirdi. Şimdi bununla sınıf örgütlerine çöreklenen bürokrat-ağa takımlarına karşı bir bayrak açılacak. En yüksek işçi maaşını geçemez diyen, iki dönem kuralı gibi sınırlamaları tüzüğüne koyan bir sendikal işleyiş ile başka bir sendika yönetiminin olabileceği gösterildikçe yeni çıkışlar yaşanacaktır. Bürokratik kasta böyle bir mücadele deneyimiyle çıkan işçilerin izin vermemesi kaba güvene indirgenemeyeceği yerde tüzük, ilkeler üzerinden yasalaşması, örgüt yapısını başkanlardan değil tabandan kurarak komite kararlarını esas olarak almak gibi adımlarla bu sendikal işleyiş kendini koruyacaktır. Bu mevcut sendikalardaki bürokrasiyi de zaman içerisinde zorlayacaktır. Sonuçta bugün TM bile tüzük değişikliğinden bahsetmek zorunda kalıyorsa bu TOMİS’in bürokraside yarattığı basıncın ilk örneğidir.

-Metal direnişinden sonra birçok fabrikada direnişe öncülük eden işçiler işten atıldılar. Sermaye işbirlikçi aparatı Türk Metal’den kolay kolay vazgeçmek niyetinde gözükmüyor. Türk Metal’den istifa edip BMİS’e geçen işçiler de Arçelik LG’de olduğu gibi kıyıma uğruyor. İşten atılmalara karşı neden etkili bir mücadele yürütülemedi? Hukuksal süreçler bir mücadele pratiğine dönüştürülebilir mi?

Bu mümkün. İlk başta da değindiğimiz için bugün işçi kıyımı temelde hareketin önünde bir mücadele kanalına dönüşmedi. Dönüşseydi sermaye cephesinden bu daha zor tercih edilen bir karşı hamle olurdu. Ama hareketin bir yandan bunu karşılayacak bir mücadele örgütlülüğünden diğer yandan da politik olarak sınırlarından dolayı bu saldırı genelde karşılıksız kaldı. Renault fabrikasında bu başarısız olsa da tekil bir örnek olması ve güçlenerek diğer alanlarda da başarılı olmaması hareketin zayıf noktasını gösteriyor. Keza hukuksal alanı da eylemli bir karşılayışla mahkeme salonlarından sokaklara taşımak da benzer bir eksiklik. Ama ikisinin de zemini aynı; metal işçileri örgütlü bir hareket merkezine sahip olmadan bunu sağlayamaz. Yeni kurulan TOMİS’in bu açıdan “Her yerde acil olarak birleşmeye çağırıyoruz. Bu kıyımı durduralım. Şu bu sendika yok, Harranlılar var.
Bu kıyıma karşı hep birlikte mücadele edelim diyoruz.” diyen çağrısını önemsiyoruz. Bugün Çelik-İş üyesi Tofaş işçileri, Birleşik Metal-İş üyesi Ototirm, Ford, Enpay, Donghee, TM’den istifa sürecindeki B/S/H işçileri, Harranlı fabrikalarda çok örneği olmasa da Mako, Türk Traktör vb. genel olarak bir kıyım saldırısı varken buna karşı mücadele önemlidir. İşten atmalara karşı tek bir işçi ile dahi olsa direniş çadırları kurmak sermayeye karşı bir mevzi açmak lazım. Bu hareketin karşı hamlesi olması açısından, birleşik mücadele ve sınıf dayanışması gibi metal işçilerinin önüne yeni görevler çıkarması gelişim açısından elzemdir. Bu süreç bitmiş değil. İşten atmalara karşı mücadelenin bugün tekil mevzilerdeki zayıf örnekleri de işçilerin hanesine ders olarak yazılıyor. Yarın sınıf örgütleri şekillendikçe bu da başarılacağına inanıyoruz. 

