Rana Plaza: “'Low cost'un Lanetlileri”* - Nilgün Güngör

Geçtiğimiz 24 Nisan, içine birkaç günü sığdırdı.

İtalya açıklarında batan gemide göz göre göre ölüme bırakılan göçmenler için Paris'teki Kağıtsızlar bir anma çağrısı yapmıştı. Sarkozy'nin başlattığı hayli etkin ve yıldırıcı yakalama, sınır dışı etme politikalarından beri (genel olarak da sınıf hareketinin düzeyi) önceki gücünde olmadığı söylenen Kağıtsızların çağrısı çok etkisiz kaldı. 2015 başından bu yana aynı şekilde denize gömülen 1700 göçmenle ilgili öfke ve tepki, istisnaları saymazsak, dünya ölçeğinde bir nevi daha sonraya “devir yaptı”. “Seyahat özgürlüğü”, “serbest dolaşım” denilen şey her ne ise, işçi ve emekçiler için onun kağıt üzerinde bile olmadığı, paylarına ancak buzlu deniz sularının, Frontex inzibatlarının düştüğü bilinçlere yerleşti; ancak birleşik mücadelenin/öfkenin diline değil. Dolayısıyla da, eylem, örgütsüzlükten dolayı ortak bir duygu bile veremeden, sanırsınız kendi kendine dağıldı.

O çıplak ayaklardan biri artık yok

Ve ama kabaca tasnif edildiğinde aynı güne sığan felaketlerin işçi sınıfına doğrudan dokunanı, 24 Nisan 2013'te Bangladeş'te gerçekleşen Rana Plaza katliamıydı. Katliamın yıldönümünde, “'Low Cost'un Lanetlileri” adlı bir belgesel izledik.** Yönetmenliğini Anne Gintzburger ve Anne-Sophie Le Conte'un yaptığı, gösterimini “Dünya Kadın Yürüyüşü 2015”in organize ettiği bir belgeseldi bu.

İçlerinden bazıları kayıp, çoğu kadın, pek çoğu çocuk yaşta 1138 konfeksiyon işçisi, yüzlerce atölyenin bulunduğu Rana Plaza'nın çökmesi sonucu toprağa gömülmüştü. Üstüste gelen katliamların, iş cinayetlerinin ağırlığından mıydı, yoksa -ki bence asıl- sınıf hareketinin genel politik zayıflığının sonucu muydu; 2 yıl önce Güneydoğu Asya 1 Mayıs'larının militan merkezinde dursa da, Rana Plaza katliamı diğer kıtaları gereğince sarsamadan geride kalmış gibiydi.

Film, genç bir kadının çıplak, yıpranmış ayaklarının dikiş makinesinin tahta pedalına -bu pedaldan makinenin “tevellüt”ü anlaşılabilir- basmasıyla başladı. Oradan başkent Dakar'ın yoksul semt caddelerinin şimdiki haline aktı kamera. Çoğu çocuk yaştaki işçilerin vardiyaya girişleri vardı karşımızda. Ardından yıkılan binanın 2 yıl önceki enkaz arama görüntüleri geldi. Yükselen çığlıklar, enkaz altında savrulmuş kol, baş, ayaklar. Toprağa bulanmış, toz içindeki marka giysiler... Dikiş makinesinin pedalına basan ayakların yerine, artık tekerlekli sandalyede, bir ayağı olmayan görüntüler geldi sonra. Bir hastane girişinde çok sayıda tekerlekli sandalye park edilmişti. Birçok işçi ayaklarını kollarını kaybetmiş, başlarından, kollarından ağır yaralar almış. Bu görüntüler, “ölenleri an, kalanlar olarak mücadele et”*** çağrısının ulaşması gereken yeri -hepimizi- gösteriyor.

