İş Hukuku uzmanı Murat Özveri: İşverenler kadar hükümet de sorumlu

Soma’da 301 işçinin yaşamını yitirdiği iş cinayetinin ardından madenlerde vahşi çalışma düzeni konuşuldu günlerce. Mecidiyeköy’de bir rezidans inşaatının 32. katından yere çakılan asansör 11 işçiye mezar olduğunda büyük kentlerdeki arazi talanı ile birbiri ardından yükselen binalardaki çalışma koşullarının acımasızlığı gözler önüne serildi.  Ermenek’te 28 Ekim’de yine bir maden ve su altında kalan 18 işçi için ağıt yakılırken 31 Ekim’de Isparta’da katliam gibi bir kaza bu kez tarım işçilerinin sorunlarını gündeme taşıdı. 25 kişilik minibüse bindirilen 46 tarım işçisi elma toplamaya giderken aracın freni patladı ve çoğu kadın 18 kişi yaşamını yitirdi.

İş Hukuku Uzmanı Murat Özveri ile şantiyelerin, tersanelerin, madenlerin “genç mezarları”na dönüşmesinin nedenlerini konuştuk. Özveri, “İşveren olmanın ‘fıtratında’ maksimum kâr elde etme istemi var. Onun fıtratını sınırlandıracak olan hükümet, bu sınırlandırmayı yapamıyor, ‘Yasa yaptım, yasalar uygulanmıyor’ diyorsan sen niye varsın?” diye soruyor.

>> Soma ve Ermenek’le madencilik sektöründeki vahşi çalışma düzeni bir kez daha gündeme geldi ancak benzer sorunlar başka sektörlerde de geçerli değil mi?

Evet, bir dönem de Tuzla’da tersanelerde yaşanan kazaları konuşuyorduk. O dönemde yine taşeronlaşma, ucuz işçilik, maliyeti düşürme kaygısı, denetimsizlik diyorduk. Gemi sektörünün yerini madenler, inşaat aldı. Türkiye’de hangi sektör hızlı büyümeye başlamışsa kârlılık yükselmişse iş kazalarının da arttığını görüyoruz. Bunların ortak noktası kârın hızla arttığı, sermayenin hızlı giriş yaptığı, yüksek teknoloji yatırımından kaçındığı sektörler olması.

>> Başka ortak noktaları?
Ortak noktalardan biri de ucuz işçilik. Sermaye nerede hızlı büyüyorsa kâr ediyorsa orada denetimden kaçıyor. İşçiliği ucuzlatıyor. Bunu taşeron dediğimiz kendi içinde oluşturduğu bir organizasyonla yapıyor. İşçiliği ucuzlatmanın yolu işçilerin yasal haklarını kullanamadıkları, yasal sınırların dikkate alınmadığı bir iş ortamının yaratılmasından geçiyor. Taşeron sistemi üzerinden, yasaların işlemediği, işçinin “Bu benim yasal hakkımdır” diyemediği bir ortam oluşturuluyor. Çalışma saati fazla çalışmalar dahil günde 11 saati geçemez. Ama işçi “Ben fazla çalışmayacağım” diyemiyor. Dediğinde adı bozguncuya, ekmek yediği tekneye ihanet eden sadakat borcuna uymayan işçiye çıkıyor. Sonuçta İş Yasası, İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Yasası’nın var olduğu ama işlemediği, insanların ölmeye devam ettiği bir ortam ortaya çıkıyor.

‘MAKBUL' SENDİKA

>> Bu süreçte işçi örgütlerinin, sendikaların konumuyla ilgili neler söylenebilir?
İş güvenliğiyle ilgili kuralların kağıt üzerinde kalmaması için işçilerin örgütlenmesi, sendikalı olmaları önemli. Ancak işveren otoritesini sınırlandırabilecek güçte ve etkinlikte örgütlenmeye izin vermeyen bir sistem ile karşı karşıyayız. Sistemin izin verdiği “makbul” sendikalar da problemin bir parçası haline gelmiş durumdalar.

