Kostas Ferris’in Rembetiko isimli filmini izlemiş ya da filmin kendisinden daha meşhur olmuş müziklerini dinlemiş olanların sayısı çoktur. Zaten bu şarkıların türüdür filme de ismini veren. Rebetiko tarzı şarkılar süsler filmi başından sonuna kadar.
1922 öncesinde ‘Küçük Asya’da “yeraltı” eğlencelerinin müziği olan rebetiko, Anadolu ve Trakya Rumlarının Yunanistan’a göçmek zorunda kalmaları ve kendi deyimleri ile “mülteci” durumuna düşmeleri ile birlikte kadere isyanlarının, memlekete ve geçmişe özlemlerinin müziği olur.
Filmin en meşhur şarkılarından biri geçtiğimiz yıl hayata gözlerini yummuş olan Nikos Dimitratos’un söylediği “Mana mu Ellas” (söz: Nikos Gaços, müzik: Stavros Ksarhos) yani “Anam Yunanistan” şarkısıdır. 1920’lerden kalma bir rebetiko olmasa da bu şarkı mülteciliğin ne demek olduğunu çok iyi anlatır.
“Rebetis”in yani rebetikoyu söyleyen kişinin içli içli aman çekmesiyle başlar şarkı ve şöyle devam eder:
Geri dönecek bir evim yok,
Uyuyacak yatağım bile
Ne sokağım ne mahallem var
Bir Mayıs günü gezmeye
Bu arada şarkının adına aldanmamak gerekir. Zira şarkının sözleri Yunan milliyetçiliğine ve onun üzerinde yükseldiği mitlere vurulmuş bir tokat gibidir adeta:
Yalanlar söyledin koca koca
Daha ilk emzirmende bana
Ama şimdi yılanlar uyandığında
Takıştırıyorsun eski takılarını
Ve, anam Yunanistan, akmıyor gözünden tek bir damla,
Köle olarak sattığında evlatlarını
Mülteciler tarihin eski zamanlarından bu yana var olsalar da ilk kez Birinci Dünya Savaşı ile birlikte “dünya çapında bir sorun” olarak tanımlanır hale geldiler. Sıkı denetlenen sınırların, pasaportların ve vizelerin ortaya çıkması ile... Bunda, tek faktör olmasa da, Türkiye ve Yunanistan arasındaki zorunlu nüfus mübadelesinin de önemli payı var. Yunanistan’a bu anlaşma öncesinde bir milyonu aşkın mültecinin akın etmiş olması sorunu en azından görünür kılmıştır demek mümkün. İkinci Savaş’ın kıyıcılığı neticesinde yaşanan trajedininkilere paralel olarak sorunun boyutları da derinleşiyor.
Kendisi de bir İkinci Savaş mültecisi olan Hannah Arendt, Totalitarizmin Kökenleri isimli çalışmasında mültecileri “dünyanın bir noktasından kovulan insanların diğer hiçbir noktasında istenmeyeceğinin kanıtı” olarak nitelendiriyor. Gerçekten de yukarıdaki şarkı sözlerinde olduğu gibi kurtuluş umudu ile sığınılan mekanlar kahir ekseriyetle büyük hayal kırıklıklarının, kötü muamelelerin ve yeni dışlanmaların mekanları oluyor.
İnsanları yurtlarını terketmeye iten felaketler zinciri, mültecilik sürecinde hatta sonrasında yurtlarına geri dönmeyi başarsalar bile bu insanların yakasını bırakmıyor. Mültecilik bir “leke” olarak taşınmaya devam ediyor yaşam boyu hatta sonraki nesle aktarılıyor...
Neden mi yazıyorum bunları?
Anlatayım...
Birkaç gün önceydi.
Kızılay’dan eve gitmek üzere bindiğim dolmuşa “bizden” olmadığı belli olan biri yanaştı. Yorgundu, üzerindeki kıyafetlerse emanet... İyice sıktığı kemer zar zor tutuyordu pantolonu üzerinde. Dolmuş şoförüne belli belirsiz bir şeyler söyledi. Başta kimse anlamadı ne dediğini. Tekrarlattı dolmuş şoförü “çattık belaya” bakışları atarken etrafına. Bir kaç kez tekrarladı. Sonra “United Nations” dediği anlaşıldı. Birleşmiş Milletler’e (BM) gitmek istiyordu yani. Başka da İngilizce sözcük bilmiyordu. Arapça anlatmaya çalışıyordu derdini. “Yok geçmez” dendi indirildi dolmuştan… Sonra dolmuş içinde konuşmalar başladı.
Ortadoğu’da esen rüzgarlardaki küçük bir yön değişimi ile kendilerinin de bu duruma düşebileceğinin farkında olmadan konuşuyordu dolmuş ahalisi hararetle: Bunlar... Βizimkiler... Bunlar... Βizimkiler...
Terörist, IŞİDci vs. denmedi ama akıllardan geçtiğine en ufak şüphem yok.
Şimdiye kadar Yunanistan’dan, Türkiye’den, Kıbrıs’tan, Hindistan’dan, Filistin’den binlerce mülteci tanıklığı okumuştum. Pek çok birinci ve ikinci kuşak mülteci ile tanışmış, mülakat yapmıştım. Okuduklarımın ve dinlediklerimin aynısı gözlerimin önünde oluyordu. Hatta o kadar aynıydı ki mizansen izlenimi uyandırıyordu. Müdahale etmeye çalıştıysam da bu kanaatleri bir iki cümle ile değiştirmek mümkün değildi biliyordum.