– Metal direnişi günlerinde Birleşik Metal İş Sendikası’na karşı dostane sayılamayacak bir durum söz konusuydu. BMİS’i de Türk Metal ve Çelik İş ile eşitleyen bu yargı sonrasında daha dostane bir dile dönüştü. BMİS ile gerilimli ilişkinin kökenlerine dair neler söyleyebilirsiniz? Dayanışmacı bir ilişkinin zeminleri yaratılamaz mı?

Aslında bu tanımı şöyle yapmak gerekiyor. MİB ile metal işçilerinin tutumu arasında paralel bir ilişki var. Metal işçisinin ‘dostane sayılamayacak’ tutumunun altında Birleşik Metal yönetiminin bürokratik kimliği yatıyor. Bu da MİB’in yıllardır Birleşik Metal-İş için yaptığı eleştirilerle benzerdir. Ama biz hiç bir zaman diliminde Türk Metal ile eşitlemedik. Onu işbirlikçi bir sendikal çizgi olarak değil icazetçi-uzlaşmacı ufuksuzluğu üzerinden eleştirdik. Başka bir röportajımızda belirtmiştik. Eğer BM yönetimi tabanındaki işçilerin mücadele kararlılığına uygun olarak 29 Ocak grev yasağına karşı fiili mücadeleyle yola devam deseydi, bu direniş hareketi o gün gelirdi. Ama bunu yapmadığı yerde o da metal sektörünün işbirlikçi sendikalarını aşmayarak, mahkeme yolunu tutmakla güven kaybetti, yüzünü grevin yarattığı heyecan ve mücadele inancıyla BM’İSe dönen diğer işçi bölüklerine sırt çevrildi. Hatta kendi saflarında mücadeleyi sürdüren Paksan ve Ejot gibi işçiler de “örgüt disiplini” gibi Türk Metalnin sözlerine benzer bir tehlikeli argümanla tecrit edildi, ileri çıkış eylemleri boğuldu. Bunu metal işçilerinin görmediğini, yok saydığını düşünmek saflık olur. Bu yanıyla daha ileri bir kimlik olması BM’yi diğerlerinden ayırmaya yetmeyecektir. Zira metal işçisi direniş hareketi ile bu ileri çizgiyi çoktan aştı. MİB’in eleştirileri ile yaptığı çağrılar yanıtsız kalmasaydı bugün bu hareket elbette gerilim olmadan sürebilirdi. Bu arada bir anektod olarak şunu da aktarmak gerekir ki biz BM yönetimi ile bu anlamda politik bir kavga içindeyiz. Yoksa Bm üyesi işçilerle hiçbir dönem bir kavgamız olmadı, hiçbir mücadele alanında ayrı düşmedik. BM üyelerinin her direniş, grev, sendikal örgütlenme sürecinde mümkün olduğunca MİB olarak yanlarındaydık, birlikte mücadele ettik. MİB örgütsüz metal fabrikalarında sendikalaşma sürecinde gittiği adres yine BM olmuştu. Ama MİB tek bir sendikaya bağlı bir yapı değil. Çelik-İş üyesi bakaç Reklam işçilerinin de hak mücadelesinin yanındaydık. Bizzat MİB üyelerinin de bulunduğu ve hala süren Feniş Direnişi’nde de Çelik-İş içinde mücadele ettik. Bosch’ta TM üyesi işçilerle birlikte toplu sözlüşme sürecinde yan yana geldik. Bizim savunduğumuz mücadele ilkeleri sendika tabelalarının üstünde olduğu için her sendikadan metal işçisiyle yan yana geliyoruz. Hatta bu mücadele ilkeleri MİB’i Şişecam işçileriyle, Sütaş direnişçileriyle de yan yana getiriyor. Bugün metal direnişiyle serel seramik işçileri de benzer bir yolu yürürken yanlarındaydık. Ve doğal olarak MİB’in kavgası bu mücadeleleri geriletmeye çalışan her sektördeki sendikal bürokrasiyle tekrarlanıyor. Ama biz hiçbir mücadele yürüten işçi bölüğüyle gerilim yaşamadık, yaşayamayız.

Soruda ifade edilen daha sonrasında dostane bir ilişki tanımı da herhalde BMİS üyesi olan ama baskılara karşı mücadele eden işçilerle gösterdiğimiz birliktelikten geliyor. Evet, biz Enpay, Opsan gibi BMİS’e üye olan patronlar ve TM’nin saldırıları arasında direnen metal işçilerinin mücadelesinin yanındaydık. Burada onlar BMİS üyesi gibi bir ayrımımız olmadı ama bu TOFAŞ’ta MİB’e karşı propaganda yapan Çelik-İş’e üye olanlar karşısında da yapmadığımız bir tutumdur. Yani biz TOFAŞ’ta işten atılmalara karşı son iş durdurma eylemini desteklerken Çelik-İş’i desteklemediysek bugün de BMİS yönetimini desteklemiyoruz.

Bosch’ta yenilen BMİS bürokrasisi metal direnişi başladığı süreçte uzaktan izleyip, biraz cesaret bulduğundaysa zamanı geldiğinde kendilerine katılmaları yönünde açıklamayla yetinmişti. Bizse meselenin sendika tabelasındaki isim değil mücadele kimliği olduğunu vurguluyoruz. Yani TM çatısı altında kalıp talepler için eylem örülseydi de bu direniş aynı değerde olacaktı. Ama BMİS için o zaman eleştirileceklerdi. Yani bizim için konu istikrarlı ve ilkeli bir mücadele tavrıdır. Arada ilişkiyi değiştirecek olan BMİS yönetiminin yaptığı hatalarından, tutumlarından ders çıkarması ile olabilecektir.

-Ocak 2015-Temmuz 2105 arasında Türk Metal 11000 üye kaybetti. Sermaye işbirlikçisi sendikal anlayış ve yapıya karşı büyük tepki neden kitlesel bir kopuşa dönüşemedi? Türk Metal’e yönelik öfke işten atılmalarla ve sermaye politikalarıyla soğuruldu mu?

Hareket yenilmiş ya da dönemini kapatmış değil. Evet, bir soğuma ve duraksama dönemi denebilir ama bu da zirve noktasına ulaşıp geriye çekilişi tanımlamıyor. Bizim değerlendirmemiz hareket ileri sıçrayış için enerji biriktirme evresinde. İşçi kıyımlarına rağmen hala belli tepkilerin açığa çıktığı örnekler görüyoruz. Belli doygunluğa ulaşmış merkezlerde mevziler korunurken yeni tepkilerin filizlendiği Gebze, Trakya, Manisa gibi kentleri görüyoruz. Ayrıca metal işçisi hareket içinde savaş zamanı olarak 2017’yi ilan etti. Bu açıdan asıl çarpışma o döneme hazırlık içinde oluşacak ve 2017 MESS Grup TİS sürecinde açığa çıkacaktır. Elbette o güne kadar bir dizi karşılıklı hamle yaşanması ve hareketin bu anlarındaki tutumları belirleyici olacak. Ama bugünden görünen hareketin kırılmadığını gösteriyor. Fabrikalardaki sessizlik bir yılgınlık değil. Dipte mayalanan büyük öfke TM bürokrasisini aşmakla sınırlı kalsaydı hareketin gelişimi sınırlı olurdu ama kendi bağımsız fiili-meşru mücadele çizgisini pratiğe dökerek bugün bunun örgütsel mevzisi olan sendikasını kurumsallaştırarak hareket yarına hazırlığını sürdürüyor. İş durdurma eylemleri ya da kitlesel istifaların olmaması bunda yanıltıcı olabilir. Ama bizim 2012 sürecinde ve 29 Ocak grevi sonrasındaki değerlendirmelerimizde söylediğimiz bugün daha ileri bir aşamada yaşanıyor. Metal işçileri daha büyük mücadelelere hazırlanıyor. Şimdi daha güçlü daha ilerde ve temelleri hiç olmadığı kadar daha sağlam.