Soma… Hâlâ içeride kalan ağrımız… - Gökmen Özceylan

Soma’nın yıl dönümüne gün be gün yaklaşıyoruz. Herkes kendi penceresinden bu olayı yorumladı. Aileler ki en fazla onların hakkıydı. Köşe yazarları, devlet erkanı...
Ben de tüm yaşananları, bir yıl içerisinde Soma’ya bakışın ne duruma geldiğini öğrenmek istiyorum. Bu nedenle bir ay boyunca işyeri hekimi olarak gittiğim firmalarda çay molalarında İsmail arkadaşlarıma hep aynı soruyu sordum: “Soma size neyi anlatıyor? Bir yıl geçti üzerinden şu an ne hissediyorsunuz.”
Metal fabrikasında vardiya sisteminde çalışan İsmail 24 yaşında, erkek ve Aksaray’dan Çerkezköy’e gelmiş. Evli ve 2 çocuğu var. Ailesi yanında değil, fabrikanın yatakhanesinde kalıyor, üç ayda bir eşini ve çocuklarını görmeye gidiyor. Yani gurbet hayatı İsmail’in yaşadığı hayat. Cevabı aynen şöyle: “Hocam, Soma deyince hep gözümün önüne televizyonlarda geceleyin o azıcık ışıkla yapılan kurtarma çalışmaları geliyor. Çok canımız yanmıştı. O kadar dua ettik belki sağ çıkarlar diye. Sen bilirsin hocam, kurtarma odası olsa kurtulabilirler miydi içeriden?”

YÜZÜNE TÜKÜRÜR GELİRDİM
İsmail medyanın söylediğini kafasında en olumluya çevirip arkadaşları için soruyor. “Sonra” diyor, “Görüyorsun hocam hepimiz öyle yoğun çalışıyoruz ki kendi dertlerimizi unutuyoruz. Bir yıl geçtiğini bile unuttuk, zaman ne kadar hızlı akıyor hocam ama geçen gün mahkemelerini haberlerden izledim. Madenin sahibi biz çok para kaybettik, asıl mağdur biziz diyor. İnsanlarda hiç Allah korkusu, hiç merhamet kalmamış. Adam o kadar insanın günahına girmiş hâlâ para kaybeden benim, mağdurum diyor. Çok hoşuma gitti, ölen madencilerin anaları para topladı verdi. Orada olsam vallahi ben de para koyar o kutuyu, elimle götürür o herife verir, yüzüne tükürür gelirdim.”
Soruyorum İsmail’e “Peki sence bu mahkemeden bir şey çıkar mı?” Gülüyor, “Ben anlamam mahkemeden filan ama çıksa n’olur ki hocam. O madenciler geri mi gelecek? Bence bir şey çıkmaz o işten, unutulur gider. Hatta hocam, bunların duyduğuma göre başka madenleri de varmış, hepsinde de hayat odası yokmuş ve hâlâ çalışıyorlarmış, ne olacak ki. Ölen öldüğüyle kalır hocam.” Yani Soma bir umutsuzluk göstergesi İsmail için.
İlk İsmail’le yaptığım sohbetten o kadar üzgün, öfkeli ve umutsuz bir tavır gözlemledim ki... Ama bütün bu duygular hep madenin sahibine yönelik, ölen madencilere yönelik, kalan ailelerine yönelik, arada biraz da medyaya sitem var. Ancak devletin o madene nasıl izin verdiğine, müfettişlerin denetleme işini yapmamasına, yeterli güvenlik önlemini aldırmayı sağlayamayan kamu kurumlarına yönelik tek eleştiri yok. İşte bunu düşünmek gerekiyor bence.

İŞÇİLER İLK NEREYE YÜRÜDÜ?
