SOMA: Sadece Bir Güvenlik Meselesi (mi?) – Akçay Taşcı

Türkiye’de bilinen anlamda bir işçi sınıfının olup olmadığına dair tartışmayı geride bıraktığımıza göre şu tespiti yerine koymamız gerekiyor: Bu ülkede işçi sınıfının birincil gündemi güvenli çalışmadır. Bu tespiti yapmanın zarureti de günde 5 işçiyi cinayetlere kurban vermemizden anlaşılabilir. Zira hayatta kalmak diğer her şeyin önündedir. Burada bir parantez açıp “cinayet” terimi üzerinde durmamız gerek. Zira “iş cinayeti” kavramı hala bazılarına abartılı gelebiliyor. “Kaza değil cinayet” söylemi politik olduğu kadar ceza hukuku tekniği açısından da doğru bir söylem. Çünkü; kaza kelimesi daha çok taksir kavramına, yani ortaya çıkan sonucu öngörememe ve istememe halini tanımlarken; cinayet, kast kavramını gündeme getirir. Bir işveren için işçisinin ölümünü istediği sonucunu çıkarmak abartılıdır, evet. Çünkü “iş kazası” işveren için en nihayetinde fazladan bir gider kalemidir. Ama eğer ki ölüm ihtimalinin varlığına rağmen kar maksimizasyonunu tercih ediyorsa orada, doğrudan değilse de olası kast durumu ortaya çıkar. İşveren kısaca “olursa olsun” demektedir. Yani “kaza değil cinayet” dediğimizde kesinlikle abartmış olmayız.

İSİG meclisinin 2014 yılı iş cinayetleri raporuna göre en az 1886 işçi çalışırken hayatını kaybetti. Yani her gün 5 işçi verdik toprağa. Üstelik bu rakam “en az” ön tanımıyla veriliyor. Zira kayıtsız çalışma oranının %35 olduğu bir ülkede yaşanan birçok iş cinayetinin kayıtlanmadığını öngörmek zor değil. O halde şunu söylersek sanırım yanılmış olmayız: İşçi sağlığı ve güvenliği bu ülke için bir hayat-memat meselesi.

Ve fakat sürekli olarak işçi ölümü haberleri görmenin berbat bir sonucu olarak, duyarsızlaşma-kanıksama gibi bir durum ortaya çıkıyor. Toplu ölümler dışında iş cinayetleri haber değeri dahi taşımıyor. Hatta Soma Katliamı’na kadar merkez medyanın gündemine girebilmiş iş cinayeti vakası iki elin parmağını geçmiyor.

Evet, Soma katliamı sadece Türkiye’nin değil, dünyanın da gündemine oturacak büyüklükte bir olaydı. 301 işçi “ülke standartlarının üzerinde” diye tanımlanan, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı tarafından örnek gösterilmiş bir maden ocağında hayatını kaybetti ve o gün bir “dünya lideri” tv ekranlarına çıkıp “fıtrat” kelimesini bir daha çıkmamak üzere zihinlere neşretti.

Soma yaklaşık 105bin nüfuslu bir ilçe. Özellikle kış aylarında sabah saatinde inerseniz, kömürün kokusunu ciğerinize kadar hissediyorsunuz, öyle yoğun bir sis var havada. Nüfusun önemli bir kısmı ise göçmen. Yani Somalı değil, sadece çalışmak için gelen işçiler ve onların aileleri. Soma’da yaklaşık 18 bin maden işçisi var ve bu işçilerin çoğunluğu Soma’ya dışarıdan gelen insanlar: Zonguldak, Kütahya, Trabzon, Uşak ve birçok doğu ili sirkülasyon halinde işçi gönderiyor Soma’ya. Yerleşik halde 5 ya da 6 büyük maden firması birçok ocağı işletiyor. Ocaklar genelde merkeze onbeşer yirmişer km uzaklıkta. İşçiler her gün servislere doluşup vardiyalarına gidiyor ve yine aynı servislerle evlerine dönüyorlar. Soma merkezindeki otobüs durakları, yolcu durakları ve işçi servisi durakları olarak ayrılmış. Her firmada aylık ortalama 400 civarında işçi sirkülasyonu yaşanıyor. Yani, her ay her bir firmadan 400 işçi çıkarılıyor ve yerine yenileri alınıyor. İşçilerin önceliği elbette ki işini kaybetmemek. 2800 işçinin tek seferde smsle işten çıkarıldığı gün dahi yaprak kımıldamadı ilçede. Ne bir eylem ne bir grev. İşine devam edenlerin korkusu işten atılmak iken, atılanların korkusu ise tekrar iş bulamamak. Eylem yapmanın dışında haksız fesihler nedeniyle işe iade davası açmaktan bile çok çekiniyorlar. Firmaya dava açmakla devlete dava açmak aynı şey onların gözünde. Fişlenmekten korkuyorlar ve haksız da sayılmazlar. Çünkü dayıbaşlarıyla iyi geçinmek, iş bulmanın öncelikli şartı. E tabi dayıbaşı da hakkını arayan işçiyi sevmiyor. O da “yukarıya hesap veriyor çünkü”. Dava açmamalarının bir diğer sebebi de dava masrafları. Büyük çoğunluğu dava harçlarını gözden çıkaramıyor. Üstelik davayı kaybetme durumunda talep ettikleri paranın da ellerinden alınıp firmaya verileceğine inanan çok sayıda işçi var. Hatta bu konuda bir birlerini de ikna ediyorlar. Hele bir de hemşehricilik meselesi var ki oraya hiç girmeyelim.

 13 Mayıs hemen herkes için milat artık. Her konu bir şekilde katliama, öncesine ve sonrasına bağlanıyor. Firmalar arasındaki işçi güvenliğiyle ilgili farklar hemen yayılıyor. Mesela bir firmada, işçiler vardiyadan çıkar çıkmaz işyerinde duş alıp , evlerine temiz elbiselerle gidebiliyor ve bu durum öğrenen kişide şok etkisi yaratıyor, “helal olsun adamlara”.

Yıllar önce Zola’nın Germinal’ini okurken gözümde canlanan manzara tam olarak buydu aslında: sisler altında bir kent, sürekli kahvehanelerde oturan, çok sigara içen ve bir gün yerin dibinde mahsur kalıp kurtarılmayı bekleyen işçiler. 1860’ları anlatan bir roman, 2014 yılında gerçekleşti ve hepimiz dönemin başbakanından yine o zamanlara ait işçi katliamlarının örneklerini dinledik. Evet sadece dinledik..