Geçtiğimiz günlerde ölen bir çocuk işçi olan Ali Saltık'ın fotoğrafını hiçbir yerde bulamadığını ilan ederek işçi ölümlerine dikkat çeken Emin Çapa'ya Yarın Haber sorularını yöneltti.
Her ay programınızda işçi ölümleri ile ilgili işçi kazaları ile ilgili raporlar yayınlamaya başladınız. Bu raporlar arasında sizin için en çok dikkat çeken, en akılda kalıcı ve en çarpıcı veri hangisidir, hatırladığınız?
Bunu İşçi Sağlığı ve İş Güvenlği Meclisi iki yıldır yayınlıyor. Beni en çok çarpan şey hiçbir etkisi olmaması. Benim bunu yayınlıyor olmamın, insanların ölüyor olmasının, hiçbir şekilde bir karşılık bulmaması. Bu kadar insan, işçiler, emekçiler ölüyor ve kitlesel bir hesap sorma durumumuz yok, merkezi bir hesap verme durumumuz da yok. Beni en çok çarpan bu. Soma’ya bakalım. Soma’da 301 kişi hayatını kaybetti. Gerçekten korkunç bir şey. Siyasetçi, Çalışma Bakanı, çalışma müdürlükleri vs. Kimse hesap vermiyor. Bir ucunda Sağlık Bakanlığı, Sanayi Bakanlığı olmalı. Ama herkes topu birbirine atıyor. Kimin sorumlu olduğunu biliyor muyuz? Hayır. Madenler Enerji Bakanlığı’na bağlı diye Çalışma Bakanlığı işin içinden çıkıyor. Madenler ona bağlı olabilir ama işçiler öldüler, yaralandılar. Bizim sorumluluğumuz değil demek, bu işten kaytarmanın bir yolu. Kimin sorumluluğu o zaman? Onun sorumluluğu ise sen neden onu uyarmadın? Maden, insanlar ölmeden önce gelinip denetlenmiş. O denetleyenler bu ölümlerden sorumlu değil mi? Sorumlu. Niye uyarmadılar ve gidip şikayette bulunmadılar? Bunların hiçbirinin bir yerde bir karşılık bulmuyor olması, kimsenin hesap vermiyor olması bence en acı, en ızdırap verici tarafı. Biz kimseye hesap sormuyoruz. Diğerlerine hesap sormadığımız müddetçe böyle devam edecek. Niye? Çünkü aynı işçi ölümlerinde olduğu gibi hesap sorma ve hesap verme kültürümüz yok. Biz hâlâ bu açıdan demokratik değiliz. En son örneğin, Zonguldak’ta kağıt üzerinde kapalı, kapısında çalışamaz mühürü olan bir madende bir facia yaşadık, ama insanlar ölmedi. Maden kapalı, Valilik gelmiş kapamış. İşin ilginç yanı şirketin çalışanları sigortalı. Birisi demez mi? Senin madenin kapalı, bu işçileri nerede çalıştırıp sigortasını ödüyorsun? Yüzlerce işçi çalışıyormuş o madende. Valilik, belediye, SGK, müfettişler, Çalışma Bakanlığı demez mi, senin madenin mühürlü. Nasıl oluyor da bunlar bu madene iniyorlar, demez mi, demez. İşte o denilmeyen ülkede insanlar ölürler.
Hiç halk nezdinde karşılık bulmuyor dediniz. Ama Soma’daki protestoları hatırlayınca Erdoğan’ın yüzüne karşı yuhalandığını hatırlıyoruz. Bunun için ne diyeceksiniz?
