Türkiye’deki alışkanlık, göz göre göre gelen bir felaketin ya da kazanın ardından alınması gereken önlemler üzerine tartışılmasıdır. Halbuki, adı üstünde, ‘önlem’, bir olumsuzluğu engellemek, yani önlemek üzere tedbir alma işidir. Her şey olup bittikten, iş işten geçtikten sonra konuşmanın, ah vah etmenin, keşke şu önlemleri alsaydık demenin bir anlamı olmuyor.
Bu berbat toplumsal alışkanlığın en bariz örnekleri iş cinayetlerinde yaşanıyor. Türkiye, eskiden iş kazası dediğimiz, ama artık iş cinayeti ifadesiyle ancak tarif edilebilen bir konuda Avrupa birincisi ve dünya üçüncüsü pozisyonunda. Utanç verici bir durum...
2014 yılının ilk sekiz ayında en az 1270, sadece ağustos ayında ise en az 158 işçi ve emekçi, canını vermiş. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi, her ay, hatta her gün verdiği bilgilerle, sürekli hale gelmiş olan bir katliamı belgeliyor.
İş cinayetleri en çok İstanbul, Adana, Kocaeli, İzmir gibi büyük illerde can alıyor. Birçok sektörde yaşanıyor, ama inşaat sektörü başı çekiyor. İnşaatlardaki iş cinayetlerinde yaşamını yitiren işçilerin memleketlerine baktığımızda, Vanlıları, Ağrılıları, yani Kürt yurttaşlarımızı, Orduluları, Orta Karadenizlileri görüyoruz.
Türkiye’nin hızla büyüyen ve ekonomisinin başını çeken inşaat sektörü işçi cinayetlerinin en yoğun olduğu sektör; çünkü bu sektörde taşeronlaşma çok yoğun yaşanıyor. İşçiler ve emekçiler insanlık dışı koşullarda barınıp, yemek yiyorlar. Çalışma koşulları, işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemleri berbat. Denetimler yetersiz, eksik ve önlem alıcı sonuçlar üretmiyor. Denetimde tespit edilen eksikleri firmalar yerine getirmiyor. Bağımsız meslek odalarının ve kurumların iş güvenliğinin sağlanması için daha etkin bir şekilde çalışması yönünde bir mevzuat düzenlemesi bulunmuyor.
Soma madenlerindeki katliam, toplu ölüm olduğu için herkesin yüreğini dağladı. Ama 2-2,5 ayda bir, Soma’da hayatını yitirenler kadar işçi ve emekçi teker teker aramızdan ayrılıyor. Farkına bile varmıyoruz.
Sebepler ortada. Taşeron sistemiyle gürbüzleşen taşeron firmalar ortalığı kar hırsları uğruna kasıp kavuruyor. Ucuz işçi maliyetleri için iş güvenliğini yok sayıyorlar. Büyük holdingler ve firmalar taşeron sistemi ile gündelik sorumluluktan kaçmaya çalışıyor, maliyetleri düşürmek için her türlü anlaşmayı yapıyor.
Siyasi iktidar ise taşeron sisteminin yarattığı bu sonuçları görmesine rağmen, bilerek ve isteyerek, sermayenin talepleri ile uzlaşarak, yasal sınırları mümkün olduğunca geniş tutuyor. Tam bir ittifak içinde davranan, o nedenle hem siyasal hem de ekonomik anlamda ortak sorumluluğu taşıyan bu üçlü, yani büyük sermaye, taşeron firmaları ve siyasi iktidar, işçi ve emekçilerin canları üzerinden ekonomiyi kurguluyor.
Bir Çalışma Bakanı var ki, içler acısı. Kendi döneminde binlerce, evet yanlış okumadınız binlerce işçi ve emekçi iş cinayetlerinde hayatını yitirmiş. O hala istifa etmeden koltuğuna yapışmış, oturuyor. Ne yapması gerekenleri yapıyor, ne de gidiyor. ‘Daha kaç işçinin ölmesi gerekiyor acaba bu Bakan’ın istifa etmesi için?’ sorusu ortada duruyor.
AKP Hükümeti, Meclis’te gündeme getirdiği torba yasayla bu gelişmeleri engelleyici adımlar atmak, bir seri cinayet mekanizması haline gelmiş olan taşeron sistemini frenlemek, geriletmek ve tasfiye etmek yerine, onları rahatlatıcı önlemler almayı uygun buluyor.
Sendikalar güçsüz ve çaresiz, emekçiler ve işçiler örgütsüz ve paramparça...
Sınırsız ve vahşi kapitalist sömürü, insanlık dışı çalışma koşulları ancak bu tür felaketler yaşandığı zaman açığa çıkıyor. Biraz gözyaşı dökülüyor, vicdanlar sızlıyor, ama bir süre sonra bunların hepsi unutuluyor. Herkes işine devam ediyor. Sömüren sömürüyor, sömürülen de sömürülüyor. Nereye kadar?..