Kiraz Mevsimi'nin senaristi Horzum: Set emekçisi 19. yy. dokuma işçisi gibi

Türkiye’nin en çok tanınan dizi senaristlerinden Gökhan Horzum ile setlerdeki çalışma saatlerinden 'yazmaya', Gezi’ye ve ülkeye dair konuştuk. Adını Bir İstanbul Masalı ile duymaya başladığımız Horzum’u, Fırtına, Kavak Yelleri, Güneşi Beklerken son olarak da Kiraz Mevsimi ile daha yakından tanır olduk.

Sizi tanımayanlar için biraz kendinizden bahseder misiniz?
1975 Karaman doğumluyum ama İzmirliyim. İstanbul’a okumaya geldim sonra dönemedim. Hala sık sık “Neden geldim İstanbul’a” şarkısını dinlerim. İkinci Bahar’da asistanlık yaparak başladım. Sonrasında Yeter Anne, İstanbul Masalı, Fırtına, Kavak Yelleri, Güneşi Beklerken bu yıl da hala devam eden Kiraz Mevsimi’ne başladık ama şu an itibariyle çalışmıyorum Kiraz Mevsimi’nde. Aradakileri saymadım.

Yazmak sizin için ne ifade ediyor? Hangi yazarlardan etkilendiniz?
Herkesin hayatta iyi yapabildiği bir şey vardır. Benimki de hayal kurmak. Kurduğun hayali doğru şekilde boş sayfaya dökebildiğin zaman da yazar oluyorsun. O kadar. Oyunculuk ne kadar şizofrenik bir durumsa yazarlık da öyle. Tavsiye etmem. Yazarken sorun yok da sonrasında birilerine okutma meselesi devreye giriyor. Orası sıkıntılı. İyi yazan herkesten etkileniyor insan, senarist ya da roman/hikaye yazarı fark etmez. İşin iki kısmı var biri yaratıcılık, o hayal kurma kısmı, biri de işçilik o da yazdığı malzemeyi işleme kısmı. İkisini birden iyi yapan adamın önünde saygıyla eğilirim. Çünkü çok zor bir şeyi başarmıştır.

'HAYAT SIKICIDIR, DİZİLER DEĞİL'
Kitapçılar, sahaflar birer birer kapanırken Türkiye, dünyada en çok TV izleyen ülkelerden biri. Büyük bir dizi sektörü var, çok fazla dizi var. Türkiye sizce neden bu kadar çok dizi seyrediyor?

Biz sinema seven bir ülkeyiz. Onun da öncesinde hikaye/masal dinlemeyi seven bir ülkeyiz. 80’den sonra insanların evlerinden fazla çıkmamasını sağlayan müthiş bir alet olarak devreye giriyor televizyon. Televizyondaki sinema da dizi zaten. “Bedava veriyorum sana güzel kardeşim” diyor sistem. “Para ödemeyeceksin üstelik her gün başka bir hayatın, başka bir dünyanın içinde bulacaksın kendini. Yeter ki dışarı çıkma” Bazen şöyle mesajlar gelir mesela. “Evde misafir vardı zor gönderdim, az kalsın diziyi kaçırıyordum.” Kaçırsaydın güzel ablam, iki sohbet muhabbet etseydin, dedikodunun dibine vursaydın keşke. Ama haksız da değil bir yandan. Dizi dediğimiz malzemenin içinde drama vardır. 120 dakikaya sıkıştırılmış olaylar zinciri. Gerçek hayatta bu kadar olay olmaz. Gerçek hayat sıkıcıdır. Dizi değildir. Yani en azından teoride olmamalıdır. Zaten sıkıldığı diziyi de seyretmez seyirci, zaten onu yaşıyor niye seyretsin..

Gökhan Horzum'un yazıp yönettiği Arkadaşlar Arasında adlı bir sinema filmi de var.

'Arkadaşlar Arasında' adında bir sinema filminiz var. Bu klasik soruyu ben de soracağım: Dizi mi sinema mı?

Ne yapmak istiyorsun: Sinema. Hayatını idame ettirmek için ne yapmak zorundasın: Dizi.