>> Yasaları uygulamayan işveren bu cesareti nereden alıyor?
Bunun yanıtı çok açık, bu işvereni de sistemi de var eden ve iktidarlar değişse de ısrarla uygulanan bir siyasal, ekonomik tercih var, ihracata dayalı ekonomi modeli... Bu modelde işçi ancak işveren için vazgeçilmez olduğu, işverene yaranabildiği sürece güvencede. Bu duruma kendi tabirleriyle rekabetçi bir işgücü piyasası deniliyor. Amacı da küresel piyasalarda ucuz işçilik üzerinden rekabet üstünlüğü sağlayarak bir sermaye birikimi modelini kalıcılaştırmak ve devam ettirmek.Yüksek teknolojiye dayalı bir üretimi öngörmüyorsa ki öngörmüyor o zaman rekabet üstünlüğünü sağlayabileceği tek kalem var, işgücünü ucuzlatmak. Yasaların işçiye getirdiği korumanın işverene yüklediği maliyeti en aza indirmek için hedef, kendi terminolojileriyle söylüyorum işyerinde işveren otoritesini zaafa uğratacak hukuki ya da sendikal hiçbir gelişmeye izin vermemek.

>> Her iş cinayetinin ardından yeni yasal düzenlemeler gündeme getiriliyor.
Hükümete eleştiri söz konusu olduğunda “Daha ne yapsın, yasa çıkarmış’’  diyorlar. Yasaların uygulanıp uygulanmadığını tespit etmenin yolu etkili bir denetimdir. Bunun olmazsa olmaz koşulu ise denetimi yapacak olanların siyasi otoriteden ve işverenden bağımsız olmaları. Denetim elemanını hükümete de işverene de mahkûm etmeyecek, işini ve gelirini güvence altına alacak bir sistem kurulmalı.

>> Yasalara uymayan işverene uygulanan yaptırımlar yeterli mi sizce?
Denetlemelerde eksiklikler bulunduğunda işverenin yasaya uymamakla elde ettiği yarardan daha ağır, kendisine o yarardan birkaç misli zarar verecek bir düzen kurulmalı. Yaptırım caydırıcı ve korkutucu olmalı. Ancak bu da yetmez. Aylarca ücret alamayan bir işçi önlem alınmadığını bile bile bir madene niye girer, canını niye riske eder? Bu sorunun yanıtı ise çok açık, işçinin başka bir çaresi yok. Tarımı öldürür, oradaki işgücünü sanayinin önüne atarsanız, örgütlenmesine, haklarını öğrenmesine izin vermezseniz ona yaşamı pahasına da olsa madene girmekten başka seçenek bırakmamış olursunuz. Aç kalan insan çaresiz madene girer. İş işten geçtikten sonra eşi madende kalan kadın “Genç mezarı olacağına aç mezarı olsun buralar” diyor. Eşin madene girmeden önce böyle bir şey söyleme olanağı yok. O eşini çocuklarını aç bırakmamak için genç mezarına girmek zorunda. Ekmeğini kazanmak için girdiği madeni “genç mezarı” olmaktan çıkartması gereken yasalara güvenmesinin bedelini işçi canını yitirerek ödüyor. İşveren de yasaya uymak zorunda ama o uymuyor, kârını daha da büyütüyor. “İşçiler bu yasalar bizi öldürüyor” diye tepki gösterse gaz yiyor, cop yiyor.