Emperyalist planlar AKP’nin ölçüsüzlüğü ve hesapsızlığı ile birleşiyor ve hemen yanımızda her gün yüzlerce, binlerce insan yurdundan ediliyor. BM verilerine göre Türkiye’de şu anda 1.6 milyon mülteci bulunuyor. Bu sayı her gün artmakta. Artmaya da devam edecek. Hem de ivmelenerek. Bunun için kahin olmaya gerek yok... Ortadoğu’da kısa vadede suların durulması mümkün değil. Üstelik Türkiye’ye mülteci akınına neden olan mevcut dinamiklere bir yenisi daha eklenmek üzere. Türkiye ile Avrupa Birliği arasında Geri Kabul Anlaşması imzalanmış durumda ve bu anlaşma kapsamında Türkiye, Avrupa’nın kaçak göçmenleri topladığı bir kamp halini almak üzere.
Mültecilerin milyonları aşan varlığı, şuursuzluk, bu konuda bir devlet geleneği halini almış olan politikasızlık, ülkenin zayıf ekonomik yapısı ve mevcut milliyetçi önyargılar ile birleştiğinde sorun derinleşiyor ve patlamaya hazır hale geliyor.
Üstelik meselenin başındayız henüz...
Geçtiğimiz Ağustos ayında Antep’te Suriyelilere günlerce süren saldırıları hatırlıyorsunuzdur. O zaman pek dikkat çekmese de aynı günlerde İzmir Işıkkent Ayakkabıcılar Sitesi’nde Deri Tekstil Kundura İşçileri Derneği’nin sitede çalışan Suriyeliler aleyhine yaptıkları protesto yürüyüşünü de bununla birlikte düşünmek gerek. Muhtemelen pek çoğu ekonomik nedenlerle İzmir’e göç etmiş yahut devlet tarafından İzmir’e sürgün edilmiş bulunan bu işçilerden birinin sözlerine kulak verelim:
“Bu sorunları çözmemiz için, elbette biz Suriyeli insanların düşmanı değiliz. Onlar da bize düşman değiller elbette. Biz kapımızı açtık, işimizi paylaştık, ekmeğimizi paylaştık. Elbette zor durumda olan insana bizim kültürümüz, bizim ülkemiz yardım etmek zorunda. Biz böyle bir medeniyetin çocuklarıyız. Ancak bizim işimizi elimizden aldıktan sonra, biz bu ülkenin vatandaşı olarak, askerliğini yapan, vergisini ödeyen insanlar olarak biz mağdur duruma düştükten sonra, komşumuza, Suriyeli insanlara yardım etmemizin ne anlamı kaldı?”
İşçinin yaptığı açıklamada bir faktöre daha dikkat çekiliyor: Kapitalistlerin doymak bilmez açlığı. Sermaye karına kar katmak için karın tokluğuna kölelik koşullarında çalışmaya razı olan mültecileri bir nebze daha iyi çalıştırmak zorunda olduğu “yerli” işçilere tercih ediyor. Nüfus içindeki mülteci rezervi, müdahale edilmediği takdirde, Marx’ın “yedek işgücü ordusu” olarak tarif ettiği yerli işsizlerden çok daha güçlü bir şekilde ücretleri baskılamakta, çalışma koşullarını kötüleştirmekte ve sermaye bu işlerdeki rolünü gizleyebilmektedir. Üstelik kapitalistler yalnız iktisadi değil siyaseten de kazanç elde ediyor mültecilerden. AKP’nin seçim hilelerinden bahsetmiyorum... Bundan daha önemlisi, sermaye, milliyetçi önyargıların katalizörlüğünde işçi sınıfının mücadele birliğini yukarıdaki örnekte de görüldüğü gibi kolayca bozabiliyor. İşçi sınıfı saflarında milliyetçilik ve yabancı düşmanlığı güçleniyor. Bu ortamda iktisadi ve siyasi sorunların kökeninde ülkeye sığınan “yabancıların” olduğu yalanı kolayca karşılık buluyor halk arasında. Sermaye işçi sınıfını parçalarken, kendisini aklıyor... Yunanistan’da yükselen Nazi Partisi Altın Şafak tam olarak böyle bir söyleme yaslıyor sırtını. Avrupa’daki diğer örnekler de buna çok benziyor.
Bu manzaradan tek bir sonuç çıkıyor. Sol, anti-emperyalist mücadele ile kuvvetli bağları olan ve özü itibariyle bir işçi sınıfı sorunu olan mülteci sorununu işçi sınıfının birliği zemininde ciddi bir şekilde ele almalı ve bir gerçeği kabul etmelidir: Sayısı iki milyonu kısa süre sonra bulacak olan mülteciler, toplumun geçici değil, kalıcı bir parçasıdır. Buna dönük politika üretmeyen sol, sorunun bir parçası haline gelecek, “mülteci sorunu”nun işçi sınıfı içerisinde yarattığı deformasyona müdahale edemeyecektir.
Mülteci sorunu bir işçi sınıfı sorunudur dediğimiz yazıya son söz yine Rembetiko filmindeki bir şarkıdan olmalı. “Yanıyorum” isimli rebetikonun bir yerinde şöyle diyor dertli bir mülteci Marx’ı hatırlatır bir biçimde:
Fakat sen, cehennemin dibindeki, kır şu zinciri...
(*) Bütün diplomatik tanımlamaları, nüansları, sığındıkları devletlerin onlar hakkındaki kanaatlerini bir kenara bırakarak kullanıyorum mülteci sözcüğünü. Çeşitli sebeplerle zulüm göreceği korkusu sonucu ülkelerini terketmek zorunda kalan insanlardan bahsediyorum.