Filmde katliamdan yaralı kurtulan ve henüz çalışamayan çocuk işçilerle yapılan röportajlar var. Bir de tabii halen çalışan çocuklarla. Sakat kalan, annesini Rana Plaza'da kaybetmiş bir kız çocuğu tutamadığı gözyaşlarıyla “Çalışmak istiyorum” derken her şeye rağmen hapishanesinden dışarı çıkabilmesini sağlayan işçiliğini arıyor. Halen çalışan bir çocuk işçi ise, mikrofon tutulduğunda önce gerçek yaşını söylüyor, sonra mahçup gülerek “18!” diye düzeltiyor. Yaralarını gösterirken bile güzelliği belli olan gencecik bir kadın işçi, kendisini hastanede ziyarete gelen eşiyle birlikte olayı anlatıyor. Bu çifti, daha sonra eşinin onun için açtığı, toprak zeminli köy bakkalının boş halini gezerken, “Bu raflara şunları koyarız” diye hayal kurarken görüyoruz.

Katil etiketler

İşçiler tekrar tekrar enkazı geziyor, hala toprak altından bulunabilen giysilerden, katliamın sorumlusu uluslararası tekellerin marka etiketlerini bulup gösteriyorlar. Bazıları bu giysileri kanıt olarak çekmecelerde saklıyorlar. Tazminat davaları hala sonuca ulaşmış değil. Ödemeleri gereken tazminattan da paçalarını sıyırmaya çalışıyorlar. Emperyalist tekeller, üretim koşullarından sorumluluk kabul etmiyor, bu yıkımdan “tedarikçileri” sorumlu tutuyor. Rana Plaza katliamından sonra oluşan tepkilerin sonucu, çocuk işçi çalıştırmama ve çalışma koşullarının denetlenmesi konusundaki anlaşmalara zorunlu olarak imza attılar. Fakat ne hepsi bu anlaşmaları imzalamış durumda, ne de zaten anlaşmalar uygulanıyor. Binden fazla tedarikçi var, biz bunları nasıl denetleyeceğiz, diyorlar. Filmin başlangıcındaki çıplak ayakların, yoksul harabe gibi evlerin karşıtında, fabrika enkazından işte bu hala toplanabilen giysi etiketleri ve satıldıkları ışıltılı vitrin ve raflar var: C&A, Benetton, Mango, Tex, Texman, Carrefour, Zara, Auchan, Camaïeu, Jennyfer...  

Rana Plaza'nın, çok daha ağır olsa da Davutpaşa katliamı benzeri bir hikayesi vardı! Binlerce işçi, hükümet partisi Awami Birliği bağlantılarıyla 5 katlık ruhsatına kafadan 3 kat eklenmiş Rana Plaza'da, hiçbir güvenlik tedbiri olmadan çalıştırılıyordu. İşyerleri bir değil birden fazla kapitalist hazır giyim tekelinin ve hipermarket zincirlerinin uzantısıydı. Katliamdan bir gün önce işçilerin duvarlardaki çatlaklara ilişkin uyarıları üzerine bina geçici olarak boşaltılmış ve bir gün sonra yeniden işbaşı yapılmıştı. Küçüklü büyüklü kapitalist patronların “güvenlik” anlayışı, işçilerin örgütlenme ve mücadele olanaklarını tespit edip yıldırma üzerine kuruluydu çünkü. İşçiler Rana Plaza katliamından 2 yıl sonra bugün de fiziksel saldırı, küfür, cinsel taciz, zorla fazla mesai, hamilelik için ücretli izin  verilmemesi, ücret ve ikramiyelerin geciktirilmesi ya da hiç ödenmemesiyle karşı karşıyalar. Konfeksiyon sanayiin ülke ihracat gelirlerinin yüzde 80'ini bulduğu, Çin'in ardından dünyanın 2. konfeksiyon üreticisi olduğu düşünüldüğünde çoğu kadın 4 milyon işçinin bu çalışma köleliğine mahkumiyeti, hamile işçilerin sendika örgütledikleri için neden demir çubuklarla dövüldükleri... soruya bile gerek bırakmıyor.

