Türkiye’de iş sağlığı ve güvenliği alanında çok ciddi sistem sorunları mevcut ve her yıl binlerce işçi kazalarda hayatını kaybediyor. Soma’da ortalığa dökülen sermaye ve devlet kaynaklı ihmal ve ihlal zincirleri 300’den fazla işçinin hayatına mal oldu. Ancak rakamlara bakıldığında korkunç bir gerçek ortaya çıkıyor: Türkiye’de iş kazalarında her ay bir Soma yaşanıyor. Geçmişte sendikal hareket içinde örgütlenme ve eğitim uzmanı olarak yer almış, kömür ve maden havzalarını iyi tanıyan ve şimdi de iş sağlığı ve güvenliği uzmanı olarak çalışan Tevfik Güneş ile iş sağlığı ve güvenliği alanındaki sorunların kaynağını konuştuk. Tevfik Güneş, iş kazalarının yüzde 100 oranında engellenebileceği görüşünde.
-Türkiye’de iş sağlığı ve güvenliği alanında sistem ne durumdadır? İş sağlığı ve güvenliği sorunlarının nedenleri nelerdir?
Ülkede sistem çökmüş durumdadır. Bunu kimse itiraf etmiyor. Ben bunu 2004’ten beri Bakanlığın bütün mevzuat yapış süreçlerinde yasa daha çıkmadan ifade ettim. Sistemin çöktüğünü bakanlığın kendisi de biliyor zaten ve söylüyor. Nasıl söylüyor? 2004 yılında iş sağlığı güvenliğine ilişkin mevzuatın iç hukuk haline getirilmesiyle birlikte yani Uluslar arası Çalışma Örgütü’nün (ILO) 155 ve 161 sayılı sözleşmeler Türkiye tarafından kabul edildikten sonra -biri İş Sağlığı ve Güvenliği Sözleşmesi diğeri de İş Sağlığı Hizmetleri ile ilgilidir, bu iki sözleşme ana sözleşmelerdir- hızla bu konuya dair düzenlemeler yapmaya başlanıldı. Ancak bu düzenlemeleri ne ile paralel yapıyorlardı? 2003 yılında bu müzakere süreci başladıktan sonra Avrupa Birliği’nin İş Sağlığı ve Güvenliğine dair düzenlemeler yapılması ve Türkiye’deki rezil durumun düzeltilmesine yönelik adımlar atılması isteğiydi. Türkiye’de 2004 yılında başlayan İş Sağlığı ve Güvenliğine dair mevzuat yapış süreci ve tartışmalar açıkça bize şunu gösterdi: Bakanlık bir sistem değerlendirmesi yaptı. Bu sistem değerlendirmesi içinde toplam 28 parametre var. 28 parametrenin 11 tanesi işliyor, 17 tanesi işlemez durumdadır. 17 tane işlemez dediğim parametre ise iş güvenliği ve sağlığına ilişkin en temel sorunların yaşandığı yani denetimin olmayışı, mevzuata uygun kadro istihdamının söz konusu olmayışı, izleme-veri toplama ve bunlara dair bir dokümantasyon sisteminin olmayışı, etkin iş sağlığı ve güvenliği müdahalelerinin olmayışı ve bu anlamıyla da bakıldığında Bakanlık da kendi sisteminin çökmüş olduğunu biliyor.
‘Türkiye’de sermaye birikim rejimleri iş kazaları ve güvenliği sorunlarının nedenidir’
Burada en temel problem şu; çökmüş bir sistem üzerine bir yasa inşa etmeye çalışıyorsunuz. Asıl dikkat çekilmesi gereken nokta burasıdır. Dünya İş Sağlığı ve Güvenliği Kongresi dahil olmak üzere gittiğim her yerde, Bakanlığın teknik mevzuat yapış süreçlerinde de bunu dile getirdim. Çökmüş sistem üzerine mevzuat inşa edilmez. Öncelikli olarak bu sistemi değiştirmek gerekmektedir.
- Ulusal İş Sağlığı ve Güvenliği Konseyi ne zaman ve nasıl oluştu?