SET EMEKÇİSİNİN, 19. YY.'DAKİ DOKUMA İŞÇİSİNDEN FARKI YOK
Türkiye’de sinema ve dizi emekçilerinin çalışma koşulları gerçekten çok ağır. Günde 18 saat çalışılan setler olduğunu biliyoruz. Setlerde yaşanan ölümlü kazalar… Dizi saatleri kısaltılsın başlığı altında geçtiğimiz senelerde ciddi bir eylem olmuştu ancak saatlerde herhangi bir kısalma olmadı. Sizce bu durumun kaynağı nedir?
Bu sorunun cevabı çok karmaşık. Ben bir ara derinlerine ineyim dedim, bir nevi 'katil kim' oynayayım ama içinden çıkamadım. Herkes birbirini suçluyor. En sonunda hadise “Seyirci öyle istiyor” cevabına kadar geldi. Aslında sadece bu değil ama gerçeklik payı da var. Aynı gün, aynı saatte A kanalında X dizisi 100 dakika oynarken, B kanalında Y dizisi 110 dakika oynarsa o fazla 10 dakika Y dizisine daha fazla reyting getiriyor. O zaman biz de 110 dakika olalım. Bir baktık herkes 110 oldu o zaman 120’ye çıkalım. Böyle bir sidik yarışının olduğu doğru ama bunun her zaman reyting getirdiği düşüncesi aslında doğru değil. Bir sinema filminin ortalama süresi 90 ila 110 dakika arasında. Bugün bu uzunlukta bir sinema filmi 24-36 günde çekilir. Biz bu uzunlukta bir şeyi altı günde çekiyoruz. Üstelik kim ne derse desin belli bir kalite seviyesinin üstünde. Yapımcının kar edebilmesi için bütçeyi belli sınırlarda tutması gerekiyor. Zaten başlangıçta kanalla belli bir bütçe üzerinden sözleşme yapıyorlar. Kanal kimin kaç saat çalıştığıyla ilgilenmez. Haftada bir bölüm ister. Yapımcı ona haftada bir bölüm verebilecek yönetici elemanlarla (yürütücü yapımcı ve yönetmen) anlaşır, sorumluluğu onlara yükler. Yönetici elemanlar planlamayı yapacak ve yürütecek alt elemanları (yapım amiri, yardımcı yönetmen) işe alır, sorumluluğu onlara yükler. Böyle böyle en alta kadar giden bir yapı vardır. Altı günde bitirilmesi gereken bir iş var. En az 100-110 sayfa senaryo geliyor. (Senaristin de 120 dakikayı çıkaracak kadar malzeme vermesi gerektiğini unutmayalım) Böl altı güne, günde minimum 18 sayfa iş çekmesi gerekiyor. Sinema filminde bunun karşılığı günde 4-5 sayfadır. Üstelik çekersiniz, biter. Dizide bitmiyor da. Biten haftanın hemen arkasından yenisi başlıyor ve bu dizi devam ederse bir sezonda aşağı yukarı 39 hafta sürüyor. Dizi çeken ekiplerin sırtlandığı iş bir hafta için bile çok ağırken bu bir de yılın 39 haftası boyunca devam edince çok doğal olarak dikkat dağınıklığı, yorgunluk, aşırı stres, uykusuzluk olarak geri dönüyor. Roma ordusunun en manyak parçası lejyonerler… ya da Osmanlı’daki akıncılar. Allah ne verdiyse giriyor bunlar. Dağıtmacasına, kendilerini parçalamacasına. Bizim dizi ekiplerini de onlara benzetiyorum ben. Dayanıklı mısın? Gel. Nasıl olsa bu işin çoğu kısmı sette, savaşırken öğrenilir. Dolayısıyla temel becerilerin varsa, ne bileyim en azından orta okula kadar okuduysan, senin de yapabileceğin bir iş bu. 19. yy’da İngiltere’deki dokuma işçilerinden çok farkı yok aslında set emekçisinin. Vahşi kapitalizm, parası bolmuş gibi göründüğü için Yahşi kapitalizm oluyor sette. Ama aslında öyle değil! İnsanlar yorgunluktan ölüyor, dikkat dağınıklığından ölüyor, uykusuzluktan ölüyor. Bu çalışma koşullarının ağırlığından dolayı ölüyorlar. İşin en pis tarafı şu, böyle bir tempoya alıştığın zaman, o tempoyu kaybettiğinde müthiş bir boşluk içine düşüyorsun bir anda, bağımlılık yaratıyor yani. Neyi, niye yaptığını kaybetmeye başlıyorsun. Faturalar, kredi kartlarının asgarisi, kira ödeniyormuş bunların bir önemi de kalmamaya başlıyor. “E o zaman ben niye kendimi kaybedercesine çalışıyorum ulan!” sorusunun cevabı da kalmıyor.