Fransa'da Afrika'daki eski sömürgelerinden ya da İspanya gibi AB'nin tarım depolarından gelen sebze ve meyveler, et ve deniz ürünleri, hayat giderek pahalılaşmasına rağmen, hele ki bunların birçoğunu tatmamış olan bizlerin beklemeyeceği şekilde ucuzdur. Bu ucuzluğun imkanını yaratan oralardaki çalışma koşulları, hedefi de, işgücünün yeniden üretim maliyetinin düşürülmesidir. Keza “low cost” giysiler de, daha kolaylıkla satılarak, günde 50 cent'e 12-14 saat çalıştırılan Bangladeşli işçilerden elde edilen yüksek artıdeğerin gerçekleştirilmesini sağlıyor. Bazı markaların değeri daha yüksek iken, hipermarket zincirlerinde piyasaya sürülenlerin ucuzluğu sayesinde Bangladeş'teki “tedarik süreci”nin payı daha düşük oluyor. Bu Fransa'daki emekgücü fiyatının düşürülmesinin de itilimini veriyor.

Belgesel, gerçekleri çıplak tarzda ortaya koymasına rağmen olguyu “dışarda”, “uzakta” görmenin ve Avrupa'daki işçileri mücadelenin lojistiği gibi algılamanın -keza Sosyalist Parti'ye hayırhah bakışın- lekelerini taşıyordu. Mücadelenin bir boyutunu oluşturan “tüketici kampanyaları” ve “tüketici olarak yapabileceklerimiz”in sınırları fazla aşılamadı ve sınıfın iç rekabetine karşı birlik ve dayanışmanın bütün dünya işçileri için önemi ortaya koyulamadı. Bunun yanı sıra, sınır, çalışma acılarının, yıkımların tazmini ve sömürünün şiddetinin azaltılmasından, sınırlandırılmasından çekildi. Belgeselde karıncalar gibi iş işlerken gördüğümüzde daha da çarpıcı olan çalışma köleliğine, artıdeğer sömürüsünün kendisine son vermekten değil...

*

1 Mayıs'ı yaratan, işçi sınıfının başta 8 saatlik iş günü olmak üzere mücadele talepleri oldu.
İşte bu yüzden, 1 Mayıs hem 8 saatlik işgünü talebi ile, hem de bu uğurda verilen bedeller ile anılır. İşçi sınıfı kapitalizme verdiği bedellerin yok edici ağırlığını ancak acılarını öfkeye, birlik, dayanışma ve mücadeleye akıtarak, gelecek kuşaklarına 1 Mayıs'ı bırakarak atabildi.

Rana Plaza katliamını izleyen 1 Mayıs, onbinlerce işçinin öfkeli katılımı ile gerçekleştirildi. Dünyanın her yerinden çığlaşması gereken, yine bu öfke.

Ayaklan esirler dünyası!
 
Dipnotlar: 
* http://www.dailymotion.com/video/x1r8k4n_les-damnees-de-la-mondialisation-et-du-low-cost-2013_webcam
 
** İzledik, diyorum ama 350 kişilik sinema salonunda 40 kişi falandık. 6 erkek, gerisi kadın. Gösterim ücretsizdi, Filmin Cuma akşamı gösterilmesinin hem ertesi günün çoğu kişi için tatil olması gibi bir şansı, hem de işçilerin haftayı bir an önce bira ve şarap eşliğinde silip atma isteği gibi bir şanssızlığı vardı.
Filmi izlemeye birlikte gittiğim arkadaşımın yaşaran gözlerini farkettim: “İlkokulu bitirdiğimde beni de böyle konfeksiyona vermişlerdi. Daha çocuktum,” dedi. Filmdeki konfeksiyon patronu tipi konusunda da aynı fikirdeydik: “Nasıl, aynı bizdekiler gibi değil mi? Yıvış yıvış!”
 
*** “Kalanlar için” değil, “kalanlar olarak”.