Oradaki tepkisel bir şeydi. Kendi acısını çeken insanların verdiği bir tepkiydi. Sadece orada o acıyı yaşayan insanlar öfkelerini kustular. O kadar. Bugün ona, yarın bana bilincinin yerleşmesi lazım. Ne oldu? Siyasi iktidar bundan bir yara aldı mı? Almadı. Bunun için bir hesap verdi mi? Vermedi. Kamuoyunda bu hesabın verilmesi için yeterli baskı var mı? Yok. Hiç kimse hiçbir şeyin üzerini örtemez. Üzerini örtecek olan da üzerini örttürmeyecek olan da kamuoyudur, halktır. Asıl olan halktır. Siyasetçi, gazeteci, televizyoncu bunlar hiçbir şeydir. Halk istiyorsa olur, halk istemiyorsa olmaz. Halkı da sen, yönetim için bir yöne sürüklersin. Halkı bilinçlendirme ya da bilinçlendirmeme tercihinde bulunursun. Bu da okuldur, yani eğitimdir. Biz bilinçli bir şekilde hesap sormayan kitleler yaratma üzerinden eğitim veriyoruz. O söylediğin küçük bir şey. İki tane üstüne seçim yaşadık. Ne oldu? Hesap verdi mi iktidar? Vermedi. Hesap sordu mu halk? Sormadı. Ben de iktidar olsam ben de niye kendimi yorayım ki, diyebilirim. Vicdanım el vermez demem o ayrı; ama bunu tercih eden bir iktidar öyle diyebilir. Ve diyor, şu anda yaşadığımız budur.
İnsanların fikirleri bir anda değişebilir miydi sizce?
İnsanların fikirlerinin bir anda değişmesi ya da değişmemesi meselesi değil bu. Ayrıca bunun örneği sadece seçim değil. Siyasete, daha doğrusu demokrasiye katılım sadece seçim değildir. O eski anlayış. Siyasete katılım, her gün, her an, her yerde olan bir şey. Dolayısıyla bu sürecin kesintisiz devam ediyor olması lazım. Gezi gibi sokak eylemlerini de kastetmiyorum. Gezi, Türk siyasi hayatını geri dönülmez bir şekilde değiştirmiştir. Bu kesin bir şey. Bütün bunlar Gezi’nin bir sonucu. Şu anda yaşadıklarımız ve bundan sonra yaşayacaklarımız. Türk siyasi hayatı Gezi’den sonra asla eskisi gibi olmayacak. İktidarın şu an ki paranoyasında Gezi’nin büyük bir katkısı var. Mesela şu anda gezizekalı diye bir aşağılama var ve ben bunu büyük bir iltifat olarak alıyorum. Gezi ve sonrasındaki süreçte ben altı kere plastik mermi ile vuruldum. Oğlum hastanelik oldu gazdan. Bütün hissiyatım, Gezi’den sonra Türkiye’de hiçbir şeyin artık eskisi gibi olmayacağı. İktidar değişmiş, değişmemiş meselesi değil. Türkiye’deki siyasi hayatı Gezi değiştirdi. Bundan sonra öyle olmamış gibi davranamayız. Bunun etkilerini uzun vadede hissedeceğiz. yine dönüp geldiğimiz yer de halk. Her şey halkta biter.
Peki bu yayınladığınız raporlarla ilgili size hükümetten hiç ulaşan oldu mu?
Ben televizyon kanalları ekonomi yöneticileri içinde hükümet ile ilişkisi en zayıf insanım. Bakan düzeyinde ekonomi yönetimindeki insanlarla çok uzun geçmişe giden ilişkilerim var. Başbakan’ın uçağına hiç binmedim. Herhalde tekim. Bununla da gurur duyuyorum ayrıca. Bakanlarla düzenli röportaj yapmayan tek kişi benim. Benim kanalım son 3,5 yıldır ambargolu bir kanal. Başbakan ve onun talimatı ile bakanlar bize çıkmıyor. Dolayısıyla o tarafta böyle bir tercih var. Biz buna saygı duyuyoruz ve yolumuza devam ediyoruz.
Peki o zaman raporlara dönelim tekrar. Sizce işçi sağlığı ve güvenliği konusunda en önemli eksiklikler neler şu anda ?