2004 yılında ilk olarak bir çatı yapılanma ortaya çıktı. Bu da iş güvenliği ve sağlığına ilişkin bir ulusal yapının oluşturulmasıydı. Sonuçta bu ILO’nun da isteğiydi. Yani onların klasik üçlü danışma sistemi çerçevesinde böyle bir yapılanmanın ortaya çıkması, bu yapı da ağırlıklı olarak yol gösterici danışmanlık ve periyodik olarak bir araya gelip Türkiye’deki mevcut iş sağlığı ve güvenliği sisteminin nereye gittiğini, nerelerde zaaflar, eksiklikler olduğunu bunların nasıl giderileceğine ilişkin fikri düzeyde, danışmanlık düzeyinde Ulusal İş Sağlığı ve Güvenliği Konseyi oluştu. Bunun üzerinden de iki temel teknik altyapı ortaya çıktı; birisi mevzuatla ilgili, yasa yapışla ilgili komisyon diğeri risk değerlendirme komisyonu. Bu iki yapı teknik olarak çalışmalarına başladı, ben her ikisinde de yer aldım. Geldiğimiz nokta 2005-2013 ve 2014’ü de katarsak toplam 8 yıl bu süreç tartışıldı. Bu sürecin tartışılması aslında iş sağlığı ve güvenliği alanının ne kadar zorlu bir alan olduğunu da ortaya koyuyor. Elbette bu tür süreçlerde çeşitli cepheler vardır; işveren cephesi, çalışanlar ve devlet cephesi. Ağırlıklı olarak işveren ve devlet cephesi birlikte bir tutum, davranış içerisindeydi. Ancak çalışanlar cephesi özellikle de bu süreçte işçi sendikaları, TMMOB, TTB gibi kurumlar yer aldı. Meslek oda ve birlikleri iş sağlığı ve güvenliği alanında kamusal hizmeti yürütmüyorlar, onların o dönemde yaptığı şey, TMMOB iş güvenliği mühendisliği eğitimi hizmeti ve sertifikalandırılması ve TTB de işyeri hekimliği eğitimi ve sertifikalandırılması faaliyetini bünyelerinde bulunduruyorlardı. Sonuçta mesele sadece hizmeti kimin sunduğu meselesi değil Türkiye’de yeniden oluşturulan ve yerleşmeye başlayan sermaye birikim sürecinin üzerine yükselen bir yasa inşa edilmesiydi.
-İş sağlığı ve güvenliği yasaları ile sermaye birikim süreçleri birbirini etkiyor mu?
Elbette, istihdam rejimleri ve yasaları ile birikim rejimleri birbirini tamamlar ilişkilerdir. Şöyle ki, kamusal hizmetler çok ciddi anlamda özelleştirildi hatta kamusal alan özelleştiriliyor ve buna uygun bir yasa çıkardılar. Ne çıkardılar? 2003 yılında 4857 sayılı yasa çıktı ama bunun içerisinde ilk defa olan bir şey oldu, 5. Bölüm dediğimiz iş sağlığı ve güvenliği bölümü yani 77. Maddeden 89. Maddeye giden bölümle iş sağlığı ve güvenliği alanı düzenlendi. Burada Avrupa Birliği’nin istemiş olduğu iş güvenliği uzmanları, işyeri hekimlerinin hizmetleri vs. yasaya girmiş oldu. Gene önemli ve üçüncü bir bölüm işçinin çalışmama hakkı gündeme geldi. Bir de bunun yanında işçilerin sürece katılımı, onların düşüncelerinin alınması ve bunların ortak yapılmasına dair bir şeydi. Geçmişte reaktif dediğimiz, olay gerçekleştikten sonra önlemler alınan bir iş sağlığı ve güvenliği anlayışı varken 4857 sayılı yasayla proaktife dönen yani meseleyi daha ortaya çıkmadan öngören, kestiren ve bunun önlemlerini alan bir süreç öngörüldü. Risk değerlendirmesi ve bunu ifade eden bir anlayıştır. Bu süreç içerisinde yavaş yavaş daha çok büyük, formel şirketler 50’den fazla işçi çalıştıran şirketler bunları yapıyordu. Bir de burada önemli bir nokta vardı; 50’nin üzerinde ve sanayiden sayılan hallerdeki yerlerde iş sağlığı ve güvenliği uygulamaları söz konusuydu. 50’nin altında ve sanayiden sayılmayan işletmelerde iş sağlığı ve güvenliğine ihtiyaç yoktur, anlayışı vardı. Zaten Türkiye’nin en temel problemlerinden biri de bizim küçük ve orta ölçekli işletme dediğimiz; 1-49, 50-150, 150-200 diye sınıflandırdığımız şirketlerde ortaya çıkan sıkıntılardır. İş kazalarının %82.7’i küçük ve orta ölçekli işletmelerde gerçekleşmektedir ve ölümlü iş kazalarının çoğunluğu da buralarda yaşanmaktadır.
Buradan devamla yasa tartışmaları başladı, çok uzun bir zaman aldı -ben o dönemde DİSK’te uzman olarak çalışıyordum, bu konuya dair raporlarımız yayınlandı, ciddi ve nitelikli raporlar hazırladık- DİSK raporlarında öncelikle iş güvenliği ve sağlığı alanında bir sistem eleştirisi yapılması gerektiğini- bu TC Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın İş Sağlığı ve Güvenliği Genel Müdürlüğü’ne bırakılmayacak kadar önemli bir alandır- vurguladık. Bir yanı işveren ve hükümet tarafından yaklaşım, ikinci yanı sendikalar bu konuya dair zaten, yasada, ağırlıklı olarak toplu iş sözleşmeleri görüşmelerinde ekonomik ve sosyal haklarla ilgili mevcut düzenlemelere yer veriyorlar, iş güvenliği ve sağlığı konusunda da “ilgili maddeler geçerlidir” diye geçip gidiyorlar. Aksine iş sağlığı ve güvenliği alanı değişik sektörlerde kendine has risk ve tehlikeler taşıyor, bu anlamıyla örneğin inşaat sektöründe çok ciddi sıkıntılar yaşanıyor. Orada mesela yasalar uygulanır, diyemezsin. İnşaat sektörünün özellikleri nelerdir, burada ortaya çıkan risk ve tehlikeler nelerdir?
-Sektörel risk analizleri gerekiyor…
Tabi, sektörel risk analizleri ve o sektörde örgütlü sendikaların da bu konuya dair ciddi çalışmalar yapmaları gerekiyor ama bu güne kadar hala bu çalışmalar yapılmış değil. Güvensiz hareket ve durumların yanında risk değerlendirmesi yapılması gereken durumların çıkarılması, planlama, bilgi ve veri toplama, önlemlerin ve yöntemlerin belirlenmesi vs. her sektöre göre değişmektedir. Ancak göstermelik eğitimler yapılıyor ve bu eğitimler de zaten yasa gereği yapılması gereken eğitimlerdir. Gelinen noktada maalesef sendikalar bu konuya dair bir strateji geliştirmiş değiller. Bunun aynı zamanda kurumsallıkla da ilgili bir yanı vardır. Ben biliyorum ki, kriz dönemlerinde adıyla müsemma sendikaların ilk olarak işten gönderdikleri iş sağlığı ve güvenliği dairesindeki uzmanlar oluyor.
-Sendikalar iş güvenliği ve sağlığı konusunda önleyici politika ve eylem üretmekte basiretsiz mi?
Basiretsizler, bu konuya dair çok da azimli bir tutum sergilediklerini söylemek de mümkün değil aksine ikiyüzlü bir davranışları var.
-Nasıl?
En son bir sendika uzmanları ve akademisyenleri bir araya toplayıp bir çalışma yapıyor ve oradan çıkan sonuç şu: iş sağlığı ve güvenliği alanı bağımsız olmalıdır. Senin bağlı olduğun konfederasyon bunu 6-7 yıl önce söylemişti zaten. İş sağlığı ve güvenliği alanı özerk demokratik bir yapıya kavuşturulmalıdır, bu ulusal iş güvenliği ve sağlığı çatısı altında bir araya gelmelidir. Bu yapı içinde Ulusal iş sağlığı ve güvenliği çatısı altında işçi, işveren, meslek oda ve birlikleri ve üniversiteler olmalıdır. Devlet bu yapının içinde temsili bir düzeyde yer almalıdır ama Ulusal Konseyin yapısına baktığımızda zaten yarısı devletten oluşuyor. Enerji Bakanlığı’ndan, Sanayi Bakanlığı’ndan, Çalışma ve sosyal Güvenlik Bakanlığı’ndan, Sağlık Bakanlığı’ndan, Adalet Bakanlığı’ndan geliyor. Zaten orada demokratik bir işleyiş olacaksa bile devleti temsil edenler bunu blokluyor. Söylenmiş şeyleri sanki ilk defa söyleniyormuş gibi sunmayı, hiç kimse bir şey söylememiş gibi ortaya çıkmayı bir iki yüzlülük olarak görüyorum.
-1990’larda hız kazanan özelleştirmeler, esnek birikim ve istihdam rejimleri, sendikasızlaştırma gibi süreçler sendikal hareketin algısını da etkilemiş görünüyor. İş güvenliği ve sağlığı alanı anlaşılıyor ki sendikal mücadelenin eksenlerinden birisi olarak görülmüyor. Kamuoyuna yansıdığı kadarıyla bile Türkiye’de neredeyse her ay bir Soma yaşanıyor. Sendikalar ve meslek oda ve birlikleri özellikle önleyici eylem stratejileri geliştirme konusunda neden aktif bir hat oluşturamıyor?
1996-2014 arasında Türkiye’de ortalama her yıl bir 1200 ile 1300 arasında işçi iş kazalarında yaşamını yitiriyor. Kimi zaman bu bir sapmaya uğruyor o da 800-900’e düşüyor ama bir sonraki yıl 1600-1700’e çıkıyor. Bu anlamıyla ortalamada bir düşüş söz konusu olmuyor. Yasa çıktıktan sonra da rakamlarda radikal bir değişiklik olmadığını görüyoruz. 2012’nin verileri 875’ti. İstanbul İş Sağlığı ve Güvenliği meclisinin birebir ama resmi olmayan verilerine göre 2013 yılında 1235 işçi yaşamını kaybetti. Bu ortalama şu anlama geliyor: Türkiye, Avrupa’da ölümlü iş kazalarında birinci sıradadır. Nüfusa orantılandığında aslında ölümlü iş kazalarında dünyada ilk sırada yer alıyoruz. Ben bunu da iddia ediyorum. Genelde ise Çin ve Hindistan’dan sonra üçüncü sırada geliyoruz. DİSK-AR’dan arkadaşımız Serkan Öngel’in TÜİK verilerinden yola çıkarak hazırladığı bir rapora göre Türkiye’de yıllık toplam iş kazası sayısı 75.000 ile 85.000 arasında değişiyor ama TÜİK’in verilerine göre bu ortalama 695.000’dir. neredeyse 10 katı iş kazası yaşanıyor bu ülkede. SGK kayıtlarına her on iş kazasından bir tanesi yansıyor, devası bir kayıt dışı iş kazası gerçeği ile karşı karşıyayız. Aynı verilere göre her 100 kayıtlı iş kazasının yaklaşık 1’i ölümlü olarak gerçekleşiyor. Söz konusu oran TÜİK verilerine yansıtıldığında 2002 yılı için iş cinayetinde kaybettiklerimizin olası sayısı 7 bine kadar ulaşıyor. 