Türkiye’de sanat üzerindeki baskı günden güne artıyor. Tiyatrolar, opera ve bale sahneleri kapatılıyor. Büyük bir sansür uygulanıyor her şeye. Bu konuda neler söyleyeceksiniz?

Şaşırmıyorum. Şaşırmıyor olmak, şaşırmaz hale gelmek de beni fena halde korkutuyor açıkçası. Türkiye’de sadece sanat üstünde baskı yok ki. Baskı her yerde. Neden sanat es geçilsin?

GEZİ’DE HEM ASLANLAR GİBİ DİRENİP HEM DE DALGA GEÇEBİLDİ İNSANLAR
Gezi ile birlikte sanatın gücünü somut olarak görmüş olduk. Sokaktaki şaşırtıcı yaratıcılıktaki” “genç sanat”ın toplumsal hareketlerdeki rolünü deneyimledik. Siz bu konuda neler düşünüyorsunuz?

Dalga geçebildiğimiz zaman ne kadar güçlü olduğumuzu gördük sanırım Gezi’de. Bizde her şey aşırı ciddiye alınır, kimse ne kendisiyle ne başkasıyla kolay kolay dalga geçemez. Ayıp sayılır çünkü. Mizahta bile böyle bu, mizah dergilerinde mesela, gündemde olan bir durumla ya da kişiyle dalga geçmek, bir halle dalga geçmek, çok fazla yapabildiğimiz bir şey değil. Oysa ki Gezi’de hem aslanlar gibi direnip hem de dalga geçebildi insanlar. Durumun kendisi rutinin dışındaydı çünkü. Sonra herkes gene eski rollerine döndü, o roller bizi mahvediyor zaten. Hayatta oynadığımız roller, senarist, reklamcı, müzisyen, aktivist, trans ya da Müslüman. O kadar önemli, o kadar vazgeçilmez ki o roller bizim için, birisi onlarla dalga geçtiğinde alınıyoruz. Yıllar önce Seda Sayan ilk oynadığı filmlerden birinde hemşireydi ve Kadir İnanır’la sevişmişti. Hemşireler arıza çıkardı, protesto filan etti. Hemşireler sevişmez demediler ama dedikleri aslında buydu. Niye ya? Bi rahat olsak ya hep birlikte. Hayatın kendisi bu kadar ciddiye alınacak bir şey değilken rollerimiz niye olsun ki? Gezi’de rahat olabilmenin tadını almıştı insanlar. İlla evimde, yumuşak yatağımda yatmam gerekmiyor demek ki. Benimle aynı düşünmesi gerekmiyor ama benimle aynı duruma tepki gösteren bir grup insanla birlikte parkta yatıyorum lan! Bundan daha güzel ne olabilir! Rahat olsan Türkiye, kasmasan, öyle çok şey değişecek ki…

Yazı yazan ve senarist olmak isteyen kişilere tavsiyeleriniz neler olacaktır?

Herkesin yazı ile kavgasının kendisine özgü bir macera olduğunu düşünürüm. Burada tavsiyeye çok yer yok bence. Ama bir tek şey söyleyebilirim. Yazdığınız hiçbir şey iyi değil. Her seferinde, “Daha iyi nasıl yazabilirim?” sorusuna kafa yormak gerekiyor.

Bundan sonra yapmak istediğiniz ve yapacağınız şeyler nelerdir?

Şu anda Organize Filmler adında bir oluşumun içindeyim. Bundan sonra ne yazarsam yazayım Organize’den çıksın istiyorum. Dizi olur, film olur, kısa film olur, belgesel olur, hiçbir kalıba sokamayacağımız acayip bir şey çekeriz belki. Kendimizi sınırlamadan, annesinin evde tek başına bıraktığı çocuklar gibi her şeyi kurcalamak niyetindeyiz. Somut projelerle ilgili konuşmayayım, “Burası Türkiye, beş dakikada değişir bütün işler.”