İŞVEREN PAZARLIKTA

>> Bir başka aldatmaca da işçiler öldükten sonra “yasa çıkarttık” denilerek yapılıyor.
Soma’dan sonra Torba Yasa’yı ortaya attılar, madenciler için hazırladık dediler ama neredeyse içerisine koymadıkları yasa kalmadı. Madencileri ölüme götüren taşeron sisteminin esasına yönelik hiçbir değişiklik yapmadılar. Yasa Resmi Gazete’de yayımlanmadan işçileri işten çıkartıp kıdem sıfırlaması yaptılar. Sonra da ucuz işçilik üzerinden elde ettikleri kârın paylaşımı doğrultusunda hükümetle bir tür pazarlığa oturdular. “Sen iş süresini kısaltır ücreti artırırsan ben de yemek ücretini, servisi kaldırır, çalışma sürelerini yasadışı da olsa uzatır yine aynı noktaya gelirim” dediler ve dediklerini yaptıklarını Ermenek’te gördük. Kaldırılan servisler, üç aydır ödenmeyen işçi ücretleri, kaldırılan yemek, işçilerin ara dinlenmesini madenden çıkmadan vermeye, yemeklerini madende yemeğe zorlanmaları, bize işlemeyecek yasalar çıkartmanın çözüm olmadığını, çözümün işçinin kendi gücüne dayalı işveren ve hükümetten bağımsız sendikal örgütlenmede olduğunu gösterdi. Hükümet özgür sendikacılık, özgür toplu pazarlık istemlerini hiç duymadı, duymazlıktan gelmeye devam ediyor.

YANDAŞA DEVRETTİLER
Madenlerin sahibi olan devlet, madenleri sırf işçilik maliyeti düşürülsün diye rödovans sistemiyle deneyimi, sermaye birikimi nedir diye sormadan yandaşlara devrettiği gerçeğini yok saymaya devam ediyor. Madenlerin iyi örgütlenmiş kamu işletmeleri aracılığı ile işletilmesi alternatifini hiç gündemine almak istemiyor. Dünya Bankası 2000’de sermaye açısından sorunlu işletmeyi, “mülkiyeti kamuya ait, güçlü bir sendikanın örgütlü olduğu işletme” olarak tanımlamış ve bu işletmelerin piyasaların özgürleşmesinin önünde engel oluşturduğunu söyleyerek özelleştirilmelerini dayatmıştı. Madenlerde yaşanan iş cinayetleri, piyasalar açısından sorunsuz olan işletmelerin işçiler açısından “genç mezarı” olduğunu, güçlü sendikanın olmamasının işçiler açısından insanlık dışı çalışma koşulu anlamına geldiğini, mülkiyeti kamuya ait olmayan işletmede sadece kâr amacının ön planda olacağını gösterdi.

>> Çalışma Bakanı, kapatılan madenlerin açılmasına yönelik baskılardan söz etti.
Sayın Bakan’ın konuşmaları henüz daha görevini net anlamadığını gösteriyor. Çalışma hakkı Anayasa’ya göre bir hak ve ödev. Bakan yükümlülüklerini yerine getirseydi hiç kimse veya işçi, madeni kapattığı için onu aramak zorunda kalmazdı. Dolayısıyla  Bakan’ın şahsında devlet, bu madenlerdeki işçileri insanlık dışı çalışma koşullarına mahkûm ettiği an imzaladığı uluslararası sözleşmelerden ve Anayasa’dan doğan yükümlülüklerini yok sayıyor demektir. Birilerinin de çıkıp siyasilere “Sen görevini yerine getirmediğin için gariban vatandaş ölümü pahasına da olsa çoluk çocuğu aç kalmasın diye madenin açılmasını istiyor” demeli,  görevlerini anımsatmalıdır. İktidar da şikâyet ediyor bizim gibi. Sanki yükümlülüğü yok gibi yakınıyor. Duble yollarla övündüğü kadar çağdaş, en son teknolojinin uygulandığı madenler açmakla övünseler ya...

