“Biz özgür bir basın yaratmak istiyoruz ve yaratacağız, sadece polisten özgür değil, sermayeden ve kariyerizmden de, hatta dahası, burjuva-anarşist bireycilikten de özgür. ... burjuva bireyci baylar, size söylemeliyiz ki, mutlak özgürlük üstüne konuşmalarınız ancak bir ikiyüzlülüktür. Paranın gücüne dayanan bir toplumda, emekçi yığınlarının sefil ve varlıklılar öbeğinin asalak bir yaşam sürdürdükleri bir toplumda gerçek ve doğru dürüst bir ‘özgürlük’ olamaz”.
V. İ. Lenin1
Paranın gücüne dayanan bir toplumda, emekçi yığınları için ‘gerçek ve doğru dürüst’ bir özgürlük olamaz. Oysa liberal çoğulcu sistemin meşruiyetinin yegane kaynağı ‘özgür’ bireydir. Egemen söylemi insanların ‘temel hak ve özgürlükleri’ üzerinedir.
Sınırları sermaye tarafından belirlenen bu özgürlük anlayışının bugün geldiği noktanın daha çok tüketim özgürlüğü olduğu açık. “Seçme özgürlüğü” adı altında olan da benzer şekilde daha çok egemen siyasal sistem ile uyumlu alternatifleri seçmek anlamına geliyor. Özgürlük yanılsaması olmaktan öte geçemeyen bu duruma açık bir örnek olarak, ana akım medyanın toplumsal hayatın üretim boyutundaki tüm gelişmeleri işçi değil iş üzerinden görmeyi “seçmesi” verilebilir. Egemen özgürlük anlayışına göre ana akım medya burada özgür seçim hakkını kullanmaktadır. Ancak bu seçim, ki bilinçli bir tercih gibi durmadığından kendini çok başarıyla kamufle etse de son derece ideolojiktir. Benzer bir kamufleye örnek olarak “işçi cinayeti” yerine “iş kazası” demeyi tercih etmesi verilebilir. Tedbirsizlik ve önlenebilirlik üzerinden bakıldığında kaza olmadığı, cinayet olduğu açıktır. Ancak bu tercih, sermaye sınıfı lehine tüm dikkatlerin “işçi” değil “iş” üzerine odaklanmasını sağlar.
Neoliberalizm, anlamı, o kadar iş ve verimlilik üzerinden inşa etmeye başladı ki, bir insan olarak işçi gittikçe merkezin en dışına atıldı ve tüm hayatı, talepleri, mücadelesi ile işçi sınıfı görünmez kılınmak istendi. Liberal ekonomi politiğin tüm söylem ve pratikleri işçi sağlığı, işçi hayatı üzerinden değil, iş sağlığı, iş verimliliği üzerinden kuruldu. Sermaye egemen sistemde asıl önemli olan “işçi sağlığı” değil “iş sağlığı”, “işçi güvenliği” değil “iş güvenliği” olduğundan burjuva hukuku da buna uygun kanunlarını yapmakta gecikmedi: “İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu (6331 sayılı)”.
Hal böyle olunca tüm üretim süreci “verimlilik” ve “inovasyon” gibi temel olarak iş merkezli, sığ ve insani olmayan süreçlere indirgendi. Akademi ve medya, sermaye merkezli bu anlam haritalarının üzerinden sürekli geçerek kalıcılaştırmakta, doğallaştırmakta ve meşrulaştırmakta. Anlamı sürekli sermaye lehine bükmekte. Sermaye sınıfı, akademi ve medyadaki tüm katmanları ile “verimlilik” (ki sermaye egemen toplumda “kâr” olarak okunmalıdır) üzerinde tepinirken, o kârı cebine indiren bir sınıf olarak sermaye/burjuva/egemen sınıfı ve sınıf çıkarları da tıpkı işçi sınıfı gibi görünmez kılınıyor. Tüm çatışma, sözümona tüm toplumun kâr/zarar endeksi potasında eritilirken, çatışmalı alanlar içinden sınıf çatışması silikleştirilerek işçi sınıfının gerçek konumunu ve sorunlarını görmesi engelleniyor.
Tam da bu bağlamda üretim araçlarını elinde bulunduran burjuva sınıfının elinde gittikçe tekelleşen burjuva basın, iş ve ekonomi odaklı gazetecilik üzerine yoğunlaşırken, ekonomi ile politikayı sayfalarında dahi birbirinden ayırarak okuyucunun toplumsal meselelere dair bütünlük algısını parçalamaktadır. Ekonomi sayfaları borsa, finans kapital, marka haberlerine indirgenirken, örneğin bir işçi cinayeti haberi, olayın ekonomi politikayla bütün ilgisi koparılarak 3. sayfada, 3. sayfa haberi olarak verilmektedir. Bu iş odaklı gazeteciliğe karşılık, işçi ve emekçi odaklı gazetecilik söylemi kulağa pek tanıdık gelmemektedir. Bunun nedeni pratikte de fazlaca görülmüyor olmasıdır.