Ben de ikinci bir İsmail arkadaşıma gidiyorum. Tekstil fabrikasında çalışan 36 yaşındaki İsmail, örgü bölümünde vardiya amiri. Lise mezunu ve 14 yıldır bu işte. Çalıştığı yer ikinci fabrikası. “Soma bizde hâlâ kanayan bir yara gibi hocam” diyor ve devam ediyor: “Hatırlayınca hep göğsüm ağrıyor. Ben hâlâ inanmıyorum olanlara. El alem başka ülkede göçük altında kalan işçilerini bir ay sonra bile sağ salim çıkarıyor. Biz neden çıkaramıyoruz. Artık bir maden kazası duyunca içerde kaç kişi varsa ölecekler diye bekliyoruz. Bu kadar zor mu? Maden kazalarında işçileri sağ salim dışarı çıkarmanın hiç mi yolu yok?” Sonra o da kızmaya başlıyor ve haberlerden duyduklarını sıralamaya başlıyor. Mağdur olduğunu söyleyen maden sahibine, tazminatları ödemediğini düşündüğü devlete, haberleri sanki ağlama yarışına çeviren medyaya ve müfettişlere kızıyor: “Müfettişler bizim fabrikalarımıza da geliyor denetlemeye ama bizimle değil işverenle, insan kaynaklarıyla, müdürlerle görüşüyorlar. Yemekler yeniyor, çaylar içiliyor. Bize kimse sormuyor eğitim aldınız mı diye, size eldiven maske veriyorlar mı diye. Böyle giderse daha çok kaza olur hocam sen de biliyorsun. Sendikalıyız hocam biliyorsun, burada da sendikamız faal ama hangi işçiye sorsan memnun değil. Sendikada yöneticilerin bir numaralı adamı burada çalışıyor ama işçinin hakkını soran, kollayan yok. Bir de ağa gibiler, iki çift laf etsek, külhanbeyi gibi kabadayılanıyorlar. Soma’yı unutmadık hocam. Soma’da sağ kalan işçiler ilk nereye doğru yürüdüler. Önce sendikayı bastılar, yöneticileri istifaya çağırdılar. Soma faciası bize bunu da gösterdi ama sonrasında bir şey değişti mi, yok! Sendikalar aynı, çalışanlar aynı, patronlar aynı bence ders çıkarmadık hocam. Soma bizde kanayan bir yara hâlâ…”

SENDİKACI İSMAİL: İŞÇİ KOLAY YOLU BULMUŞ
Bu eleştiriler üzerine ilçemizin önemli sendikalarının birinin yöneticisi olan arkadaşım İsmail’in yanına gittim. Kendisi de yıllarca büyük bir firmanın beyaz eşya fabrikasında üretim elemanı olarak çalışmış. Direk konuya girdim. Ancak konuştukça, bir dokun bin ah işit atasözünün tam karşılığıyla karşılaştım. “Soma sana ne ifade ediyor dostum. Soma faciasının yıl dönümü yaklaşıyor ve bir çalışma yapıyorum. Nasıl bir yıl geçirdik, iş güvenliği açısından ve Soma’dan ders çıkardık mı?” diye soruyorum. O da Soma’nın önemini biliyor. “Soma iş güvenliği açısından bu ülkede milat olmuştur” diyor ve sözlerini sürdürüyor: “Artık hiçbir şey eskisi gibi olamaz. Ne patron, ne devlet, ne sendikalar, ne işçiler herkes için artık durum değişti. Soma’da ölen madencilerimize halk sahip çıktı. Herkes duyarlı davrandı, medya da mecburen işçilerin yanında tavır aldı. O facianın etkileri bir yılda ortaya çıkmaz hocam uzun vadede göreceksin. Halk artık koyun gibi fabrika veya maden yöneticisi ne derse ona inanmıyor. İşçileri de dinliyor. Sorunlarını anlıyor ve çözülmezse bunun peşinde olduğunu gösteriyor.”
“Peki, sence sendikalar nasıl bir ders çıkardı bu faciadan?” sorusuyla sözünü kesiyorum. “Hocam biz çok sarsıldık bu olaydan sonra. Toplantı üstüne toplantılar yapıldı. Mecbur yapılacaktı, düşünsenize örgütlü olduğumuz bir madende böyle bir kaza meydana geldi, bütün eleştirilerin hedefine sendika oturtuldu. Sanki bütün sorumluluk bizdeymiş gibi. Sendikaların üzerine bu kadar gelmeden önce sendika yasalarına bakmaları gerek. Bir sendika işveren karşısında ne kadar güçlü olabilir. Yasal olarak nereye kadar direnebilir, bunlara bakmaları gerek. Bir işçi kardeşim mesaisi bitince eve gidiyor. Ancak biz mesaimizi bitirip sendikaya koşuyoruz bunun toplantısı var, tüm fabrikaları ziyareti var. Yeni örgütlenecek işçi arkadaşlarımız var. Ancak bunları görmeden eleştirmeyi çok kolay yapan bir toplumuz. Sendikalar olarak bizlerin hatası yok mu, tabii ki var hocam, ama el insaf ya Soma katliamını gelip de sadece sendikaya fatura etmek insafsızlık değil midir? 