En önemli eksiklik niyet. Bunu bitirme niyeti yok. “İnsanlarımız çalışırken ölmesinler” niyeti yok. Bunun da çok basit bir kapitalist mantığı var. Kar dürtüsü. Neden işçiler İsveç’te Almanya’da yada Fransa’da kitleler halinde ölmüyor? 7 ayda 1074 kişi ölmüş. Bu kadar insan 7 ayda terör yüzünden ölmüş olsaydı bu ülkede herkes ayağa kalkardı. Ama insanlar birer, ikişer, üçer, dörder ölüyorlar ve kimse sesini çıkarmıyor. Çünkü bunu bitirme niyeti yok. İnsan hayatı ucuz ve bizde rekabet işçinin bedeni üzerinden yürütülüyor. Şirketler işçinin ve emekçinin hayatı üzerinden rakipleriyle yarışmaya çalışıyor. Bu doğru birşey değil. Konu sadece insan hayatı değil. Çevre üzerinden ve başka canlılar, başka hayatlar üzerinden rekabet yürütülüyor. Rekabet teklonoji, bilim ve akıl üzerinden yürütülmeli. Kar yapmak istiyorsam maliyetlerimi kısmalıyım. Emek maliyetlerini kısmalıyım. Ama emek maliyetlerimi kısmam demek çalışan insanın sağlığı ve güvenliği için gereken yatırımları yapmamam demektir. Bunun sorumlusuysa nihai olarak hükümettir. Her iş kazasından hükümet sorumludur. Birincisi: Denetledin mi ? İkincisi: Gerekli yasal alt yapıyı sağladın mı? Denetlediysen sorumluyu buldun mu ve cezalandırdın mı ? Bu soruların hepsine devletin verdiği yanıt hayır. Türkiye madenlerle ilişkili uluslar arası İLO sözleşmesini imzalamadı ve uluslar arası kuralları tanımadı. Çünkü maden şirketlerinin karı düşer. Maden şirketlerinin karı düşerse ne olur ? Madenciler madende ölmezler. Bu bir tercih. Madencilerin ölmesi pahasına şirketler çok mu kar elde etsin, madenciler madende ölmesinde şirketler az mı kar etsin. Seçim bizim. Ve biz madencilerin madende ölmesi şıkkını seçiyoruz. Çünkü madencinin fıtratında ölmek var. Hayır fıtratından değil, niyetten. İnsanlar çalışırken bizim niyetimiz yüzünden ölüyorlar. Bizim kar amacımız yüzünden ölüyorlar.
Soma meselesinden de bahsettik. Buna nasıl tepki vermeliyiz? Toplum buna nasıl bakmalı?
Öncelikle şunu görmemiz lazım. Türkiye’nin seçtiği kalkınma modeli adil ve sürdürülebilir değil. Bu kalkınma modeli duvara toslayacak. Ve hatta işte tosladı. Türkiye düşük büyüme yüzdesine girdi. 2012’de %2 büyüdü, 2013’de %4, bu sene ise %3’ler civarında. Önümüzdeki ve ondan sonraki yılda %4’ün altında büyümeler olacak. Bu gelir dağılımını bozan ve üretime dayanmayan, daha çok bilime ve teknolojiye dayalı üretim modeline geçmeyen bu kalkınma modeliyle bizim bir yerlere varmamız mümkün değil. Bunu herkesin görmesi lazım. Ondan sonra herkesin kafasını eğip şunu düşünmesi lazım. Bu ülke bizim ülkemiz ve bizim bunun geleceğini beraber inşaa etmemiz lazım. Kendi geleceğini kendi eliyle yok eden bir ülkeye dönüşen Türkiye adına çok üzülüyorum. Kendi evlatlarını öldürüyor, kötü eğitim veriyor, çalışanına kötü davranıyor. Öyle ki dolar milyarderi sayısı 2002’den bu yana dünyada dört kat artmışken Türkiye’de on dört kat artmış. Bir de bununla gurur duyanlar var, milyarderlerimiz artmış ne kadar güzel olmuş diye. Ben bunu eleştiren bir yayın yaptım. Gelen yorumlardan birinde; Dolar milyarderi daha az olsa sevinirdiniz çünkü siz yoksulluktan yanasınız denildi. Ben yoksulluktan yana değil gelir adaletinden yanayım. Mesela Almanya bizden dört kat zengin ancak dolar milyarderi sayısı sadece yedi kişi fazla. Biraz düşünmek lazım nasıl Almanya’da dolar milyarderi az da bizde bu kadar fazla? Çünkü gelir dağılımını bozmuşuz. Tüm geliri milyarderlere bağlayıp onları zengin etmişiz. Orta sınıfın genişlemesi, alt sınıfında orta sınıfa doğru katılması lazım.