2002-2005 yıllarında ortalama kayıtlı iş cinayeti sayısı 898 iken 2006-2012 yıllarında bu sayı 3’te 1 oranında artarak bin 223’e ulaşmıştır. Her üç kayıtlı iş cinayetine bir yenisi eklenmiş durumdadır. Yine bizim Serkan Öngel’in araştırmasına göre İşe bağlı sağlık problemi yaşayanların sayısı 895 bin kişi. Çalışanların yüzde 80’i fiziksel sağlığını, yüzde 9’u ruhsal sağlığını olumsuz etkileyecek etmenlerle birlikte çalışıyor. Yüzde 19 kaza riski ile çalışırken, yüzde 14 kimyasal madde, toz duman veya zararlı gazlara muhatap kalıyor. Yüze 15 ise zor duruş şekline veya harekete maruz kalıyor. Her yüz çalışandan 7’si zaman baskısı ve aşırı çalışma yükünün basıncı altında ruhsal sorunlar yaşıyor. 2012-2013 dönemi arasında iş kazası sonucunda 3 gün ve üzeri iş yerinden uzak kalacak şekilde yaralananların sayısı 299 bin, işe bağlı meslek hastalığı sonucunda aynı sürelerle işten uzak kalanların sayısı 162 bindir. Geçirmiş olduğu kaza/sağlık sorunu nedeniyle yeniden işe başlayabileceğini düşünmeyenlerin sayısı sadece 1 yıl içinde, iş kazası geçirenler için 9 bin, işe bağlı sağlık sorunu yaşayanlarda 117 bin kişidir. Buna karşın bugüne kadar kalıcı iş görmezlik sorunu yaşayanlar arasında SGK’dan gelire sahip olanların sayısı sadece 62 bindir. Madenciler en çok iş kazası yaşayan ve en çok sağlık sorunu yaşayanlardır. Her 10 işçiden biri yıl içinde iş kazasına muhatap kalırken, her 20 işçiden biri işe bağlı sağlık sorunu ile karşılaştı. 2008 yılı verisi alındığında Türkiye’de milyon ton taş kömürü üretimi başına düşen ölüm sayısı Çin’den 6 kat, ABD’den ise 361 kat daha fazladır. Bu durum özellikle denetimsizlik ve denetimden kaçmanın bir aracı olarak kullanılan taşeron düzeninin eseri olarak yorumlanabilir. Güvenilirliği son derece şüpheli resmi kayıtlara göre son 10 yılda madenlerde yaşanan iş kazalarında her yıl ortalama 43 kişi hayatını kaybetmiş durumdadır. Sektörde iş kazası oranı 2002-2012 döneminde 2,5 kat artış göstermiştir. Sektörde AKP döneminde yaklaşık olarak her üç iş kazasına ilave olarak yeni bir iş kazası gerçekleşmiştir. İş kazalarında madencilik sektörün payı 2009-2012 yılları arasında 2002-2008 yıllarına göre %8’den % 13’e yükselmiştir. AB ülkeleri ile karşılaştırıldığında ölümlü iş kazalarında açık ara öndedir.
-Bu nereden kaynaklanıyor?
Esnek üretim, kayıt dışı ekonomi, küçük ölçekli işletmelerde ortaya çıkan vahim durumdan kaynaklanıyor. İş kazalarının büyük kısmı sistem, bir veri sistemi olmadığı için kayıt dışı kalıyor. Örneğin meslek hastalıklarına ilişkin bir sağlık sistemi olmadığı için bunların hiçbirinin sisteme girişi olmuyor. Sadece büyük işletmelerde, formel işletmelerde yaşanan kazalar verilere yansıyor. Onun içinde toplam iş kazası sayısı düşük görünüyor. Dediğim gibi mevcut ölümlü iş kazaları oranı yansıdığından çok çok yüksektir ama ispat etmek zor çünkü Türkiye’de kayıt dışı ekonomi bundan 5 yıl önce %50 düzeyindeydi şimdi o %45’lere çekildi. Adı üzerinde bu kayıt dışı ekonomi iş kazalarında da kayıt dışıdır. Bu yüzden resmi rakamların 9-10 katı daha yüksektir iş kazası rakamları.
-Enerji sektöründe, yüksek gerilim hatlarında yaşanan kazalara memleketim, Karadeniz kökenli işçiler nedeniyle tanık oldum. Cenaze işlemleri ve hukuki süreçler –şirketler çoğu zaman olayı bir miktar para ile kapatmaya çalışıyor- dışında olayın yarattığı bir toplumsal duyarlılık gösterilemiyor. Yerel başında dahi küçük bir haber olursa ne ala. Türkiye’de bu tür olay ve durumları takip edecek bir merkezin oluşması gerekmiyor mu?