1980 askeri darbesiyle zaten ciddi yasal hak kayıplarına uğradık. Grev kararı alırken bile neleri kafamızda tartıyoruz bir bilseniz. Size iki örnek sunacağım. Birincisi Soma’da yaşanan facia sonrasında iş güvenliği önlemleri almadan artık maden işçileri yer altına inmeyecek dedik. Bunu örgütledik, ne oldu sonra, herkes yine bize yüklendi. İşveren, bu maliyetleri kaldıramam ben de üretimi durduruyorum, dedi. İşçi arkadaşlarımız işsiz kalmakla karşı karşıya kaldı. Yine tepki döndü bize; sizin yüzünüzden işsiz kalıyoruz diye. Soma’yı bırakalım Zonguldak’ta sadece yemek şartları düzelsin diye işçiler baskı kurdu. Arkasından bütün özel maden işletmecileri bir araya geldi biz bu maliyetlerle devam edemeyiz dedi ve işi durdurdu. İşçilerin işsiz kalması tehdidine yöneldi. Hükümet işçilerden yana tavır alıp işletmecileri korkutabilirdi. Ama yapmadı. Sonrasında yine suçlu sendikalar gösterildi. İşçi arkadaşlarımız da işin kolayını bulup sendikalar şöyle böyle dediler. Hocam sence bu adalet mi?” diye sordu bana…
“Peki, sence Soma olayında sizin cidden hiç mi hatanız yoktu?” diye sorunca yeniden başladı İsmail: “Olmaz olur mu hocam, oradaki sendikalı arkadaşlar işverenle ve hükümetin siyasi uzantılarıyla çok yakınmış. Biz gittik olaydan sonra bir komisyon kurup inceledik. Sendikalı arkadaşlarla tek tek konuştuk. İş güvenliği önlemlerinin yetersiz olduğunu sendika yöneticileri de biliyordu. İçerdeki karbondioksit oranlarının yüksekliğini sendika yöneticilerine kaç sefer ilettik. Ancak olumlu hiçbir geri dönüş olmadı diyordu oradaki arkadaşlar. Sendika o dönemde bu konuda aktif hareket edip bu kaza olmadan eylemler yapabilirdi. Seslerini daha gür çıkarabilirlerdi. Başka hatamız yok mu hocam, tabii ki var. Maden işçisi arkadaşlarımızın en ciddi uyarısı bize sendika yöneticilerinin siyasilere yakınlığı, dedim ya onu da araştırdık. Burada bu insanları yönetici konumuna getiren yine işçi arkadaşlarımız ne yazık ki. Biz bu duruma karışamayız ki hocam.”
Muhabbet böyle bazen özeleştiri bazen eleştiri ekseninde sürdü. Ancak İsmail sohbetin sonunda şunu ekledi; “Hocam inan canımız çok yandı. O maden sanki hepimizin başına çöktü. Hepimiz altında kaldık göçüğün hocam, zor çıkarız. Biz zor ders alan bir toplumuz. Baksana hocam adalet sistemimize, az kaldı ölen arkadaşları suçlu bulup kapatacaklar konuyu, kimsenin sesi çıkmıyor, sendika ne yapsın hocam.”

DERS ÇIKARDIK MI?
Soma davasından umudum var mı? Hukukçu değilim ama şu kadarını izleyebiliyorum. Yepyeni bir iş ve ceza hukukuna ihtiyacımız var. Ve bu yeni hukuk sisteminin de, işçilerin söz sahibi olarak kendi geleceklerine dair yaşadıkları sorunları öngörerek planlanması gerekir. Soma faciasında doğrudur işveren mağdurdur; oğlu cezaevindedir, maddi kaybı büyüktür. Ancak oğulları, kocaları, babaları ölen insanların yanında onların mağduriyetini tartışabilecek bir vicdan alanı görmüyorum. Hukukun üstünlüğüne hâlâ inanmak istiyorum, umudumu korumak istiyorum. Biliyorum çünkü, hukuk sistemi işlemedikten sonra bir ülke için diğer bütün konular gereksiz teferruattır.
‘Ders çıkardık mı’ ya gelince ise, işte şunda netim; Biz ders almayan bir toplumuz. Biz ders veririz, güç gösteririz. Yüceyiz, en mutluyuz, en çalışkan ve cesuruz... Derse ne gerek, biz bir ölür bin doğarız. Devletimiz en iyiyi bilir, halkımız en doğruyu söyler. Arada yaşanan bu tip aksilikler ise fıtratta var. Aksilik sayısı biraz fazla da olsa önemli değil, biz zaten en doğrusuyuz, ders de ne oluyormuş!
