İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi açıkladı geçtiğimiz günlerde. Açıklanan raporda1, haziran ayında 141 işçi öldü!
'Hayatını kaybetti', 'vefat ettiler', 'Hakk'a yürüdüler' gibi toplum ağzını; 'güzel öldüler', 'acısız öldüler' gibi yandaş, insanlıktan çıkmış bir ağzı kullanmayarak tekrar ediyorum ve ekliyorum: haziran ayında 141 işçi, mayıs ayında ise 414 işçi öldü.
Coğrafyamızın her yanından yükseliyor işçi ölümleri. Kaza deniliyor iş yerinde; mahallede kader deniliyor adına, fakat her geçen gün işçilerimiz, emeklerini sattıkları yetmezmiş gibi bedenlerini düşürüyorlar toprağa. Aşırı üretim, daha çok üretim, durmadan üretim sloganlarıyla işleyen neoliberal kapitalist işleyiş dur durak bilmeden can alıyor. Dünya üzerindeki yoksulluğun kökünü kazımaktan bahsedenler, "2015 yılında yoksulluğu bitireceğiz" diyenler maval okumaktan, işçilerin, emekçilerin canlarına okumaktan öteye gitmiyor.
Bir coğrafya: Soma. Coğrafya derslerinden kodlatılarak, ezberletilerek akılda tutulan yararlı bilgi. Linyit ve kömür nerelerde çıkarılır sorusunun aranan, istenen cevaplarından... İşte o coğrafyada, Soma'da, Soma Katliamı'nda2, resmi rakamlara göre, 301 işçinin öldüğü sıralar farklı farklı hikayeler dillendirildi, anlatıldı. Ölen 301 kişi olduğu için o kadar hayat bitti demek oluyordu bu; 301 ayrı ayrı hikaye. Katledilen 301 işçi aynı hayat düzeyine sahip olsa da, aynı toplumun sınıfı olsa da, aynı komik rakamları ücret diye kabul etse de birbirinden farklı hikayeleri, yaşantıları vardı.
Soma'da bir işçi ölümü beklediği sıralar, avucuna bir not yazıp bırakmıştı. Dışarıda onun bu haline alın yazısı diyeceklerdi, böyle yazılmış diyeceklerdi; isyan etme dua et diyeceklerdi; ama o eline aldığı kağıt ve kalemle "oğlum, beni affet" diye yazmıştı. Yazılan oydu oysaki. Bir babanın oğlundan affını istemesi. O işçi öldü; daha fazla üretim denilerek 'ölüm kuyularına' yollanan işçiler, hiç bir güvence verilmeden, güvenlik önlemi alınmadan çalıştırıldı; o işçiler öldürüldü; gündem değişti; yazısını okuyan, sesini duyan var mı?
Soma'da işçiler madenden çıkarıldığı süre içerisinde farklı işçi ölüm haberleri de gelmiyor değildi. 17 yaşında bir çocuk, adına başkent dedikleri coğrafyada, çalıştığı inşaatın 8. katından düşerek öldü. Yılmaz İdareci, yasalar ona çocuk dediği sıralar bu ülkenin diğer çocukları gibi yani milyonlarca çocuk3 gibi çalışmak zorunda olduğunun farkındaydı. Kimi kaynaklara göre 16, kimilerine göre 17 yaşında. Babası sara hastası. Ablası Sivas'ta öğrenci. Çalışarak ablasının okul giderlerini, ailesinin ihtiyaçlarını büyük oranda karşılıyor. Yetiyor mu? Yetmez. Hangi emekçi ailesi refah içinde yaşıyor bu memlekette? Yılmaz, Soma'da tanımadığı emekçi abileri bir bir çıkartılırken ölüm kuyularından, o 19 mayısta, adına gençlik bayramı dedikleri bir günde çalıştığı inşaattan düşerek öldü gençliğe adımını atamadan. İnşaatta kaza dediler; mahallede kader dediler. Yılmaz öldü; sesi duyulmadı.
Yasir Geylani...Yasir Kızıltepeliydi; Mardin Kızıltepe... 14'üne bastı basmadı henüz. Yaş demek bir anlam ifade etmiyor onun için; doğum yılını doğru bilmediğinden olsa gerek... Fakat resmiyet 2000 diye gösteriyordu kimlikte; bilinmez, sorulmaz hakikat. Milenyumdan önce doğmuş muydu yoksa milenyumdan sonra mı doğmuştu çok önemli değil; çünkü önce de olsa sonra da gelse değişmeyecek yapacağı, edeceği. Yasir, 14 yaşında koyunları otlattığı sırada bir kamyonun altında kaldı; 14 koyunu ile birlikte. İnsanlık milenyumun mucizelerini konuşadursun; Mardin Yasir'in cenazesinde saf tutacaktı omuz omuza. Yasir öldü; ona ses olan var mı?
Soma Katliamı yaşanıp üzerinden çok geçmeden, 'kömür karası' haber farklı bir coğrafyadan, Şırnak'tan geldi. Batı'ya çok ulaşamasa da haber duyan duydu; gören gördü. Şırnak'ta maden işçileri kimisi gazdan zehirlenerek, kimisi göçük altında kalarak öldü; ilkel çalışma sahalarında, beline ip bağlanarak madenlere indirilen ve aşırı kârı isteyen, durmadan üretimi isteyen bir sistemin eliyle öldürüldü. İşçilerden biri Musa Seven. 'Resmiyete' göre 45 yaşında. Devlet odaklı terörle birlikte köyleri boşaltılarak evlerinden çıkartılan ailelerden. Onlar Batı'ya gidememişler, uzak bulmuşlar belki, şehir merkezine yerleşmişler bu sebeple. Köyde kalsaydı 'kaçakçı' olacaktı, adına sınır dedikleri, önceden çizdikleri çizgileri geçince üstüne bomba yağdıracaklardı belki de Şırnak Roboski'de. Yahut Batı'ya gitseydi, Soma'da bir göçük altında yitip gidecekti Hakkarili Emrullah Armut gibi. Ölecekti işçiliğin 'fıtratında' olduğu gibi...Musa Seven bidonla çıkartıldı kuyudan. Mavi bir bidon yansımıştır karelere; görmüşsünüzdür. 8 çocuklu bir baba. En büyük oğlu Adnan, henüz 17 'sinde. Evrensel'in haberine göre o da 'ölüm kuyusuna' inmeyi göze alanlardan...
“Burada madenciler yerden 200 metre aşağıya bellerine bağladıkları bir iple iniyor. Aşağıda baretsiz ve maskesiz çalışıyorlar” diyor.
“Babam 20 yıldır madenlerde sigortasız ve hiçbir iş güvenliği olmadan çalışıyordu” diyor.
“Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Babamın borcunu ödeyemeden öldüğü ev dışında hiçbir şeyimiz yok. Artık ben de çalışmak zorundayım” diyor.
"Ama eğer başka bir iş bulamazsam ben de mecburen madene ineceğim” diyor.
Sürekli yazdığım ve yazmayı adet haline getirdiğim bir cümle var. Yine aynı ihtirasla tekrar ediyorum, yine: Bu ülke insanının yaptığı en iyi iştir ölmek ve öldürmek. İnsanlarımız yine ölmeye devam ediyor. Farklı coğrafyalardan, farklı dillerden, farklı kültürlerden insanlarımız ölmeye devam ediyor. Şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak; ezim ezim ezilip öldürülüyorsak eğer kabahatin çoğu bizim...
"Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak