İşçinin sağlığı ve güvenliği konusu sınıfsal açıdan değerlendirildiğinde sermaye sınıfının kar odaklı üretiminde yeri ve önemi yine kar eksenli bakış açısını doğurmuştur. İşçinin sağlığı ve güvenliği sermeye sınıfının edeceği karın ve verimliliğin sürdürülebilirliği açısından önemsenmiştir.
İş kazalarını bir cinayet olarak adlandırırken bunun bir kaza değil doğrudan yaşama hakkının ihlal edilmesine yapılan bir vurgulamadır. Ancak bugün ülkeyi yönetenler yaşama hakkı demiyor da “fıtrat” diyerek bunu sınıfsal özden koparmaya ve hak kavramını silikleştirmeye çalışıyorlar.
Oysa “yaşama hakkı” en temel insan haklarınınbaşında gelmektedir. Üretim-karlılık, her geçen gün daha fazla kazanma isteği ve verimlilik gibi faktörler açısından değerlendirildiğinde “maliyetler” insan hayatını yok sayma pahasına içine almaktadır. Kapitalizmin sömürüsüne karşı, işçi sınıfının bilinçli mücadelesi sömürü dizginlemiş ve işçi sınıfı kazanımlar ve haklar elde etmiştir.
Bu haklardan bir tanesi de işçinin emek gücünü kiralayabilme özgürlüğü ile birlikte “çalışma hakkı” dır. Bugün çalışma yanlış bir biçimde ele alınmaktadır. Çalışma hakkı sadece kişinin bireysel sözleşme yapabilmesi anlamını ifade etmemektedir. Çalışma hakkı; işçinin iş güvencesi, örgütlenme, grev, İşçi Sağlığı ve Güvenliği haklarıyla doğru bir anlam kazanabilir. İşçinin işten çıkarılma ile tehdit edildiği, örgütlendiğinde işten çıkarıldığı, sağlıksız ve güvenliksiz şartlarda çalışmaya zorlandığı, çalışırken hayatını riske attığı bir çalışma ortamında “çalışma hakkı”ndan bahsetmek mümkün değildir.
Çalışma hakkını işçinin salt sözleşme yapabilme özgürlüğü olarak ele almak hatalı ve eksiktir. Bu nedenle birbirine kopmaz bağlarla bağlı olan bu haklar bir bütünsellik içerisindedir. Bu perspektifle işçi sağlığı ve iş üvenliği konusunu sadece teknik bir konu olarak ele alınmakta ve daraltılmaktadır. Oysa işçi sağlığı ve iş güvenliği hem “çalışma hakkı” hem de “yaşam hakkı”çerçevesinde ele almak gerekiyor.
“Çalışmak, ama nasıl?” sorusuyla meseleye bakarken iş güvencesinden yoksun, örgütsüz, sağlıksız ve güvenliksiz şartlarda çalışmayı bir hak olarak değerlendirmek mümkün değildir. Böylesi bir çalışma kölece çalışmaya eşdeğerdir ve kölece çalışmak bir “hak” değildir. Bugün Ermenek’te ve Soma’da çalışan işçilerin madene mahkum olduklarını ve başka çalışacak bir iş olmadığını belirtmelerini çalışma hakkı çerçevesinde değerlendirmek son derece güçtür.Çalışma yaşamının kuralları dediğimizde “çalışma hakkı” birincil bir konu olaraktemel bir yerde durur. Ancak bugün iş cinayetlerinde de görüldüğü üzere işçilerin “yaşama hakları” hiçe sayılmakta ve tehdit altındadır. Bugün BEDAŞ işçilerin verdiği mücadeleye bakılacak olursa hem çalışma ve hem de yaşama haklarını için mücadele etmektedirler.
Peki işçiler örgütlenme haklarını özgürce kullanabiliyorlar mı? Bugünkü sendikalaşma düzeyimiz ne oranda? Bugün sendikalaşma oranı ÇSGB verilerine göre yüzde 9 seviyelerindedir. Bu oranı toplu sözleşmeden yararlanan işçilere indirgediğimizde yüzde 5’ler seviyesine kadar inmektedir. Bu kadar düşük bir sendikalaşma oranı içinde iş cinayetlerinin de çok büyük bir çoğunluğunun örgütsüz işyerlerinde yaşanıyor olmasını ifade etmektedir. Sendikalaşan işçiler ise işten atma saldırısıyla karşılaşmaktadır. Örgütlenme fiilen mümkün olmadıkça emeğin üzerinde her türlü baskılar devam edecektir. İş cinayetlerinin perde arkasında çalışma
rejimini de iyi analiz etmek durumundayız.
İşçileri koruyan düzenlemeleri Türkiye’yi Ortadoğu’nun Çin’i haline getirmeye çalışan siyasal iktidar esnek, ucuz ve örgütsüz bir işgücü hayali ile çalışma hayatını düzenlemeye çalışmaktadır. Kıdem tazminatı, kiralık işçilik gündeme yeniden getirilmiştir. Taşeron çalışma asıl istihdam biçimi haline getirilmeye çalışılırken 12 yıl önce 200 binlerle ifade edilen taşeron işçilerin sayısı bugün 2 milyonlarla ifade edilmektedir. Ve taşeron çalışma yasaklanmadıkça iş cinayetleri daha da yaygınlık kazanacaktır. Devlet ise işçilerin haklarına “saygı duyma” ve “koruma” yükümlülüklerini yerine getirmemektedir.