Çünkü bu yatırımları yapmak devletin Anayasal görevidir. Tabii Anayasa’nın kendileri için bağlayıcılığı varsa, Anayasa’yı sadece yoksulların devlete olan yükümlüklerini sıralayan bir belge olarak görmüyorlarsa. Açık ki iktidar konu işçi haklarına gelince Anayasal görev diye bir şeyin derdinde değil. Kendisinden önceki iktidarlar gibi kendi sermaye grubunu yaratmak ve bu gruplar arasında rant dağıtmakla meşgul. Böyle bir siyasal iktidardan işçi sağlığı-iş güvenliğine önem vermesini, işçileri korumasını beklememiz biraz saflık olur. Böyle bir iktidarın kendisini oluşturduğu medya aracılığıyla aklamaya çalışması da işçilerin yaşamını ilgilendiren konularda adım atma niyeti olmadığını, atıyormuş gibi yapıp, varolan sistemin olabildiğince tek alternatif olarak görülmesini sağlamaya çalıştığını göstermektedir. Yalan, kurdu kuzu yaparmış. Bakanın söylediği de diğer siyasi açıklamaların tamamı da kurt olmasından korktukları mazlumların kuzu olarak kalmasını sağlamaya dönük açıklamalardır.

***

'Bile bile göz yumuyorlar'

>> Denetim mekanizmalarının işleyişiyle ilgili neler söylenebilir, denetimi dışardan yapan OSGB’lerin durumu nasıl?
İşverenlerin işçi sağlığı, iş güvenliği açısından yapması gerekenler yasada var ancak denetim işverenin işe aldığı, ücretini verdiği, dilediğinde iş sözleşmesini sona erdireceği işçi sağlığı-iş güvenliği teknisyenleri ve işyeri hekimlerine bırakılıyor. İşveren işyerinde bir organizasyona gitmezse denetim hizmetini piyasadan satın alabiliyor. OSGB’ler kâr amaçlı işletmeler. İşveren “Ne kadar az denetlersen o kadar çok para veririm” diyor. Bakanlık da hükümet de işçi sağlığı, iş güvenliği sisteminin öngördüğü içsel denetimin yapılmadığını biliyor. Bile bile göz yumuyorlar. Hükümet de sürecin asli ortaklarından. İşveren kadar hükümet de sorumlu. İşveren olmanın “fıtratında” maksimum kâr elde etme istemi var. Onun fıtratını sınırlandıracak olan hükümet, bu sınırlandırmayı yapamıyor, “yasa yaptım, yasalar uygulanmıyor” diyorsan sen niye varsın? İşçinin güvenliğini değil işverenin kârını en üst düzeye çıkarmak için sistem kuruyorsun. İşverenle ortaksın. Kâr olduğunda övgü düzeceksin, kaza olduğunda işvereni suçlayacaksın. Bu aklın, mantığın kabul edeceği şey değil.
 
***

'Kimi kime şikâyet edeceksiniz!'

>> Başbakan, “şikâyet hattı” kuracaklarını söyledi...
Çalışma koşullarıyla ilgili şikâyet hakkını kullandığınızda işsiz kalırsanız, ötekileştirilirseniz, hakkını aramak başlı başına kahramanlık olmuşsa nasıl hak arayacaksınız! Ayrıca kimi kime şikâyet edeceksiniz? Tarımın durumu içler acısı, anamız ağlıyor diyene “Ananı da al git” diyen bir anlayışa mı şikâyet edeceksiniz? Bu zihniyet “Hakkımı arıyorum, lütuf istemiyorum” kararlığındaki bir şikâyeti, hak arayanı ötekileştirir, hedef haline getirir. Hakkını arayanları günün modası neyse onunla damgalarlar; anarşist de olabilirsiniz, paralelci de. Ancak yalvaran olursanız, onların egolarını okşarsanız sizin üzerinizden “Bakın biz herkesin hakkını arıyoruz” diyebileceklerse belki adım atarlar. Şikâyet hattından önce hak eksenli değil sadaka eksenli, biat eksenli taleplerini dile getiren yoksullar yaratmaktan vazgeçtiklerini gösteren adımlar atsalar daha yararlı olacaktır.