Halk sağlığı uzmanı Deniz Akgün ile geçtiğimiz ay Notabene Yayınları’ndan çıkan kitabı ‘Kapitalizm Hasta Eder’ üzerine konuştuk.
Deniz Akgün, halk sağlığı üzerine araştırmalar yapan ve makaleler yayımlayan üretken bir halk sağlığı uzmanı. Geçtiğimiz ay Notabene Yayınları’ndan ‘toplumcu tıp’ alt başlıklı ‘Kapitalizm Hasta Eder’ isimli kitabı raflarda yerini aldı. Kendisi ile kitabından yola çıkarak sağlığa ilişkin birçok konuya değinen bir görüşme yaptık.
Son zamanlarda sağlık alanına ilişkin neo-liberal politikaları deşifre eden ve toplumcu tıp alternatifini vurgulayan kitaplarda bir artış görüyoruz. Sizin kitabınız da bu yönde. Bunu neye bağlıyorsunuz?
Son yıllarda neo-liberal politikaların sağlığı bozucu etkisi net bir şekilde gözlemlenebilir hale geldi. 2007-2008 resesyonundan sonra (henüz daha atlatılamamış olan) erken kapitalistleşmiş Batılı ülkelerdeki orta sınıflarda ciddi oranda ekonomik-sosyal statü kaybı yaşandı. İşsizlik ve yoksulluk gibi sosyal sorunlar yaygınlaştı. Bizim gibi geç kapitalistleşen ülkelerde ise neo-liberal politikaların yıkıcı etkisi daha derinden hissedilmeye başlandı. Yıkıcı emek rejimleri adı verilen, insan ve toplum sağlığını bozucu çalışma biçimleri yaygınlaştı. Güvencesiz ve esnek çalışmanın, uzun çalışma saatlerinin insanları sağlığını bozması durumu artık kolayca gözlemlenebilir bir olgu haline geldi. Sağlık ve refah politikalarına yönelik yeni yaklaşım sunmanın bir yolunu da toplumcu tıp alternafini vurgulayan çalışmalar oluşturuyor diye düşünüyorum.
Toplumda hastalık nedeni olarak daha çok virüs, bakteri, beslenme yetersizliği, üşütme vb. etkenler gösterilir. Kitabınız başlığını 'Kapitalizm hasta eder' olarak seçmişsiniz. Bunu biraz açmak gerekiyor sanırım; kapitalizm bir insanı nasıl hasta eder?
Mesleki sağlık ve güvenlik sorunları, medyada yer bulmasına ve toplumda infial oluşturmasına karşın önlenemiyorsa, sorunun nedeninin teknik düzeyde aranmaması gerekir. Arkası gelmeyen iş kazaları, tanı konulamayan ve önlenemeyen meslek hastalıkları, soruna daha makro düzeyden yaklaşılmasını gerektiriyor. İş kazaları sonucu gerçekleşen ölümlerin, mesleki sağlık sorunlarının şu ya da bu işçinin ya da sermaye grubunun bireysel hatasından ziyade toplumsal sistemin bunu koşullayan yapısından kaynaklanıp, kaynaklanmadığının sorgulamamız gerekiyor. Bulunduğunuz çevrede faaliyet gösteren termik santrallerin, sanayi tesislerinin, altın madenlerinin, kum ocaklarının yarattığı çevre kirliliğinden etkileniyorsanız; zehirleniyorsanız ve kamu yetkilileri buna seyirci kalıyorsa, var olan kapitalist üretim ilişkilerinin insanları hastalandırdığını söylemekten daha mantıklı bir açıklama olamaz diye düşünüyorum.
Kitabınızın ilk beş bölümünde kapitalizmin ekonomik ve ideolojik politikasının sağlık alanına yansımalarından bahsetmişsiniz. Günümüzde insan sağlığı ne durumda?
Günümüzde bazı istisnaları saymazsak bireylerin sağlığını korumaya yönelik sistemli çalışmaların yürütüldüğünü söylemek güçtür. Çalışma yaşamının kuralsızlaşması, çevresel kirlenmeyi önlemeye yönelik kamusal organizasyonların oluşturulmaması/geliştirilmemesi nedeniyle insanları hastalandırma potansiyeli olan pek çok etken denetim dışı kalmıştır. Kanserlerin, kalp-damar hastalıklarının, diabet hastalığı gibi süreğen hastalıkların kontrolüne/önlenmesine yönelik toplum tabanlı, etkin çalışmalar yürütülememektedir. Sağlık hizmetleri kazanç elde etme mantığı ile hizmet veren piyasa aktörlerinin elinde teslim edilmiş durumda. Sağlık alanından değer elde etme kaygısıyla hareket eden piyasa aktörlerinin, koruyucu önlemler aracılığıyla toplum sağlığı sorunlarına bulması beklenmemeli.
Kitabınızda bir bölümü işçi sağlığına ayırmışsınız. Geçtiğimiz günlerde Torunlar Center'a bağlı bir inşaatta bir çok işçi yaşamını kaybetti. Ülkemizde işçi sağlığına yeteri kadar önem veriliyor mu?