Programınızda ölen çocuk işçi Ali Saltık’ın adını andınız ama bir fotoğrafını bile bulamadığınızı ifade etmiştiniz.
Ben her ay işçi ölümü haberleri verirken simgesel olarak birini seçiyorum ve o ayın haberi olarak ele alıyorum. Bu yıl, muhabir arkadaşımız Sinem Yöndem’in yaptığı bir haber dizisi CNN Türk’te yayınlandı. Sadece ölen işçiler değil, bana dokunan şeylerden biride mevsimlik işçi olarak çalışan çocuklardı. Sadece bir buçuk ay okula gitmiş doktor olmak istiyor. Ailesiyle birlikte on iki yaşında bir çocuk pamuk topluyor, fındık topluyor, ve doktor olmak istiyor. Sinem Yöndem soruyor ‘’Sen küçüksün çalışmaya itiraz etmiyor musun okula gitmek istemiyor musun?’’ Çocuğun yanıtı şu ‘’ Karıncalar bile çalışıyor abla ne yapalım çalışmamız lazım.’’ Bu olgunluğu göstermesi gereken siyasetçilerdir. Ne için benim siyaset yaptığım bir ülkede 12 yaşındaki çocuk tarlada çalışıyor demesi lazım. Bakanlardır, Başbakandır. Ne için 12 yaşındaki bir çocuk okulda olması gerekirken tarlada demesi lazım. Halkın, ne için benim oy verdiğim siyasetçi 12 yaşında bir çocuğun tarlaya gitmesine engel olmuyor demesi lazım. Bu duyarlılığı göstermeyenleri anlamıyorum, anlamayacağım. Ali Saltık’ın haberini yapmak istedim ajanslarda ne fotoğraf ne görüntü bulabiliyorum. Ali Saltık öldükten iki gün sonra ayın 17’sinde ben hala fotoğrafı bulamamıştım. Ali Saltık’ın haberi nerede çıktı? Hiçbir yerde neredeyse. Size şunu söyleyeyim, Ali Saltık’ın kendi şehrinde yerel medya onun fotoğrafını yayınlamadı. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir şey olmaz. Son olarak halk itiraz etmedikçe bu işçi ölümleri bitmeyecek. Ben bunu vermeye devam edeceğim ama biliyorum ki halk itiraz etmedikçe bitmeyecek. Çünkü demin de söylediğim gibi aslolan halktır. Önemli olan herkesin elini vicdanına koyması, bu ülke demokratik mi olacak, antidemokratik mi olacak? buna karar vermesi gerekiyor. Önümüzde çok kritik bir seçim var. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden daha kritik bir seçim var önümüzde: Genel seçim. Bu seçim Türkiye’nin nerede yer alacağını, nasıl bir ülke olacağına karar verecek bir seçim. Bu seçim Türkiye’nin rejim seçimi. Türkiye bir rejim seçecek orada ve bir karar verecek “Başkanlık mı değil mi?” diye. Çünkü bu ülkeyi yöneten adam güce doymuyor. Dolayısıyla daha fazla güç istiyor. Bunu ona verecek mi, vermeyecek mi? o da Türkiye Halkı’nın seçimi.
Emin Çapa Kimdir?
1967 İzmit doğumlu olan Emin Çapa, İstanbul Üniversitesi’nde gazetecilik bölümünde okudu, Üniversiteye başladığı sene Hürriyet’te stajyer olarak çalışmaya başladı. Ardından Tempo dergisinde ilk kez kadrolu ekonomi muhabiri oldu. Türkiye’nin ilk özel radyolarından Genç Radyo’nun kurucuları arasında bulundu. İşçi-işveren konularına olan ilgisi nedeniyle kısa bir süre TİSK’te çalıştıktan sonra, Sabah gazetesinde 5 sene ekonomi muhabirliği yaptı. Editör olarak başladığı CNN TÜRK hayatında, önce Ekonomi İstihbarat Şefi, ardından Ekonomi Haber Müdürü, son olarak da Ekonomi Müdürü oldu.