Burjuva basının “tarafsızlık” kisvesi altında yürüttüğü bu son derece taraflı, son derece ideolojik gazeteciliğe karşı kurulması gereken işçi odaklı gazetecilik, çalışmalarını işçi yaşamının sorunlarıyla bağlamalıdır. İşçilerin dikkatini kendi sorunları ve işverenden gelen suistimaller üzerine yöneltmek, dayanışma bilincini geliştirerek sorunlarla başedebilmesine yardımcı olmak ve dolayısıyla tüm dünyadaki işçilerin ortak davasını geliştirmesine yardımcı olmalıdır. Temel odağı işçi olan bir gazetede işçinin kendi sorunlarını ve taleplerini anlatması büyük önem kazanır. Burjuva basının sayfalarında 3. sayfa haberi olmak dışında yer bulamayan işçiler düzenli olarak yazmalıdır. Burjuva basının “haberde güvenilirlik”gerekçesine sığınarak, neredeyse tek haber kaynağı olarak liberal/organik/ekran aydınları/nı, bürokratları, işveren temsilcilerini kullanması ve hemen her türlü toplumsal alanın bu kişilere yorumlatılmasının yarattığı dezenformasyonu kırmak ancak bu şekilde mümkün olabilir. Örneğin, burjuva basın işçiye dair tartışılması gereken bir konuyu işçilerle değil işverenlerle tartışmaktadır.
Bu söylenenler işçi odaklı bir gazetede sadece ve sadece işçi hareketini ilgilendiren konuların, işçiler tarafından ele alınacağı anlamına gelmemelidir. Burjuva basınının en mahir olduğu alanlardan biri, ekonomi ve politikayı birbirinden kopararak işçinin toplumsal yapının tümünü, bütünlüklü bir şekilde kavramasını engellemek, dolayısıyla yanlış tercihler yapmasına katkıda bulunmaktır. Oysa işçi odaklı bir gazetede işçi hareketinin, tüm üretim süreci, ekonomi politik ve toplumsal yapı içerisinde bağı kurularak teorisi de aydınlar, akademisyenler, ileri işçiler gibi yazarlar ile geliştirilmelidir.
İşçinin hayatı, sorunları, mücadelesine yönelik haberler burjuva basında tümden görmezden gelinmezse, bağlamından koparılarak verilir. Konu işçi hareketi olduğunda “politika yapmak” diskuru üzerinden gelişen anti muhalefetin, bu suskunluk ve bağlamından koparma pratiği de son derece politiktir. İşçileri en ağır şartlarda çalışmaya zorlayan, bu şartları, bu sonları hazırlayan sistemi bir süreç olarak bütünlüklü bir şekilde incelemeyen her tür gazetecilik pratiği son derece ideolojiktir. Gazetecilere bu doğrultuda telkin edilen “tarafsızlık” söylemi tamamen ikiyüzlülüktür. Bunun ardında yatan politikayı kasıtlı olarak gözlerden kaçırmak amaçlıdır. “Bu olaya siyaset karıştırma/politika yapma” diskurunun altında yatan gizli talep, “olayın siyasetle ve siyasilerle olan ilgisini açığa çıkarma” dır.
En son örnek olarak Soma’da yaşanan işçi cinayeti sonrasında kaçınılmaz olarak siyasete ve siyasilere karşı yükselen toplumsal muhalefetin benzer söylemlerle bastırılmak istenmesinin de yegane sebebi budur. Sermayenin alması gereken temel önlemleri almaması sonucu her yıl yaklaşık 1500 işçinin kaza süsü altında iş cinayeti ile hayatını kaybettiği Türkiye’de, konunun siyasilerin politikalarıyla olan bağlantısı koparılmak istenmektedir. Çünkü bu, olayın gerçek failini yani büyük sermaye ile işbirliği yapan ve kendisi de büyük sermayedar olan siyasileri ve onların yükümlülüklerini ortaya çıkaracaktır. İşçi odaklı gazetecilikte yapılması gereken bu bağın çok açık bir şekilde ve sürekli olarak kurulmasıdır. Çünkü, burjuva basının, -kendilerinin son derece bilinçli tercihli söylemi ile- “iş kazası”na, Soma maden faciasıyla birlikte aniden yükselen ilgisinin ötesinde, her yıl ölen yaklaşık 1500 işçi ile uzaktan yakından ilgilenmediği, daha düne kadar bu büyük gerçeklik üzerine kalem kıpırdatmadığı, görmezden getirmeye çalıştığı aşikardır.
Sonuç olarak kâr ya da iş odaklı gazetecilik yapmak son derece politik bir eylemdir. “Tarafsız habercilik” diskuru arkasına sığınan taraflı haberciliktir. Sürekli olarak belli bir sınıf, burjuva sınıfının çıkarlarını meşrulaştırır. Bunun karşısında kurulması gereken işçi yani insan odaklı gazetecilik de en az onun kadar politik olmayı gerektirir. Her gün işçinin canına kasteden bu sistemle mücadelede işçi odaklı gazetecilik, en az burjuva basın kadar “taraflı” olmak zorundadır.