Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturması ile ilan ettiği yeni Türkiye düzenin yeni iş cinayetleri İstanbul Mecidiyeköy’de on işçinin katledilmesi ile devam etmekte. Ostim ve Davutpaşa katliamlarından, tersanelerde hayatını kaybeden onlarca işçiye, son olarak Mayıs ayındaki Soma katliamına düzeninin bıraktığı en acı hatıralar bunlar olsa gerek. Bunların yanı sıra bir de ücra köşelerde gerçekleşen, kendine yer bulamayan, görünür olamayan, bu nedenle de belleklerimizde iz bırakmayan işçi katliamları var. Dile kolay, iktidarın hâkim olduğu sömürü düzeninde bugüne kadar binlerce işçi iş cinayetlerinde yaşamlarını yitirdi.
AKP’nin taşeron siyaseti ile yaygınlaştırdığı güvencesiz, sağlıksız çalışma koşulları ile günden güne katmerleşen işçi katliamları, iktidarın kader olarak nitelendirmesine karşın, kaderden çok ideolojik cinayet tanımlamasına giriyor. Bugüne kadar her türlü yasal düzenleme ile taşeron çalışmanın alt yapısını sağlamlaştıran siyasi iktidar, işçilerin sendikal hak ve taleplerini de budayarak bugüne kadarki birçok katliamın önünü sonuna kadar açmış oldu. AKP yetkililerinin her iş cinayetinden sonra ‘’kader’’ nitelemesine ek olarak, patronların kusuru işçilere yükleyerek cinayetlerine kılıf uydurma arayışları, hayatını kaybeden işçilere mağdurdan çok zanlı sıfatının yapıştırılması, yaşamını yitiren işçilerin çalıştığı inşaat sahibinin –diğer cinayetlerde patronların yaptıklarına benzer şekilde- cinayet günü sarf ettiği küstahça sözler. Tüm bunlar Erdoğan’ın “Yeni Türkiye”sinin hâkim anlayışı olsa gerek. Patronların bu tavırları düzenin bekçileri tarafından garipsenmiyor bile.
Ülkenin dört bir tarafını inşaat molozları ve beton yığınlarına boğan AKP iktidarı için bu durum rastlantından öte farklı bir anlam ve önem taşıyor. AKP iktidarının son on yılında sermaye birikimi adına stratejik tercihlerinin önemli bir kısmı inşaat sektörüne göre düzenlemiş ve bu sektör birikim sürecinin tanımlayıcı öğesi durumuna gelmiştir. Ülkenin her bir köşesinde dikilen beton binalar ve rezidanslarla yaşam sahalarını kocaman bir şantiye alanına çeviren iktidarın politik tercihleri bir yandan yaşam alanlarımızın tahribatına sebep olurken diğer yandan kayıtlı ya da kayıtsız yüzlerce, hatta binlerce işçinin de hayatına mal oluyor. AKP iktidarının inşaata dayalı birikim modeli tercihi, arkasını yaslayabileceği, kendi denetiminde ve kendisine çıkar alanları sağlayabileceği bir sermaye fraksiyonu oluşturma çabası ile ilintili. İnşaat sektöründe ihaleler ve iş pratikleri iktidarın kontrolündeki kuruluşlar tarafından yönetiliyor. Son yıllardaki inşaat sektöründe hükümet tarafından kayrılan Ağaoğlu, Demirören, Çalık ve Mecidiyeköy’deki katliamın ortaklarından olan Torunlar gibi sermaye gruplarının AKP iktidarı döneminde akıl almaz derecedeki yükselişlerine şahit olduk. Yasal değişiklikler ile iktidara ait bir devlet mekanizmasına dönüştürülen TOKİ’nin imar izni verme, devlet arazilerini özeleştirme ve kentsel dönüşüm projelerini yönetme gibi yetkilerle donatılması ve bu kurumun Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile koordineli olarak çalışması sonucu iktidar tarafından şekillendirilen bir sektörle karşı karşıyayız aslında. Bu sayede iktidar bir çok kamu arazisini özeleştirip satarken hem kendi iktidarına hem de iktidarını destekleyen sermaye gruplarına önemli ölçüde imtiyaz ve rant sahaları sağlayabiliyor.
Bu sistematik tercihin bir diğer boyutunu inşaat sektöründeki emek rejimi oluşturmakta. Bilindiği üzere inşaat sektörü emek-yoğun bir sektör. Sermayenin dizginsizliği ve acımasızlığının hayata geçmiş hali olan taşeronlaşma siyaseti en yoğun şekilde bu sektörde hayata geçiriliyor. Bu sektör üzerinden bir yandan belirli bir dönem için de olsa işsizlik oranı düşürülüyor ve mesele soğuruluyor, diğer yandan da iş güvenliği, iş güvencesi ve sendikal haklardan mahrum bırakılmış bir emek kitlesi oluşturuluyor. AKP iktidarının yıllardan beri inşaat sektöründeki sistemli politik tercihinin sonucu olarak hem kendi sermayesinin önü açılıyor hem de devasa bir inşaat alanına çevrilen ülkede işçi sınıfına yönelik bilinçli bir imha siyaseti takip ediliyor.
Öyle görünüyor ki Tayyip Erdoğan tarafından ilan edilen Yeni Türkiye düzeni, kapıları sermayeye sonuna kadar açarken, emekçilere bir o kadar kapatan, hatta kapatmakla kalmayıp hayatlarını ellerinden alan Eski Türkiye düzeninden farklı olmayacak.
Bugüne kadar dikilen her gökdelenin, her AVM’nin, her rezidansın hafriyatı altında yüzlerce işçinin kanı bulunmakta. Tayyip Erdoğan ve sultasının insanlığa ve sınıfa karşı işlediği suçlar ne bugün son bulacaktır ne de yarın. Emeğe ve sınıf hareketine karşı iktidarın giriştiği yok etme ve tüketme saldırılarının en önemli halkası olan taşeron siyaseti, iktidarın bizatihi ideolojik duruşunu göstermekte ve sınıfa karşı işlediği ideolojik cinayetlerin ana mekanizmasını oluşturmakta. Bu satırlar kaleme alınırken muhtemelen ülkenin bilemediğimiz her hangi bir yerinde başka iş cinayetleri yaşanmakta belki de. AKP’nin kaderci zihniyetine karşı yeni ölümleri engellemek adına bugüne kadar geç kalındığı gerçeği ortada dururken ve bu düzende nice ölümler ve katliamların bizi bekliyor olması kuvvetle muhtemelken, bugün artık düşünmemiz gereken bulunduğumuz durumun bir adım ötesine geçebilmek olmalıdır.