İstanbul’da var iyi de çalışıyorlar. Kuruluşunda da yer aldım ama sonradan özel sektöre geçince çok ilgilenemedim. Sonuçta İstanbul İş Sağlığı ve Güvenliği Meclisi’nin arkasında sendikalar ve meslek odaları da var. Arkadaşlarda ciddi olarak koşturuyor bu konuyla ilgili. Ama Ankara mesela bu konularda istendik düzeyde değil, 2011 yılında Ankara’da bir konferans yapıldı oradan bütün şehirlerde İş Sağlığı ve Güvenliği Meclisi’nin oluşturulması gerekliliğine işaret edildi. Ama Ankara, İzmir gibi yerlerde çok başarılı olunamadı. Elbette bu alanla ilgili olmak ve maddi olanaklarla da ilgilidir. Sendikaların, meslek oda ve birliklerinin bu konuya dair ilgilerini göstermesi gerekiyor. İstanbul İş Güvenliği ve Sağlığı Meclisi zaten bütün Türkiye’nin takip merkezi gibi oldu.
Bu arada belirtmek gerekiyor, sadece ölümlü iş kazaları değil, istatistiklere kalıcı iş göremezlikler katılmıyor. Kalıcı iş göremezlik denildiğinde zaten üretim sürecinin dışına düşürülmüş insanlar demektir. Bunlar eklendiği zaman rakamlar korkunç gerçekten. Şimdi AB müzakere süreci nedeniyle yasa da çıktı ancak yönetmelikler düzeyinde sistem inanılmaz değişikliğe uğratıldı ve hala da devam ediyor yönetmelik, mevzuat değişiklikleri. Takip etmekte artık biz bile zorlanıyoruz. İşyeri hekimlerinin çalışma zamanları düşürüldü, iş güvenliği uzmanlarının çalışma zamanları düşürüldü, İSG-Katip diye bir şey çıkarıldı orada her şeyi denetim altında tutacağım deyip işletmelere, firmalara, fabrikalara müdahale meselesinde inanılmaz gecikmeler yaşandı. Bu yasa biçimiyle de sistem şu an kilitlenmiş, işlemez durumdadır.
-Almanya, Fransa gibi ülkelerde aynı iş kollarında kazaların yıllar geçtikçe minimuma çekildiğini görüyoruz. Burada da görülüyor ki iş kazaları ve meslek hastalıklarının önüne geçilebilmektedir.
Yüzde 98’lik bir oran veriliyor iş kazalarının engellenebilmesi meselesinde, aslında yüzde 100 oranında engellenebilir. İş kazaları her şeyiyle engellenebilir. Beklenmediklik, rastlantısallık diye bir şey yok. Eğer ki, temel iş sağlığı ve güvenliği sistemini oturtur onun üzerine temel mekanizma, politika ve kurumlarını yaratmışsan, denetim ve yaptırımların tam anlamıyla işliyorsa, proaktif denilen eylem anlayışına sahip olunursa tümüyle sorunlar ortadan kaldırılabilir. Bunun içerisinde işverenin sorumlulukları- sorumsuzlukları, işçinin sorumlulukları-sorumsuzlukları her şeyi katarak söylüyorum sistem oluşturulur ve oturtulursa sistem kendini aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya yenilerse iş güvenliği ve sağlığı alanındaki sorunları aşabiliriz. Sonuçta bu mevzu birimle ilgilidir, birim de firmadır, işletmedir, fabrikadır ya da büyük sanayi tesisleridir. Burada yasaya işçinin katılımını koyuyorsun ama getirmiş olduğun barajlarla sendikaların önünü kesiyor, örgütlenmesine mani oluyorsun. Sistem böyle. Bir taraftan düzenlemeler yapılıyor gerçekte ise müdahil olması gereken en temel aktörleri bunun içerisine sokmuyorsun. Göstermelik olarak yapıyorsun her şeyi. İşveren de hem küresel kapitalizmin rekabet uygun davranmak gereği açısından hem de bu alanlara sermaye aktarmak istemediğinden ya göstermelik uygulamalara yer veriyor ya da hiç umursamıyor. Devlet de bunların üzerine gitmiyor. Gittiği yer neresi? Kayıt ekonomisi içerisinde büyük işletmelere, yabancı işletmelere gidiyor. Örneğin biz bir Alman firmasına bakıyoruz, bunlar elektronik devi, elektronik satıyor başka bir şey değil yani. Gidiyor bunları denetliyor. Denetlenecek asıl yerlere gidilmiyor. Kazaların çoğu nerelerde oluyor? Dediğim gibi küçük ve orta ölçekli işletmelerde oluyor, buma ilişkin bir sistem bir plan oluşturmalısın. Ama bunu yapmıyor, gidiyor elinin altındaki, hazır, her şeyiyle kayıtlı firmaları denetliyor ve geçip gidiyor. Soma’da bunu yapıyor mu? Hayır, Soma’da bunu yapmıyor işte.