Ama ben bir ders çıkardım, asrın en büyük cinayetlerinden biri olan Soma’dan… 301 kişi ölüp, 301 bin doğmadık. Bir yıl geçti hâlâ 301 kişi öldük. Halen çünkü ülkenin enerji ihtiyacının aciliyetini, bu insanlık dışı üretim fazlalığının mecburiyetini, hâlâ maliyet fazlalığını ve hâlâ yemek molasında işçiler dışarı çıkarsa üretimde oluşacak kaybın maliyetini tartışıyoruz. Sizce ders çıkardık mı…

SORULAR VE YANITLARI
Sizlere üç ayrı İsmail’in üç ayrı görüşünü sunmaya çalıştım. Ancak bütün bu çalışma süresince tam 12 İsmail’le görüştüm. Öyle geniş alanlara ve mevzulara odaklandık ki İsmaillerle ben sadece kısa bir özet sunabildim. Ancak Soma’nın yıl dönümü için yaptığım bu çalışmadan en çok aklımda kalan şey bana sordukları sorulardı.
“Hocam cidden bu kazada yer altında kalan arkadaşlarımız sağ kurtarılamaz mıydı? Hocam, adalet mi tüm suçu sendikalara atmak? Hocam işverenin oğlu mağdur biziz diyor, nasıl insanlar bunlar, hiç Allah korkuları yok mu? Hocam yaşam odaları olsa sence birçoğu kurtulur muydu? Hocam senin hiç umudun var mı, bu davadan kimse suçlanır mı? Hocam sence biz Soma faciasından ders çıkardık mı?”
Evet, bu sorular benim de en çok aklıma takılanlar. Konuşma sırasında bu sorulara cevap vermedim çünkü onların fikirleriydi derdim. Yönlendirme olsun istemedim. Ancak cevaplarımı buraya sakladım. Biliyorum bu arkadaşlarımın hepsi benim yazılarımı takip ediyor. Şimdi cevaplarımı vereyim:
Öncelikle madenlerde kazalarda ölüm oranları diğer iş kollarına göre çok yüksektir. Bu yüzden madenlerde kazadan sonrasını tartışmak bence önemsiz. Doğrudur, yaşam odaları mutlaka ölü sayısını azaltacaktır. Mutlaka kurtulan arkadaşlarımıza içeride ulaşma imkanımızı arttıracaktır. Ancak asıl mesele madenlere, kaza yapılmayacak mekanizmaları sağlamaktır. Çok mu zor? Gelişmiş Avrupa ülkelerine bakın, örneğin Almanya’ya bakın, kaza sayılarını inceleyin, ne demek istediğimi anlayacaksınız. Madencinin fıtratında kaza ve ölüm yoktur. Madenlerinizin ön etüt çalışması düzgün yapılırsa; zemin etütleriniz doğru ve yansız yapılır, devreye siyasal iktidarların yandaş mekanizmaları girmez ve olmayacak yerlere maden çıkarma izinleri verilmezse; kolay para kazanmak için bir madenin kuruluşundan itibaren işçi güvenliği eksenli maden yapısı oluşturulursa, bundan kaçınan işveren üzerinde gerçek bir devlet denetleme mekanizması hissederse; üretim şartları oluşturulurken para eksenli değil de işçi sağlığı ve güvenliği eksenli üretim planlaması yapılırsa; tedbir ve denetleme mekanizması doğru yapılırsa maden kazası olmaz. Olsa da en hafif haliyle atlatılır.
Evet, sendikaları tek başına böyle bir faciadan sonra suçlu bulmak hiç adil değil. Yasaların onların gücünü nasıl sınırlandırdığından haberdarım. Ancak sendikalar devletleşmemeli. Ne demek istediğimi açayım. Hani devlet ne için vardır? Vatandaşının hak, hukuk ve dengesini sağlayıp ona hizmet alanını örgütlemek için vardır. Ama zamanla hepimiz devletin varlığını koruması için gerekirse canından vazgeçen insanlar topluluğuna dönüştük. Yani insanın varlık sebebiyle devletin varlık sebebi yer değiştirmiştir. Aynısı sendikalarda yaşanmaya başladı gibi. Sendikalar işçilerin hak ve hukuk kavgasını birlikte yürütebilmesinin bir örgütü iken zamanla varlık sebebini unutmaya başladı. Unutulmamalıdır, işçi olmazsa sendika olmaz. İşçi istemezse sendika anlamsızlaşır. Sendikalar işverenle veya hükümetle içli dışlı olmanın kısa vadede bencil karını yaşasalar bile işçi eğer bu işlevsizliği özümserse üye olmadığında ne o sendika mevkileri, ne de oradan siyasete giden milletvekilliği yolları olmayacaktır. Bir de şunu belirtmeliyim ki sendikalar gücünü yasalardan değil bence üretimdeki işçi gücünden alır. Şalter indi mi ne sendika ne de yasa kalır. Gücü başka yerde aramak bence yanılgıdır.