Ülkemizde 2012’de çıkan “İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu” ile işçi sağlığı hizmetleri piyasalaşmış durumdadır. Eğer işçi sağlığına yeteri kadar önem verilseydi piyasa aktörleri yerine kamusal örgütlenmeler aracılığıyla işçi sağlığı hizmetlerinin organize edilmesi yoluna gidilirdi. Çalışma yaşamıyla ilgili sağlık ve güvenlik sorunlarına piyasa yaklaşımı ile çözüm bulunamaz. Çalıştığınız ortamda sizi hastalandırma potansiyeli olan riskler varsa, bu risklerin ortadan kaldırılması gerekir. İşverenle sözleşmelilik ilişkisi olan piyasa aktörleri (özel işçi sağlığı dispanserleri) çalışma ortamındaki risklerin giderilmesini şart koşamaz. Çok üstelerse işverenler onunla sözleşme imzalamaktan vazgeçer. Ülkemizde halihazırda yürütülen işçi sağlığı hizmetleri yasak savmanın ötesine geçememektedir.
Kitabınızın son bölümünü Toplumcu Tıp Uygulamaları oluşturuyor. Bu başlıkta bahsettiğiniz örnekler Sovyetler Birliği, Küba, Venezüella gibi toplumcu tıp alanında önemli gelişmeler gösteren ülkeler. Özellikle Küba, Venezüella gibi ülkeler günümüzde hala varlığını sürdürmesi ve küçük ülkeler olmalarına rağmen sağlık alanında ciddi başarılar kaydetmesiyle çok özgün. Bu ülkeler bunu nasıl başarıyor?
Venezüella, Küba gibi ülkeler toplumcu tıp uygulamalarını hayata geçirebiliyorlar; çünkü neo-liberal politikalara teslim olmadılar. Gerek duyulan sağlık reformlarını kendi kaynaklarıyla yürütüyorlar ve kaynakları yerinde kullanarak toplum sağlığı alanında başarılı çalışmalar yürütebiliyorlar.
Kendi ülkemize dönersek, ‘toplumcu tıp’ Türkiye'de mümkün mü, mümkünse nasıl gerçekleşebilir?
Toplumcu tıp Türkiye’de mümkün mü, yerine bunun aksi mümkün mü? diye sormak daha yerinde olur. Artış gösteren kanserlere, kalp-damar hastalıklarına, yaşlılık sorunlarına, üreme sistemi hastalıklarına, toplum ruh sağlığı sorunlarına, madde bağımlılığına, şiddete, nöro-psikiyatrik bozukluklarına nasıl çözüm bulunacaktır? Bu sorunların tehdidi altındaki toplum kendi haline bırakılamaz. Bu sorunları “nedenlerin nedenlerini” irdelemeyi amaçlayan toplumcu tıp yaklaşımı ile ele almak gerekir. Yaygınlaşan toplum sağlığı sorunlarına çözüm bulunabilmesi için toplumcu tıp uygulamalarına hareket alanı sağlanması zorunludur.
Son sorum şöyle olsun. AKP Hükümeti'nin sağlık politikaları uzun zamandır ciddi eleştiriler almasına rağmen halk içinde bu yönde her hangi bir tepki görülmüyor. İlerleyen zamanlarda sağlık alanında hizmet sunumuna yönelik halkın ciddi bir tepkisi olabilir mi, ne dersiniz?
Türkiye’de, Cumhuriyetin başında salgın hastalıklarla mücadele amacıyla bir süre yürütülen hizmetleri saymazsak, sağlık hizmetlerine gerekli önem verilmedi. 1961 yılında sosyalleştirme uygulaması başlatıldı, ama gerekli kaynak ayrılmadığı ve politik destek sağlanmadığı için başarıya ulaşamadı. Sağlık hizmetleri sürekli ihmal edildiği için sorunlar yumağı haline geldi. Son 25 yılda yürütülen neo-liberal sağlık reformu aracılığıyla sağlık alanı giderek piyasa aktörlerine açıldı ve hizmete ulaşım noktasında bir rahatlama yaşandı. Önceki dönemle karşılaştırıldığında sağlık hizmetine ulaşım kolaylaşmış olabilir. Ancak piyasa aktörlerine teslim edilen sağlık hizmetleri aracılığıyla toplum sağlığı sorunlarına çözüm bulunamaz ve bulunamamıştır. Erken ölümler ve hastalıklara bağlı sakatlıklar azalmamış; hastalıkları kontrol altına alınabilen kişilerin oranı artmamıştır. Kişiler hizmete daha kolay ulaşmış ve adeta narkoz verilerek bayıltılmış durumdadır. Narkozun etkisi geçtiğinde aynı yakınmalarının devam ettiği görülecektir. Çünkü söylediğim gibi toplumu etkileyen sağlık sorunlarına, piyasa aktörlerinin eline teslim edilmiş sağlık hizmetleri anlayışıyla çözüm bulunamaz.