-Geçtiğimiz günlerde Cumhuriyet Gazetesi bir manşet geçti. Soma olma riski taşıyan 460 madenin bulunduğunu yazdı. DİSK Dev Maden Sen’in geçmiş dönemde yayınladığı bir rapordan yararlanılmış sanırım.
Onu ben daha önce yazdım. Olay şu; 2004-2005 yılında İş Teftiş Kurulu yer altı ve yerüstü madenlerinde iş sağlığı ve güvenliği uygulamalarına dönük bir çalışma yaptı. 772 madende 50.000 işçi denetleniyor. Milletin haberi yok bunlardan. Ortaya çıkan durum yani Soma Madencilikte ortaya çıkan durum resmedilmiş zaten. Elektrik, galeriler, taşıma, havalandırma, ölçümler yani temel olarak tehlike ve risk barındıran hangi durum varsa belirlenmişti. TC Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı bunu biliyor, bu rapor haline getirilmişti. O gün İş Teftiş Kurulu’nda yer alan müfettişlerin bir kısmını tanıyorum, onlarında raporun altında imzaları var. Çalışmışlar çok güzel, bakanlığın üzerine gittiği her hangi bir şey var mı? Yok.2005 yılından beri bunlar biliniyor. Kazalar hep geliyorum diyor. Olay şu; ithal ikameci dönemdeki sendikal örgütlenmeler bakıldığında ne vardı? İç pazar ağırlıklı üretim ve düzenlemeler vardı ve bunun için sendikalar elzemdi. Örgütlü bir işçi kitlesine gerek vardı. 12 Eylül 1980 darbesinden önce Türkiye’de toplam çalışan sayısı 2,5 milyon. Bunun 1.250.000’i örgütlü yani toplam %47,6’sı sendikalı ama 1980’lerden sonra ortaya çıkan tabloda sendikalı işçi sayısı %20’ye düşüyor. Özel sektörde de sendikalı çalışan sayısı %8’e geriliyor. Şimdi geldiğimiz noktada ne? Çalışan sayısı 25 milyon olmuş örgütlü işçi sayısı yüzde 4’ler düzeyinde 776.000 civarında. Bu yanıyla örgütlü bir toplum önemlidir. Bu tabloda sermaye birikim rejimlerinin, özelleştirme ve taşeronlaştırmanın payı var, küresel düzeyde düşündüğümüzde yaratılan değer zincirleri içinde Türkiye’nin konumu neyse, taşeron değer sistemi dediğimiz şey küresel değer zincirleri içerisinde bir yerde duruyor. Üretim süreci açısından baktığımızda ülke bir taşeron ülke görünümündedir. Şimdi yeni bir sermaye yapısı ortaya çıktı. Ağırlıklı olarak bu değer zincirleri içerisinde taşeron olmuş, denetimden kaçmış ve büyük sermayenin bir temsilcisi olmuş bir biçimiyle belli bir birikim sağlamış ancak birikim ve karlılık açısından bu yeni sermaye sendikal süreçlere tahammülsüz ve iş sağlığı ve güvenliği konusunda da belli bir sorumluluk almaktan kaçan bir yapıdadır.